Murat Kapkıner
İbrahim Sarmış, Tasavvuf Dini diye (böyle bir şeydi; ya
da içeriği böyle)bir kitap yayınlayınca: “Hoca bu işlerden anlamazsın” dediysek
de dinletemedik ... Bu yazıyı yazmaktan ötürü üzgünüm. Gerçekten. Çünkü gençlik
arkadaşlarımı arkadan vurma anlamına gelebilir... Bütün bunları niye anlattım:
Şunun için: Bu üç tasavvuf, evliya, keramet münkirinin üçünün de Ermeni asıllı
olması. Metin Ağabey’inin bütün kardeşlerinden, can kardeşlerim olan bütün
kardeşlerinden özür diliyorum. Büyük olasılıkla, bu yazıdan sonra onlar da
benimle ilişkilerini kesecekler. Düşündürücü değil mi?
***
İbrahim Sarmış, Tasavvuf Dini diye (böyle bir şeydi; ya
da içeriği böyle)bir kitap yayınlayınca: “Hoca bu işlerden anlamazsın” dediysek
de dinletemedik
Üç sevgili (geçmişte sevgili) arkadaşımdan bahsetmeden
önce can dostum Markar’dan bahsedeyim. Dostluğumuz ilerleyip, birbirimizle
aşklarımızı da konuştuğumuz bir dönem: “din kardeşim” diye bir mail atmıştı
bana. Bu benim açımdan doğruydu, çünkü neredeyse benim din kardeşi olmadığım
kimse yoktu. Ama gerçek bir Hristiyan mümin olduğunu bildiğim Markar için
nasıldı? O’na: “Yahu beni Hristiyan mı yaptın, yoksa sen müslüman mı oldun”
diye yanıt verdim. Elbet o: “ne demek istediğimi sen bilirsin” mealinde bir
şeyler yazmıştı.
Bu yazıyı yazmaktan ötürü üzgünüm. Gerçekten. Çünkü
gençlik arkadaşlarımı arkadan vurma anlamına gelebilir.
Birinci arkadaşım: Ö. Şevki Hotar. Belli bir dar açıyı
aşamadığı veya aşmak istemediği için şu gün Malatya’da kanaat önderi. İlk
kİtabını da ben yayınlatmıştım. (Ömrü uzun olsun) Mustafa’ya Ömer için şefaat
ederek (Kitap Dünyası. Konya) Kitabı
Esra Yayınları’ndan Ömer için kefil olarak yayınlatmıştık.
İkincisi:
Prof. Dr. İbrahim Sarmış. Doktorasını ben, redakte
etmemiş, neredeyse yeniden yazmıştım. Seyyid Kutub hakkındaydı ve Arapça’da
uzun hikâyenin roman olduğu yazar tarafından bilinmiyordu. (Seyyid Kutub’un
romanları bölümü).
Üçüncüsü:
Metin Önal.
İşbu Mengüşoğlu kendi uydurmasıdır. Üstad Necip Fazıl bir
Kısakürekoğulları atınca ortaya bir sürü ‘oğlu’ çıktı meydana. Onlardan
biridir; kendi uydurmasıdır (Mengücekoğulları’ndan geliyormuş soyu; az sonra
göreceğiz). Bir de bizim béçare Cumali var. Adı soyadı Cumali Ünal'dı. Necip
Fazıl fırtınasından o da nasibini alıp ‘Hasannebioğlu’ oldu. Gözü kör olsun bir
biz ,birilerinin ‘oğlu’ olamadık. Anamız belli de babamız belli olmadı gitti;
aynı kuşağız biliyor musunuz?
Şuraya gelmek istiyorum: Andığım bu üç (mahalli de olsa)
yazar (Cumali değil) aynı şeyleri ne eksik ne fazla söylüyor: Tasavvuf
küfürdür. Evliya her müslümandır. Keramet katiyen olağan dışı değildir: insanın
ayakları üzerinde durmasıdır. (Halbuki ayılar da iki ayak üstünde durabiliyor).
Bu istikamet elbet yerinde durmayıp acaip yerlere kadar kayıyor.
İbrahim Sarmış’ın, babasıyla namaz kıldım(Allah rahmet
eylesin). O yıllar yetmiş seksen yaşlarında bir yaşlıydı. O, çocukken, Ermeni
sürgününde, kendisinden birkaç yaş büyük ablası: “kardeşim sen git! Bize ne
yapacakları belli değil” diyerek, çocuğu
alıp korumak isteyen bir müslüman aileye vermiş. O günden sonra da birbirlerini
görmemişler. (Andıkça gözlerim yaşarır).
İ.Sarmış, Tasavvuf Dini diye (böyle bir şeydi; ya da
içeriği böyle)bir kitap yayınlayınca: “Hoca bu işlerden anlamazsın” dediysek de
dinletemedik.
Keramet ve tasavvuf münkirlerinden Metin Önal’la
tartışıyoruz. Özetle diyorum ki “ ’olmaz öyle şey’ deme, olanları gören
insanlar seni dinlemez. Ben bilmiyorum de”. (Ki bu, yadsımayı da içerir ama
bilimseldir).
Sabaha kadar tartışmıştık. Ortak arkadaşımız, kardeşimiz,
Bayram Karaçor da kenarda dinliyordu. Bana iki de bir “gören var mı! Gören var
mı” deyip duruyordu kerametler konusunda.
“Var deyip ispatlarsam, hem de şahsınla; inanacak mısın”
dedim. Yalan söylediğini bildiğim halde: “İnanacağım” dedi ve ben şunu
anlattım:
Malatya’da inanamayacağınız komplike bunalımlar
yaşıyordum. Şeyhsiz olmazdı bunu anlamıştım ama sevilmeyen şeyh de olmazdı.
Bunu da anlamıştım. Etraf şeyh doluydu ama sevmiyordum. Bu bunalımlı gecelerin
birinde kendimce çözümü buldum: Ben Metin Ağabey’i seviyordum. Kuşkum yoktu.
Kendi kendime, “sabahleyin uyanır uyanmaz onu telefonla arayacak ve: ‘ben seni
şeyh kabul ettim; attığım adımı senin iznin olmadan atmayacağım’ diyeceğim”
dedim ve hep olduğu gibi sabaha karşı uyudum.
O sabah, her öğlene doğru olduğu gibi posta kutusunu
açtım. Mektup Metin Ağabey’dendi ve selamsız sabahsız şöyle başlıyordu: “Sakın
şifa için bana yaklaşma; adını bilmediğin hastalıklar bulaştırırım.”
Ve evet: Metin Ağabey’imiz mırın kırın etti.
Keramet münkiri Ömer Ağabey’ime gelince; Bir ömür yukarda
saydıklarım dahil kerameti yadsıdı.
Şimdi anlatacaklarımı bana kendisi anlatmıştır:
Seksen öncesi. Gün aşırı birkaç kişi öldürülüyor
memleketimizde. Ömer Ağabey’imiz arabasını Dörtyol kavşağında park edip daha
çok Ülkücü gençlerin (bu arada M.Ali Ağca’nın) devam ettikleri kahvehanenin
önüne oturup bir çay ısmarlar. Ana yol üzerinde kaldırım. Birden ben aklına
düşerim. Alışkanlıklarının aksine (çok rahat bir adamdır) çayı yandaki
sandalyeye yarım bırakarak bana gelmek üzere arabasına biner. Ben Malatya’nın
banliyösü sayılabilecek Sıtmapınarı’nda oturuyor ve oralarda eğleşiyorum. Ama
Ağabey’imiz, tuhaf bir biçimde beni görmeye geldiği halde Sıtmapınarı’ndan u
dönüşü yaparak çayını içmeye döner.
Dönsün ki ne dönsün. Önünde oturduğu kahvehane taranmış,
içerden ölüler, yaralılar çıkarılmakta. Oturduğu sandalye ve yanındaki
sandalyedeki çayına bakar: Sandalyelerin göğüs hizasına gelen duvar,
kurşunlarla delik deşiktir.
Bunu bana anlattığında samimi kanaatimi söyledim: “Allah
ecelini takdir etmemiş; beni anımsamasan başka bir nedenle seni oradan
alacaktı.”
Bunu bana kendisi anlattı ama elan Keramet münkiridir.
Bütün bunları niye anlattım. Hepsi hayatta. Mahalli de
olsa kanaat önderleri. Hele Metin Önal, şu yıllar memleket memleket gezip
milletimize dinini öğretmekte (Mahalli olmaklığına engel değil).
Bütün bunları niye anlattım: Şunun için: Bu üç tasavvuf,
evliya, keramet münkirinin üçünün de Ermeni asıllı olması. Metin Ağabey’inin
bütün kardeşlerinden, can kardeşlerim olan bütün kardeşlerinden özür diliyorum.
Büyük olasılıkla, bu yazıdan sonra onlar da benimle ilişkilerini kesecekler.
Düşündürücü değil mi?
Gazan Mahmud Han’ın Müslüman olması ama Şii Müslüman
olmasını anımsatmıyor mu?
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.