Murat Türker
Rum
palikaryalar tek tek göç etti, fakat vatanları Burgaz'ı unutamadılar. 50. Altın
Portakal'ın belgesel bölümünde yarışan Antigoni Küçük Adamız Hayatımız, bu
süreci yaşayan bir adalının duygu yoğunluğuyla yansıtıyor... Burgazada'daki
Avusturya kilisesine ait ahşap deniz banyosunu gayet iyi hatırlıyorum; tam
altındaki merdivenden yüzmek için usulca suya inen rahibeleri o loş alanda
görebilmek biz çocuklar için müthiş bir heyecan vesilesiydi. Adada meczup
muamelesi gören Süpürge lakaplı kadın ise tıpkı Yahudi kimsesizler gibi denize
sadece ayrıcalıklı azaların alındığı iki kulübün arasında sıkışmış kalmış
küçücük kumsaldan koyu renkli entarisiyle girmeyi severdi.
ttp http://vimeo.com/74280418://vimeo.com/74280418
***
Murat TÜRKER
İstanbul -
BİA Haber Merkezi 28 Eylül 2013, Cumartesi 00:00
Burgazada'daki
Avusturya kilisesine ait ahşap deniz banyosunu gayet iyi hatırlıyorum; tam
altındaki merdivenden yüzmek için usulca suya inen rahibeleri o loş alanda
görebilmek biz çocuklar için müthiş bir heyecan vesilesiydi.
Adada meczup
muamelesi gören Süpürge lakaplı kadın ise tıpkı Yahudi kimsesizler gibi denize
sadece ayrıcalıklı azaların alındığı iki kulübün arasında sıkışmış kalmış
küçücük kumsaldan koyu renkli entarisiyle girmeyi severdi.
Adanın
karayele bakan arka sahilindeki en pitoresk koyu Halikya'da ise Lübnan kökenli
Madam Marta, üstünde bronzlaşmış tenine pek bir yakışan leopar desenli
bikinisi, guruba karşı Marmara'ya dalarken doğayla bütünleşirdi.
Yıllar
geçtikçe ada hızla değişti, mesela Deniz Kulübünde çoğunluğu oluşturan Sefarad
ve Eşkenaz Musevilere göre zaten üçüncü sınıf muamelesi gören Bizans yadigârı
Karaim Yahudileri bir elin parmağı kadar kaldılar; Adalar Su Sporları Kulübünde
ise bir zamanlar sutopunda başarıdan başarıya koşan, yelkencilik veya dalgıçlık
yapan Rum palikaryalar tek tek göç etti, fakat vatanları saydıkları Burgaz'ı
unutamadılar.
Bu sene 4-11
Ekim tarihleri arasında 50'ncisi yapılacak Antalya Altın Portakal Film
Festivalinin belgesel bölümünde yarışan Antigoni Küçük Adamız Hayatımız adlı
yapım tam da bu konuya parmak bastığı gibi, süreci ancak birebir yaşayan bir
adalının duygu yoğunluğuyla yansıtıyor; sevimli olduğu kadar iyimser bir
çizgiyi benimseyen eser, yönetmen ve yapımcı Nilüfer Uzunoğlu'nun haberci geçmişiyle
kadın hassasiyetini başarıyla harmanlıyor.
Burgaz'ın
Rumca'sı Antigoni
Belgesel
özellikle Yunanistan'a göç etmiş Rumlar'ın Burgazada'daki mutlu çocukluk ve
gençlik anılarıyla başlıyor. Nostalji dozu tam ayarında, bazen hüzünlü, bazen
neşeli bir müzik eşliğinde adadaki mazilerini paylaşan eski Antigonililer
Burgaz hakkındaki duygularını sevinç ve heyecanla aktarıyorlar.
Yönetmenin
yarattığı sıcak ve samimi atmosfer yüzünden olsa gerek, röportaja konu olan
kimselerin usulca dönemin siyasi episodlarına geçmeleri fazla zaman almıyor.
Genel olarak azınlıklar maruz bırakıldıkları çeşitli muameleler hakkında
konuşmakta sıkıntı çekseler de Nilüfer Uzunoğlu sayesinde, belgesele konu olan
Rumlar Türkiye'de büyük bir çoğunluğun asla hissedip bilmediği sinsi politikalardan
dem vuruyorlar.
Üstelik
yaşanan alan herkesin birbirini tanıdığı ve ihbarcıların eksik olmadığı Burgaz
gibi küçücük bir ada olunca, 1964 veya 1974'te hissedilen negatif enerjiyi
unutmak ne mümkün?
Nahoş
manzarayı aktaranlar arasında adalı Türklerin olması yapımın tarafsızlığını
pekiştiriyor ve yalnız Burgaz'dan değil, İstanbul'dan, hatta Lozan koruması
altındaki Bozcaada ve İmroz'dan Rumların yıldırılarak kaçırılmasının altındaki
zihniyeti bir kez daha deşifre etmemiz sağlanıyor.
Ya şimdi?
Jüri ve
Belgesel Filmler
50. Altın
Portakal Belgesel jürisi:
Nebil
Özgentürk, Thomas Frickel, Nazmi Ulutak, Necati Sönmez, Şehbal Şenyurt Arınlı
Festivalin
belgesel bölümünde yarışacak yönetmenler ve filmleri:
Nilüfer
Uzunoğlu: Antigoni Küçük Adamız Hayatımız
Dilek Gökçin:
Bûka Baranê
Cem Fakir:
Esaret Günlüğü
Piran
Baydemir: Fecîra
Nezahat
Gündoğan: Hay Way Zaman
Hikmet Yaşar
Yenigün: İmbatla Dol Kalbim
Haydar
Demirtaş: Misafir
Doğu Akıncı:
Mustafa'nın Yaşam Zinciri
Özgür Fındık:
Olağan Haller
Lusin Dink: Saroyan
Ülkesi
Andrea Luka
Zimmerman: Taşkafa - Bir Sokak Hikâyesi
Birnur
Pilavcı: Tek Başına Dans
Caner
Canerik: Was
Deniz Koçak:
Yaşam Marangozu
Deniz Şengeç:
Yürümek
Son yıllarda
azınlıklara tanınan, örneği Türkiye Cumhuriyeti tarihinde görülmemiş bazı haklarla,
bir türlü kazanılamayan edinimler arasında gidip geliyorken Prens Adalarının
üzerindeki gölge inkâr edilemeyecek hale geldi.
Sabiha
Gökçen'e inen uçakların daha önce esamisi okunmayan gürültüsü bir yana Sivri ve
Yassı'nın imara açılması, ahalinin fikri sorulmadan diğer adaların da
birilerine peşkeş çekilmesi anlamına mı gelecek?
Avusturya-Macaristan
İmparatorluğuyla Osmanlı arasındaki sağlam ilişkilerin yadigârı Burgaz'daki
geniş arazide "marabet"lere ait ineklerin süt verdiğini, bostanların
bereket saçtığını hadi unuttuk, ama birkaç sene önce yıkılan güzelim ahşap
evlerin yerine çevreyi ve mimari kıstasları umursamayan yeni ucubelerin
yapılmasına izin verilecek mi?
Yoksa turist
akını yüzünden İstiklal Caddesinden farkı kalmayan Büyükada'da faytonların
kahrını çeken atların toplama kampını hatırlatan yeni ahırları misali, sıra
sıra evlerde oturmamız mı öngörülüyor?
Kaşık
Adasının hak sahiplerine, Madam Lulu'nun yıllar önce diktiği ve ancak büyüyen
çeşit çeşit ağacı kesip ön hazırlıkları zamanında yapılmış tatil sitesini inşa
etme serbestisi tanınacak mı?
Ya Prens
Adalarındaki vakıf mallarının akıbeti?
İstanbul'da
son zamanlarda görmemişlere pazarlanan gökdelenlerin ada manzarası bir artı
değer olarak reklamlarda geniş yer almaya devam ediyor. Oysa adalardan şehrin
silueti o kadar içler acısı ki.
Fakat gaye
görsel olarak fallik tatminse eyvallah, yakında birbirimize yüksek kulelerden
bakacağız demek ki, aynı gümbürtünün içinde birbirimizi duyamayacağız, aynı mor
bulut içinde nefes alamayacağız, yeşilden nasibimizi alamayıp betona
gömüleceğimizden aynı elektrikle birbirimize hırlayacağız, ama bir dünya kenti
İstanbul ve incilerinin ahalisi olmaktan gurur duyacağız… (MT/HK)

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.