Ahmet Saymadı
Bu terk edilmiş okulları aslında kimse terk etmedi. Üzerinde yazanlar, bu sıralardan geçenlerin buraları sevdiğini apaçık ortaya koyuyor. Akrostiş şiirler, kalp içine alınmış isimler, takım isimleri, sevda ve veda sözleri... Asıl korku sahnesi üst kata çıkınca merdivenin tam karşısındaki odanın kapısında asılı olan tabelaydı; tüyler ürpertiyordu: “Türk Başmüdür Yardımcısı”. Okul Rum okulu olsa da, tabela okulun esas sahibinin kim olduğuna işaret ediyordu. Türk Başmüdür Yardımcısı’nın odasında öğretmenlerin adının yazılı olduğu bir pano vardı; en üstte Türk Başmüdür Yardımcısı, onun altında Türkçe-kültür öğretmenlerinin adları yer alıyordu, altı tane. Biri albay! Cumhuriyetin kadim projesi, her yere bir Türk okulu, her okula bir albay! Hem kışlalarımız okul değil mi? Okullarda kışla olabilir. Ki öyleler! Öğretmenler tablosunda en altta kontenjan öğretmenleri vardı: İki Rum öğretmenin adı vardı.
***
Bu terk edilmiş okulları aslında kimse terk etmedi.
Üzerinde yazanlar, bu sıralardan geçenlerin buraları sevdiğini apaçık ortaya
koyuyor. Akrostiş şiirler, kalp içine alınmış isimler, takım isimleri, sevda ve
veda sözleri...
Ahmet SAYMADİ
İstanbul - BİA Haber Merkezi 24 Eylül 2013, Salı 00:00
Fener Rum Patrikhanesi’nin yan tarafından ara sokaklara
dalıp, tepeye doğru çıkmaya başladık. Yeşillikler içindeki uzunca bir
merdivenden yukarı çıktık. Merdiven bitince çıktı önümüze. Demir kapıdan girdik
içeri, bir Angelepoulos filminin sahnesine girmiş gibiydik.
Etrafı yemyeşil, taş zeminli bahçenin ortasında bir bina
duruyordu, dışı sağlam, içi dökük. Ön bahçesi Haliç manzaralı bu üç katlı bina
eski bir okuldu. 1988’de öğrencisi olmadığı için kapanan bir okul: Fener Rum
Kız Lisesi.
Fener Rum Kız Lisesi Bienal’e paralel etkinlik kapsamında
bir sergiye ev sahipliği yapıyordu. Ben de bu sergi vesilesiyle okuldan
haberdar oldum. Sergi kapsamındaki heykeller sınıflara konulmuştu. Ancak heykeller
pek dikkat çekmiyordu.
Binaya girdim, ilk göze çarpan, “Hayatta en hakiki mürşit
ilimdir” yazısı oldu. Giriş katta öğretmenler odası, sekreter odası, tabii
bilimler odası, bir sınıf ve bir görevli odası aynı koridora açılıyordu.
Öğretmenler odasında öğretmenlere ait dolaplardan birisinin üzerinde, “Emekli
Topçu Kıdemli Albay Nejdet Pakyüz” yazıyordu. Ordumuz öğretmeyi de iyi bilir...
Tabii bilimler sınıfına girince bir kız çocuğunun sesi
duyuluyordu. Sınıftaki bir okuma koltuğunun üzerinde, kırmızı başlıklı kız
kitabı açık duruyordu. Sınıfta kenarda duran bir hoparlörden kitabı okuyan bir
kızın sesi duyuluyordu, “bir korku filmi sahnesi gibi” yorumu da yapılabilirdi.
Asıl korku sahnesi üst kata çıkınca merdivenin tam
karşısındaki odanın kapısında asılı olan tabelaydı; tüyler ürpertiyordu: “Türk
Başmüdür Yardımcısı”.
Okul Rum okulu olsa da, tabela okulun esas sahibinin kim
olduğuna işaret ediyordu. Türk Başmüdür Yardımcısı’nın odasında öğretmenlerin
adının yazılı olduğu bir pano vardı; en üstte Türk Başmüdür Yardımcısı, onun
altında Türkçe-kültür öğretmenlerinin adları yer alıyordu, altı tane. Biri
albay! Cumhuriyetin kadim projesi, her yere bir Türk okulu, her okula bir
albay! Hem kışlalarımız okul değil mi? Okullarda kışla olabilir. Ki öyleler!
Öğretmenler tablosunda en altta kontenjan öğretmenleri
vardı: İki Rum öğretmenin adı vardı. Rumca Öğretmeni Hristos Angelis ve
Matematik-Fizik Öğretmeni Fotoula Argyropoulou. Bir Rum okulunda en alt
kademede olması gerekenler Rum öğretmenlerdi! Milli Güvenlik dersinin öğretmeni
kıdem olarak daha yüksekti, nihayetinde albay! Önce milli güvenlik sonra
matematik...
Okula ilk girişte göze çarpan yazıyı burada
düzeltebiliriz, “Hayatta en hakiki mürşit Türk devletinin bekasıdır.”
Üst kattaki sınıflarda sıralar yerlerinde duruyordu.
Kenarlara iliştirilmiş hoparlörlerden sesler geliyordu; çocuk sesleri ve ders
anlatan öğretmenlerin sesleri...
Bu terk edilmiş okulları aslında kimse terk etmedi.
Sıraların üzerinde ve altında yazanlar, bu sıralardan geçenlerin buraları sevdiğini
apaçık ortaya koyuyor. Akrostiş şiirler, kalp içine alınmış isimler, takım
isimleri, sevda ve veda sözleri...
Bu sıralar birden bire boşalmadı, bu sıraları dolduran
Rumlar buraları terk etmeye zorlandı. Mübadele kanunlarıyla muhacir edildiler;
Rumlar Rumların, Türkler Türklerin yanına... Birlikte yaşamaya ne gerek vardı
ki! Devlete göre iki halk bir arada yaşayacaksa bu sadece birinin diğerini
asimile etmesi koşuluyla olabilirdi. etmesi için olabilirdi.
Mübadeleyle gönderilemeyenler, varlık vergisiyle, 6-7
Eylül olaylarıyla, 1964 sürgünüyle gönderildiler. Bunların hepsi gözlerimizin
önünde oldu. Bu insanlar gözlerimizin önünde bin yıllık memleketlerini terk
etmek zorunda kaldılar. Şimdi bütün varlıkları, “Benim de Rum arkadaşlarım”
gibi bir cümleye indirgenmiş durumda.
Peki, inadına kalanlar var mı? Var.
Mihail Vasiliadis tek başına Rumca bir gazete çıkarmaya
devam ediyor, bazı Rum okulları 8 – 10 öğrenciyle kapılarını açık tutmaya
çalışıyor, bazı Rumlar Gezi direnişinde omuzdaşımızdı. İyi ki inat etmişler!


Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.