Aso Zagrosi'nin Ermeni hareketine yüklediği insafsız misyon:
“Kürdistan'ı Kürtsüzleştirmek!” Bu eleştiri dizisinin son bölümünü Aso
Zagrosi'nin görüşlerine ayırdım. Onun yazdıkları öncekilerden pek farklı değil,
yalnız Ermeni ulusal hareketinin amaçları konusunda çok daha sivri suçlamalar
içeriyor. Ona göre Ermeni partilerinin milliyetçiliği İttihat ve Terakki'den
farksızdır. Hedef ve amaçları konusunda döne döne tekrarladığı şey “Kürdistan'ı
Kürtsüzleştirmek” ve o zeminde “Büyük Ermenistan'ı kurmak” oluyor. Bu haksız
yargısını kanıtlamak için, çeşitli dönemler Ermeni halkının güvenliğini tehdit
eden Kürt gruplarına karşı takınılan tavırları genel olarak Kürt halkına düşmanlık
ve beraber yaşamaya radikal karşıtlık şeklinde yansıtmaktadır.
Ayşe Hür'le yürüttüğü polemikte Zagrosi, onun Ermenilere
karşı Osmanlı devletiyle aktif işbirliği yapan Kürt kesimleri için
söylediklerini şöyle karşılıyor: “Düne kadar Kürd yoktu. Bugün Kürdler var ve
'bütün stratejileri Ermenileri kovmaktı'. Dolayısıyla 'Kürdler Ermeni
Soykırımının stratejik' aktörleridir mantığını empoze ediyor. Ayşe Hür'ün
yaptığı Türk devletinin jenosid suçuna Kürdleri ortak etmektir. Ayşe Hür bir
kısım Kürd'ün İttihat ve Terakki politikalarına alet olduğunu söylese insan
üzerine düşünür ve belki hak verir. Sanki Kürdlerin bağımsız bir siyasi iradesi
ve ondan kaynaklanan bir stratejisi varmış gibi bir tablo çiziyor.” [1]
Bu paragrafta Zagrosi'nin tepki gösterdiği şeyleri akılda
tutarak daha sonra Ermeni ulusal hareketi için kendi söyledikleriyle mukayese
etmek gerekir. Bir kısım Kürd'ün İttihat ve Terakki politikalarına alet
olduğunu çekingen şekilde kabul etmekle beraber Zagrosi, o dönem Kürtlerin
“bağımsız bir siyasi iradesi ve ondan kaynaklanan bir stratejisi” olmadığına
vurgu yapıyor. Bununla yanıt verdiği şey, Ayşe Hür'ün bir yazısında
“1890’lardan beri bütün stratejilerini Ermenileri Anadolu’dan atmak üzerine
kurmuş Kürtler”den bahsetmesidir. Burada itham edilen “Kürtler”in o dönem
Hamidiye Alayları'nda örgütlenen aşiretler olduğu tahmin edilebilir. Ancak
onların Abdülhamit politikalarına alet olarak kıyıcı rol oynamaları, bölgedeki
Ermenileri bitirmeye veya azami ölçüde söküp atmaya yönelik öz bir stratejiye sahip
oldukları anlamına gelmez. Ayşe Hür'ün yaptığı tanım bu bakımdan subjektif bir
tasavvur olarak eleştirilebilir. Buna karşılık, gerek Abdülhamit, gerekse
İttihatçılar tarafından işbirliğine çekilen Kürt kesimlerinin, Ermenilere karşı
Türk egemen siyasetini kabaca algılayabildikleri kadarıyla kendi çıkarlarına
uygun görerek destekledikleri bir gerçektir. Bazıları salt dinsel fetvaların
güdümü ve hükümet emirlerinin zorlamasıyla daha da körlemesine hareket etmiş
olabilir. Fakat hepsini öyle düşünüp bütünüyle iradesiz bir katılımdan sözetmek
mümkün değil. Ermeni reformları gündeme geldiğinden beri ona karşı çıkartılan
Kürt kesimlerinin önde gelen motivasyon noktaları, Ermenilerin herhangi bir
ölçüde yerel yönetimlere katılmalarına meydan vermeme, müstakbel Kürdistan
olarak düşündükleri alanda kısmen olsun Ermenistan kurulması ihtimalini önleme
ve bu “tehlike”yi bertaraf ederken onların zenginliklerini ele geçirme arzusu
olmuştur. Kürtlerin kırımlara en çok da yağma ve talan dürtüsüyle iştirak
ettiklerini gösteren ciddi tanıklıklar var. Ama Zagrosi, çıkar uyuşmasına
dayalı iradi ortaklık ihtimalini Kürtler için bütünüyle dışlıyor. Bağımsız
siyasi iradeleri ve ondan kaynaklanan bir stratejileri olamayacağını
vurgularken, bağımlı tarzda olsun bir siyaset ve devletin stratejisiyle
eşgüdümlü hareket durumunu sözkonusu etmek istemiyor.
Buna karşılık Ermeni tarafına gelince, onların da devletsiz
bir halk olmalarına rağmen, nedir ki Kürtlere göre daha erken aydınlanmaya
başlamış ve parti türü örgütlülüğe sahipler diye, büyük büyük stratejileri
onlara kolayca yakıştırıyor. “Ermenilerin saflarında ulusal bilincin
gelişmesiyle birlikte Ermeniler bizim bugün Kuzey Kürdistan dediğimiz
topraklarda 'Büyük Ermenistan Devletini' kurmak istiyorlardı. Tüm stratejileri
bu amaca endeksliydi. Rusya ve o dönemin büyük batılı güçleri Ermenilere bu
amaçlarını gerçekleştirmeleri için büyük sözler vermişlerdi.” diyor. Biraz
yukarda ateş püskürdüğü Ayşe Hür'ün Kürtlere ilişkin söylemini, kendisi burada
çok benzer ifadelerle Ermeniler için kullanmaktan sakınmıyor ve daha sonra
Ermeni reform projesine değinirken bile esas amacın “Kürdistan'ı
Kürtsüzleştirmek” olduğunu ileri sürüyor.
Bugün artık bütünüyle Kuzey Kürdistan'a dönüşmüş toprakların
soykırım öncesi aynı zamanda (hiç değilse kısmen) Batı Ermenistan olduğunu bu
arkadaşlar bir türlü kabul edemiyor. Binlerce yıllık tarihsel geçmişiyle o
toprakların en belirgin hüviyetini, kültür ve uygarlık dokusunu inkar olayıdır
bu. Ermeni partilerinin ne derece bağımsızlık hedefi güttükleri ayrı mesele,
ama olduğu kadarıyla bunu Ermenistan olarak ifade etmek yerine her defasında
“Büyük Ermenistan” vurguları yapmanın bir tek anlamı var. O da “hakkı olmayan
genişlikte” bir proje peşinde koşulduğunu ima etmektir. Ermeni ve Kürt
nüfusunun aşağı yukarı dengeli şekilde karışık yaşadığı bölgelerde bağımsız
Kürdistan kurmaya dönük girişimler sözkonusu olduğunda (örneğin Şeyh
Ubeydullah'ın hareketi için konuşurken) benzeri bir yaklaşım gösterilmemesi
dikkat çekicidir. Oysa eğer hakkaniyetli bakılırsa, geçmiş dönem boyunca bir
kesimin Ermenistan, diğer kesimin Kürdistan adına güttükleri amaçlar,
birbirinin hakkını görmezden gelme anlamında benzer eleştiriye tabi
tutulmalıdır. Biri ötekinden çok farklı değerlendirilemez. Zagrosi, bu konudaki
çifte standartlı bakışını Ermenilerin hakkını inkar ederek savunmaya çalışmış,
üstelik “o bölgelerin Ermenistan olmadığı” görüşünü yalnız Osmanlı'nın son
dönemi için değil, ondan yaklaşık 800 yıl öncesi için bile geçerli
sayabilmiştir. Ayşe Hür'le yürüttüğü polemiğin şu paragrafını okuyup
değerlendirelim:
“Sayın Ayşe Hür’ün Türk resmi tarih tezlerini tekrarlama
mantığı Kürdistan ve Ermenistan toprakları konusunda da kendisini gösteriyor.
Geçmişte Kemalistler Kürdlerin karşısına 'Ermeniler Kürdistan’da Ermenistanı
kuracaklar ve sizi kovacaklar' diyorlardı. Bu konuda Kazım Karabekiri okumak
dahi yeterlidir.
Bugün
gelinen yerde ise Ermeni Meselesini jenosid ile çözdüklerinden dolayı, Ermeni
tehlikesi 'tarihi haksızlıkla' bertaraf edildiğinden dolayı bölgede yaşıyan
Kürdlere, 'aslında bazı şehirler size ait değil, Ermenilerindi' tezini
geliştirmeye çalışıyorlar. Ayşe Hür’ün Malazgirt savaşı üzerine yazdığı
yazıdaki Ermenistan ve Kürdistan hikayesi bilinen tezin çerçevesinde ele
alınması gerekmektedir.”
Geçmişte Kemalistlerin (hatta Abdülhamit ve İttihatçıların
da) Kürtleri o söylemle kazanmaya çalıştıkları doğrudur. Fakat onların
sözkonusu bölgeleri kısmen Ermenistan değil de bütünüyle Kürdistan olarak
tanımlamaları bizler için bir referans olabilir mi? Daha savaş öncesi Osmanlı
yöneticileri Ermeni reform tasarısını geçersiz kılmak için sözkonusu
vilayetleri Kürdistan olarak tanımlamaya yönelik tercihli bir siyaset
izlemişlerdi. Fakat bu onların taktik söylem geliştirme dışında Kürdistan'ı
tanımaya niyetli oldukları anlamına da gelmiyordu. Kemalist liderlerden veya
resmi tarihten herhangi bir argümanı, kendi davasına ters gelince kategorik
olarak reddedebilen (hatta Ayşe Hür'ü “resmi tarihi tekrarlıyor” diye
eleştiren) Zagrosi'nin, konu Ermeniler olunca Kazım Karabekir gibi bir
şahsiyeti hiç sorunsuz ve güvenilir bir otorite gibi referans vermesi
ilginçtir. Karabekir öz olarak “Kürdistan'ı Ermenistan yapmak istiyorlar”
demenin Kürtleri kazanmaya yettiğini, daha özel gayretlere gerek kalmadığını
anlatmış ve bunun yanında “Kürt kardeşlerimizi çiğnetmeyeceğiz” diyerek “bütün
Kürtleri şerbetlemiş” olmakla övünmüştür. [2] Şimdi bu söylem o bölgelerin
(özellikle de Karabekir tarafından tekrar işgal edilen yerleri dikkate alırsak)
Ermenistan hüviyetine sahip olmadıklarının kanıtı mıdır? Zagrosi'ye bakılırsa
evet! Dahası o, 1071'de Alparslan'ın işgal ettiği yerlerin Ermenistan ve
Kürdistan diye ikili anılmasını bile “hikaye” sayıyor. Bu yaklaşım, bugünkü
Kürdistan haritasını bütün genişliğiyle tarih boyunca geçerli göstermeye
çalışan ve Ermenistan'ın varlığını geriye doğru da inkar eden milliyetçi
anlayışın yalın bir dışa vurumudur.
Ama yukardaki paragrafın daha ilginç tarafı, bugün gelinen
noktada Kürtleri karşısına alan Türk şovenizminin “aslında bazı şehirler size
ait değil, Ermenilerindi” tezini geliştirdiği iddiasıdır. Oysa gerçekte hiç bir
resmi tarihçinin ya da o doğrultuda konuşan siyasetçinin öyle bir görüş ileri
sürdüğü duyulmuş değil. Onlar Kürtlerin her türden statü talebini reddetmek
için dahi olsa bazı yerlerin eski Ermeni hüviyetini öne çıkartmak istemezler;
çünkü o taktirde “Misak-ı Milli” tezlerine halel getirmekten çekinir ve
“Ermenilerin toprak taleplerine haklılık kazandırmak”tan korkarlar. Ermeni
sorununun soykırım yoluyla halledilmiş olması onlara Zagrosi'nin ima ettiği
türden bir rahatlık sağlamıyor. Bu durumda onun iması resmi tarihçileri değil
de, tartışma muhatabı olan Ayşe Hür gibi alternatif görüş sahiplerini
kastediyor olmalıdır. Ama öyle ise onları (yani tarihte Ermenistan'dan
bahsedenleri) Kemalizmin yörüngesinde göstererek suçlaması ayrı bir
tuhaflıktır. Zagrosi bu ve benzeri noktalarda Ayşe Hür'ü “resmi tarihin gizli
savunucusu” yada “revize ihtiyacı duyulan konulardaki sözcüsü” gibi göstermekle
açıkça ona haksızlık etmiştir.
Aso Zagrosi değişik yazılarında tarihsel gelişmelerin farklı
evrelerine karışık şekilde değinmiş. Bunları kronolojik bir düzen içinde ele
alarak her evrenin toplumsal-siyasal arka planıyla birlikte değerlendirmeye
çalışmak daha doğru olacak. Osmanlı devletinin Kürt beyliklerini hedeflediği
dönem için onun da dikkat çektiği husus, başta cemaat öncüsü Patriklik olmak
üzere Ermeni toplumunun genellikle Osmanlı tarafını tutmuş olmasıdır. Malesef
öyle olmuştur, fakat bunu önceki sürecin gerçekliğinden bağımsız konu etme
durumunda nedenlerini anlamak mümkün olmaz. O zaman yalnızca İstanbul'daki
patriğin ve onu etkileyen amiralar sınıfının Sultan'a yaranmacı abartılı tutumu
değil, fakat doğunun taşra bölgelerindeki Ermeni halkının beylik düzeni
aleyhine daha makul ve hatta son derece doğal görülecek duygu ve tavırları da
anormal karşılanır. Bu açıdan Zagrosi'nin önceki sürece dair söylediği birşey
yok. Yalnızca “Tarihde 'Kürd Mirleri' dönemi dediğimiz yaklaşık olarak
yüzyıllarca süren dönem sözkonusudur” diyor. Bu dönem aynı bölgelerde beraber
yaşadıkları Hristiyan grupların toplumsal konumları ve karşılıklı ilişkileri
nasıldı, yazıda buna ilişkin bir fikir verilmiyor. Öyle ki herşeyin çok normal
olduğu, aralarında ciddi çelişkilerin bulunmadığı bir süreç sanılabilir. Önceki
bölümlerde sözkonusu beylik (yada mirlik) düzeninin Ermeni halkını çokça mağdur
ettiğine dikkat çekmiştim. Bunun da nedeni olarak eklemek gerekir ki, üçyüz yıl
kadar süren Kürt otonomisi boyunca bu beyliklerin etki alanında Kürt-Ermeni
ilişkileri bir tür yöneten-yönetilen ilişkisi olmuştur. Bunu yalnızca Ermeni
kaynakları değil, sürece objektif bakan Kürt araştırmacılar da belirtiyor.
Örneğin Recep Maraşlı, kitabının “Ermeni köylülüğü ve Kürt
feodalitesi” bölümünde durumu şöyle karakterize eder: “Osmanlı-Kürt
bağlaşıklığının doğrudan sonuçlarından biri de Ermeni toplumunun Kürt
beyliklerinin otoritesi altında bırakılmasıdır. Osmanlı 'Millet sistemi' içinde
olan Ermenilerin, kadim Ermenistan ve Kürdistan'daki nüfus çoğunluğu, Kürt
beyliklerinin hakimiyetinde kaldı, haraç ve cizye gibi vergilerini de Kürt
beylerine ödediler. (...) Osmanlı İmparatorluğu'nun yasaları ve siyasal sistemi
uzun zaman Kürdistan beyliklerindeki Ermenilere ulaşmayacaktır. Dolayısıyla,
Ermenilerle Osmanlılar arasındaki çelişmeden önce Ermenilerle Kürt feodalitesi
arasında bir çelişme ortaya çıkmıştır. (...) Ne kadar 'iyi' olursa olsun, dört
yüz yıllık bu ilişki yine de feodal serf-senyör (ağa-maraba) ilişkisidir.
Üzerinde ikili bir iktidar süren Kadim Ermenistan toplumu, hukuken Osmanlı
vatandaşıyken fiili olarak Kürt feodallerinin tebaası durumundadır.” [3]
Bu durumu görmezden gelenler, sözkonusu yüzyıllar boyu
Kürtlerle Ermeniler arasında kayda değer çatışmaların olmamasını, adeta eşit
haklara sahip toplumlar arası barış ve huzur ortamı gibi yansıtıyorlar.
Gerçekte bu barış, Osmanlı devletinin genelinde olduğu gibi, İslam unsurunun
üstünlüğüne dayalı ve onun dışındaki grupların eşitsiz konumlarını
kabullenmelerine bağlıydı. Herkes kendi
"yerini" bildikçe fazla mesele çıkmıyordu! Merkezi planda bu durumun
tercümesi “Osmanlı hoşgörüsü” olurken, bölgesel planda ise “Kürt beylerinin
kendilerine tabi Hristiyanları hoş tutmaları” oluyordu. Eski Ermeni naxararlık
(yönetici feodal beylik) evleri, Kürtlerin yardımcı olduğu Türk-İslam
fetihleriyle bir bir ortadan kalkmış, yalnız Van, Şatax, Sasun, Zeytun, Xınus
ve Kıği'nin dağlık yörelerinde silah gücüyle fiili özerkliğini koruyabilen
küçük işxanlar (melikler) kalmıştı. Osmanlı döneminde artık büyük toprak sahibi
Ermeni feodalleri yoktu. Her yörenin Ermeni köylülüğü bir Müslüman beyin hükmü
altındaydı. Köyleri onlar arasında parsellenmişti. Başka aşiretlerin
saldırılarından korunmayı sağladığı ölçüde bu bağımlılık “iyi” sayılıyor, fakat
beylerin insaf derecesine göre tahammül edilebilirlik ölçüsü değişen feodal
sömürü yanında ulusal-dinsel baskı ve horlanma yaşanıyordu. Aynı yörelerin
şehirli Ermenileri görece daha rahat koşullara sahip olsa bile, yine o
beyliklere ağır vergiler ödüyor, kamusal alanda temsil edilemiyor ve ayrımcılık
görüyordu. Köylülük kadar büyük olmayan şehirli Ermeni nüfusun küçük esnaf ve
zanaatkâr sınıfı yanında zengin tüccar ve tefecileri de vardı. Bundan hareketle
bazı yorumcular doğudaki Kürt-Ermeni çelişkisinin özünü feodalite-burjuvazi
şeklinde açıklamayı tercih etmiştir. Bu da iki toplum arasındaki farklılık ve
çelişkinin bir yönüdür. Tanzimat sonrası süreçte bu yönün gittikçe daha önem
kazandığı da söylenebilir. Fakat öncesinde Kürt feodal beylerinin sahip olduğu
yerel otorite gücü dikkate alınır ve Ermeni burjuvazisinin bölgede onunla
rekabet edecek yönetsel bir pozisyona sahip olmadığı düşünülürse, o dönem iki
toplum arası ilişkiyi karakterize eden çelişkinin bu değil; genel olarak
bağımlı durumdaki Ermeni halkı ile ona hükmeden Kürt beylikleri arasındaki
çelişki olduğu anlaşılır.
19. yüzyıla girerken büyük devletlerin kendi çıkarları
gereği Osmanlı Merkezi yönetimini baskı altına alıp, başka değişimler yanında
Hristiyan halkların korunması için reform dayatmaları, Osmanlı'nın da ekonomik
çöküş ve dış borç ihtiyacı nedeniyle buna boyun eğmesi sonucu Tanzimat sürecine
kapı aralanmış, bu ise merkezi otoriteyi güçlendirmek amacıyla İmparatorluk
genelinde âyânların denetim dışı gücüne karşı yapıldığı gibi, doğuda Kürt
beyliklerinin egemenliklerini sınırlandırmayı gündeme getirmişti. Bölgenin
ezilen ve zarar gören toplumlarının bu yönelimden umutlanmaları, üzerlerindeki
baskının hafifleyeceği kanaatiyle devletin müdahalelerini desteklemeleri doğal
olan bir durumdur. Öte yandan, Kürt beyleri arasında Osmanlı seferlerine
direnen ve bağımsızlık eğilimiyle ayaklananların olması da doğaldır. Ama bunlar
esasta yitirilmek istenmeyen feodal imtiyazlar için yapılmış olup, o imtiyazlı
durumun mağdurları olan Ermenilere ve diğer Hristiyan gruplara güven
vermemiştir. Bedirhan Bey'in hareketi kendi otoritesini tanımayan onbinlerce
Nasturiyi katletmekle bu güvensizliği daha da büyütmüştür. Bedirhan Bey'in
aslında Osmanlı devletine silah çekmekten kaçındığına dikkat çeken araştırmacı
Sait Çetinoğlu, onun daha sonraki sürgün yıllarında Halife'ye gösterdiği
bağlılığı ve Hersek-Karadağ halklarının ayaklanmasına karşı devletin Rumeli
ordusunda görev alma gibi çabalarını değerlendirerek, ulusal bağımsızlık ve
özgürlük fikrine ne kadar uzak olduğunun altını çizer. [4] Dönemin Kürt
direnmeleri, o zamana kadar devletin müttefiği değil de, geleneksel olarak
ezdiği bir kesimden çıkış alsaydı, taşıyacağı özgürlükçü karakterle komşu
halklar arasında destek bulma zemini farklı olurdu. Malesef öyle olmadığı için
bazı istisnalar dışında destek görememiş ve izole olarak yenilmişlerdir.
Sonuçta bu doğal karşıtlık durumu Kürtlerle Ermeniler (veya daha geniş olarak
Hristiyanlar) arasında bir kırılma noktası olarak değerlendirilebilirse de,
yukardaki tarihsel-toplumsal gerçekliğin üstünden atlanarak suçlama konusu
yapılabilecek birşey değildir.
Zagrosi “Eğer Kürd Mirlerinden biri Osmanlı devletine karşı
başarılı olsaydı Kürd devleti ortaya çıkardı. Bundan hareketle eğer Ermeniler
Kürdlere destek verseydiler ne Ermeni Jenosidi ve ne de Kürd jenosidi olurdu
sonucu çıkarılabilinirmi?
Böyle bir soruya net bir cevap verme imkanım yok…
Ama,
Kürd- Ermeni ilişkilerinde bir kırılmaya neden olduğu açık...” diyerek dolaylı
tarzda o durumun sorumluluğunu Ermenilere yüklemiş oluyor. Daha sonra gelişen
Ermeni ulusal hareketine karşı Kürtlerin ağırlıklı tutumunu ise o kadar önemli
görmüyor. Bu dönemin faturasını da Ermeni tarafına kesebilmek için Ermeni
reform taleplerinin nasıl “Kürtlere karşı” olduğunu ve hatta onları “tasfiye”
için geliştirildiğini kanıtlamaya çalışıyor. Böyle bir gayret içinde öne
sürdüğü belgeler, o yıllarda Ermeni halkını eskisinden fazla mağdur etmeye
başlayan zorba karakterli Kürt liderlerine yönelik tepkiyi ve onlardan kurtulma
isteğini yansıtmaktadır esasen. Fakat Zagrosi bunları genel olarak Kürt
halkının varlığına karşıtlık gibi gösteriyor. Verdiği en önemli örnek, dönemin
Ermeni Patriği Nerses Varjabedyan'ın reform konusunda İngiliz diplomatlarına
sunduğu söylenen bazı önerilerdir. Orada ele alınan Erzurum vilayeti için eşit
sayıda Türk-Müslüman ve Ermenilerden oluşacak yönetim organları önerildiğine
dikkat çeken Zagrosi, Kürtlere yer verilmek istenmediğini belirtiyor. Devamla
sözkonusu belgeden Bilal Şimşir'in aktardığı şu bölüme yer veriyor:
“Vilayette, güvenliği sağlayacak ölçüde güvenilir kişilerden
bir jandarma teşkilatı kurulacak. Bu teşkilatın yarısı Müslüman Türk, diğer
yarısı Ermeni olacak. Kürd ve Çerkez gibi barbarlar bu teşkilata
alınmamalıdır... Halen(1879’da) polis ve jandarmada hizmet edenler de yeni
teşkilatta bulunmamalıdır. Yetenekli jandarma subaylar yetiştirilinceye kadar
bu teşkilatta çalışacak albay, yarbay ve binbaşıların Avrupalı olmaları, yüzbaşı
ve daha aşağıdaki subayların yarısı Müslüman-Türk, yarısı Ermeni olmalıdır.”
Ve “Kürdlerin patronluğu mutlaka
kırılmalıdır”, “Birer zalim kral olan Kürdleri ve özellikle bey ve ağa denilen
bu kimseleri hükümet buralardan sökmelidir... Uzak memleketlere sürülmeli ve
bunların bir daha geri dönmelerine asla izin verilmemelidir” [5]
Zagrosi'nin Bilal Şimşir'den aktardığı bu sözler oldukça
dolaylı bir yansıtmadır. Belirttiğine göre Ermeni Patriği reform projesinin
Erzurum vilayetine uygulanışı için somut önerilerini İstanbul'daki İngiliz
işgüderi Malet'e sunmuş, o da bunu bir mektupla Lord Salisbury'ye iletmiş.
İngiliz belgelerinden aktarılan sözkonusu önermeler Patrik Nerses tarafından
ifade edildiği gibi midir acaba? Buna ilişkin Ermenice bir belge bulamadığım
için karşılaştırma yapamıyor ve ihtiyatlı bakılması gerektiğini düşünüyorum.
Ama yansıtılan görüşlerin aslına uygun olduğunu varsaysak bile, bunlar
Zagrosi'nin aşağıdaki yorumuna haklılık kazandırmaz. Onun çıkarttığı sonuç
şöyle:
“Ermeni
Reform Projesi Kürdistan’ı Kürdsüzleştirme projesidir. Kürd ileri gelenlerini
hepsini devlet kurumlarından ve vatanlarından uzaklaştırma projesidir. Kürdler
yok edildikten sonra 'Büyük Ermenistan'ın yolu açılabilirdi. Düşünün tüm tarihi
boyunca Osmanlı devletinin giremediği Dersim’e Merkez Kaza olan Erzincan’a
Ermeni mutasarrıfları, Erzincan sancağından Kemah, Kurucay, Kuzucan, Ovacık ve
Mazgirt’te Ermeni kaymakamlar atanacak!!!!!! Dersim de bir dizi Kürdistan
bölgesi gibi Osmanlı Kaymakamlarından nefret ediyordu. Bir de Ermeni
kaymakamlar eksikti.”
Zagrosi'nin bu yaklaşımı, son satırlarına yansıyan allerjik
üsluptan da anlaşılacağı üzere, makul eleştiri sınırlarını zorlayan bir
suçlayıcılık içeriyor. Patrik Nerses'e atfedilen önermeler ne kadar Kürt ileri
gelenlerini dışlayıcı olsa da, buradan “Kürdistan'ı Kürdsüzleştirme” gibi bir
amaç çıkarılamaz. Şüphesiz yukardaki önermelerin sorgulanmaya değer yönleri
var. Yerel yönetimler, mahkemeler ve güvenlik birimlerinde Ermenilere yer
verilmesini istemek son derece haklı bir talepti. Buna karşılık Müslüman kesim
içinden Türklerin görev almalarını tercih edip Kürtlerin ve Çerkezlerin uzak
tutulmalarını istemek doğru ve adil bir yaklaşım olmadığı gibi, bu halklar ile
Ermeniler arasındaki gerginliği durduk yere artıracak bir şeydi. Tıpkı Berlin
Anlaşması'nın Ermeni reformlarıyla ilgili maddesinde “Kürtlere ve Çerkezlere
karşı Ermenilerin güvenliğini sağlama” cümlesinin kışkırtıcılığı gibi... Bunu
daha önceki bölümlerde belirtmiştim. Osmanlı devletinin siyasi sorumluluğunu
gözardı ettiren böyle bir formülasyonu özellikle tercih etmesi kendi hesabına
akıllıca olurken, Ermeni tarafını temsil edenlerin bununla uyuşmaları tersine
aptallık olmuştur. 1860'lardan itibaren doğu vilayetlerinde Ermeni halkına
karşı yoğunlaşan fiili hak ihlalleri, toprak gaspları, soygun ve sair
tecavüzler özellikle devletin yeniden kazanmak için göz yumduğu Kürt
aşiretlerinden ve o dönem bölgeye yerleştirilmeye başlanmış Kafkas
muhacirlerinden geliyordu. Mağdur olan Ermenilerin İstanbul'daki Patrikliğe
ulaştırdığı ve onun da takrirler düzenleyerek Bab-ı Alî'ye yansıttığı
şikayetler bu grupların adını çıkartmıştı. Fakat saldırı yapan bunlardan ibaret
olmadığı gibi çoğu durumda Türk yöneticilerin teşvik edici yada kayırıcı
rolleri oluyordu. Bu adaletsiz ortamın asıl zemini İslam unsurunun üstünlüğüne
dayalı Osmanlı sistemi olup, Tanzimat'ın sözde eşitlik ilanına rağmen Hristiyan
halklar alışılmış ayrımcılık koşulları içinde savunmasız kalıyordu. Reform
taleplerinde bu koşullara dikkat çekilmeli, ademi merkeziyetçi bir düzenleme
içinde nüfusa orantılı temsil istenmeli, güvenlik ve adalet açısından tarafsız
işleyecek mekanizmalar önerilmeli, fakat bazı somut durumlardan hareketle de
olsa belli grupları dışlayıcı yaklaşım gösterilmemeliydi. Reformlar kabul görüp
de uygulamaya geçilecek olduğunda önceki olaylarda sorumluluğu bulunan ve
güvenilmeyen şahısların yeniden sorumluluk almalarına itiraz edilmesi mümkündü.
Ayrıca suçlu olanların yargılanmaları da talep edilebilirdi. O tür örneklerden
dolayı genel olarak Kürtler ve Çerkeslerin görev almalarına karşı çıkmak,
dahası onların ağa ve bey takımının uzak yerlere sürülmelerini istemek,
doğruysa eğer yakışıksız olmuştur.
Yine de bundan bütün bir halkın bölgedeki varlığını
hedefleme gibi bir kasıt çıkarılması mümkün değil. Çok çok “Ermenilerin Kürtler
karşısında üstünlük sağlama arayışı”ndan söz edilebilir. O da yüzyıllar boyu
altta kalmış ve devamlı zarar görmüş olma psikolojisi nedeniyle bir parça mazur
görülebilir. Öte yandan, başlangıçta böyle bir önerme yapılmışsa bile, altı
vilayet için oluşturulan reform projesi Türk-Kürt diye ayırmadan genel olarak
Müslüman ve Hristiyan unsurlardan (önce eşit sayılarda, sonra tespit edilecek
nüfus oranlarına göre) yönetim birimleri oluşturmayı benimsemiştir.
Ermeni toplumunun o yıllar zarfında görüş belirten
ruhani-cismani temsilcileri ve siyasi partileri değişik yaklaşımlar
göstermişlerdir. Kürtlere ilişkin dışlayıcılığı yanlış ve zararlı bulan, daha
kapsayıcı ve birleştirici olmayı önerenler eksik olmamıştır. Mesela Xrimyan
Hayrig'in çok olumlu çabaları vardır. İlk dönemin aydınlarından M. Mamuryan, H.
Sıvacıyan, K. Çilingiryan ve daha başkaları Kürt halkının Osmanlı boyunduruğuna
karşı birlikte mücadeleye çekilmesini vazgeçilmez önemde görmüşlerdir. Daha
sonra Osmanlı bürokrasisi içinde yer alacak olan K. Noradunkyan bile ruhani
liderlere yazdığı mektuplarında “devamlı Kürtler aleyhine şikayette bulunmak
yerine, onlarla anlaşma imkanları yaratmaya çalışmayı” önerir. [6] Reform
tartışmaları başladıktan sonra kurulan Ermeni partilerinin program ve
söylemleri diğer halklarla ortak kurtuluş mücadelesinden yanadır. Kürtlerle
diyalog ve dayanışma için bir takım somut girişimleri de olmuştur. [7] Bu
çabaların yetersizliği eleştirilebilir, ama birleştirici hiç bir duyarlılık
taşınmadığını söylemek yanlış olur.
Erzurum vilayetine atfen ileri sürülen “Kürdistan'ı
Kürtsüzleştirme” söylemi, o bölgenin görece daha belirgin olan Ermenistan
hüviyetini inkar etme yönüyle de dikkat çekicidir. Önceki yüzyıllarda çok daha
yoğun olan bölgenin Ermeni nüfusu, aleyhteki koşulların yolaçtığı tedrici
dağılma ve azalmaya rağmen yine de hiç değilse Türk ve Kürt nüfusları ile
dengeli bir ağırlığa sahip olmuştur. Zagrosi ısrarla, reforma konu olan bütün
bölgeler için “Kürtlerin aritmetik çoğunluğu oluşturduğu”, “Ermenilerin her
yerde azınlık olduğu” iddiasında bulunuyor. Bunun inandırıcı bir dayanağı
yoktur. Resmi Osmanlı kaynakları, reform meselesi gündeme geldikten sonraki
istatistiklerde Ermenilerin nüfusunu birkaç on yıl öncesine göre yarı yarıya az
göstermeye başlamıştır. 1844'den 1867'ye kadar yapılan sayımlarda imparatorluk
genelinde 2.400.000 olarak gösterilen Ermeni nüfusu, 1881'den 1893'e kadar
yapılan sayımlarda 1.048.143'e düşmüş görünür. Böylesi bir anormallik (aradaki
savaşta Kars ile Ardahan'ın Rusya'ya geçmesi gibi küçük bir faktörü ayrı
tutarsak) Ermenilerin yerel yönetimlerde temsil isteğini reddetmek için sayım
sonuçları üzerinde hileye başvurma durumuyla açıklanabilir ancak. Reform
sürecinin hemen başında (1878) Ermeni Patrikhanesi'nin Osmanlı salnameleri ile
kendi sayımlarını birleştirerek ortaya koyduğu rakamlar, imparatorluk genelinde
3 milyona yakın Ermeni nüfus bulunduğunu, bunun 1.350.000 kadarının ise beş
doğu vilayetinde (Erzurum, Van, Bitlis, Harput, Diyarbekir) yaşadığını gösterir.
[8] Erzurum vilayeti için o zaman yaklaşık 280 bin kaydedilen Ermeni nüfusu,
daha sonra 1895-96 kırımları ve neden olduğu göçlerle azalarak 1914'de 202.391
tespit edilir. Resmi rakamlarla bu dönem vilayetin en fazla 640 bine ulaşan
toplam nüfusuna göre Ermeniler reform sürecinin başında yarıya yakın, sonra
daha azalmış haliyle bile üçte bir gibi bir oran teşkil eder. Toplamda çoğunluk
oluşturan Müslüman nüfusun ne kadarı Türk, ne kadarı Kürt ve daha başka etnik
gruplardandır, sağlıklı bir veri yok. Çünkü Müslümanlar o dönem etnik
aidiyetlerine göre ayrı sayıma tabi tutulmuyor, “millet-i hakime” olarak blok
halinde sayılıyordu. Ama bu vilayette Türklerin, eğer daha fazla olmamışsa,
Kürtler kadar nüfusa sahip oldukları tahmin edilebilir. Çeşitli sancak ve
kazalarda farklı grupların değişik ağırlıkları olmuştur. Sonuçta 1895-96
kırımlarından sonra bile Ermenilerin tek tek gruplar olarak Türkler ve
Kürtlerden az olmadığını, üç büyük grubun aşağı yukarı dengeli bir varlığa
sahip olduklarını güvenle söyleyebiliriz. Vilayet genelinde 425 yerleşim
birimine dağılmış olan Ermenilerin 406 kilisesi ve 76 manastırı vardı. [9] İşte
Zagrosi'nin küçümsediği böyle bir durumdur. Onun Ermeni mutasarrıf
yakıştıramadığı Erzincan sancağında 1914 itibariyle 37.612 Ermeni yaşıyordu.
Erzincan şehrindeki toplam 24.000 nüfusun 13.109'unu Ermeniler oluşturuyordu.
[10] Dersim'e gelince, belki anılan kazalarda değil ama, halen önemli nüfusa
sahip oldukları Çarsancak ve Çemişgezek'de Ermeni kaymakam olması hiç
yadırganacak birşey olmazdı. “Osmanlı devletinin giremediği Dersim” vurgusuyla
adeta Ermenilerin de girememesi gerektiğini ima eden yazar, tarihsel geçmişi ve
o günkü gerçekliğiyle bölgenin yerlisi bir halktan bahsettiğini unutuyor.
Osmanlı'ya benzer nefreti hak eden bir “düşman” gibi konu ediyor.
Daha sonra Kürtlerin ikinci büyük yekinmesi olan Şeyh
Ubeydullah hareketine değinirken, adeta onun yenilgi nedeni de Ermenilermiş
gibi imalarda bulunan Zagrosi, görüşünü şöyle özetliyor:
1880 yılında Şeyh Ubeydullah Nehri önderliğinde Bağımsız ve
Birleşik Kürdistan için girişilen devrime Ermeniler esas olarak karşı tavır
aldılar, yalan ve yanlış bilgiler yaydılar.. Şeyh Ubeydullah’ın Ermenilere
yaptığı dostça çağrılara rağmen, Ermeni ileri gelenleri 'Şeyh Ubeydullah
hareketinin devletin bir oyunu olduğu', 'Kürdlerin Ermenilere karşı saldırıya
geçme hazırlığı içinde olduğu' vb uydurma haberler yaydılar, Rusya ve Batılı
devletleri harekete karşı tavır almaya çağırdılar.
Acaba
bugün Kürdlerin devletsiz olmasının sorumlusu Ermeniler mi? Geçiyorum.
Ermeni örgütlerinin 'Ulusal Kurtuluş Hareketi' meselesine gelince amaçları bir
anlamda yukarıda verdiğim 'Ermeni Reform Projesi'ni hayata geçirmekti.. Yani
Kürdistan’ı Kürdsüzleştirme projesiydi. Bu da Kürdlerle çatışmaya götürdü.
Kürd
milliyetçiliğinin babalarından Haci Qadri Koyi 19.yy’ın sonlarına doğru
Kürdistan’ı Ermenistanlaştırma girişimlerine dikkat çekiyor ve (...) açık bir
şekilde Kürdlerin toprakları Ermenistanlaştırdıklarında bir tek Kürd
kalmayacağını yazabiliyordu.”
Yapılan değerlendirmenin mantığı görülsün diye bu paragrafı
bölmeden aktardım. Zira her etapta konu getirilip bir paranoya gibi aynı
“stratejik hedef”e bağlanıyor. Ermenilerin ulusal kurtuluş adına güttükleri
amacın Kürtleri o bölgelerden temizlemek olduğu, bir anlamda İttihatçı ve
Kemalistlerin daha sonraları Türk ulusal kurtuluşu adına yaptıkları şeyin bu
dönem Ermeniler tarafından yapılmak istendiği ileri sürülüyor. Devlet gücüne
sahip ezen ulusun milliyetçiliği ile devletsiz bir ezilen ulusun milliyetçiliği
kabaca eşitleniyor. Kendisinin de bir ezilen ulus milliyetçisi olduğu
saklanmayan, fakat bu defa kelimeye olumlu anlam yüklenerek “Kürd
milliyetçiliğinin babalarından” şeklinde sahiplenilen Haci Qadri Koyi'nin
Ermeni amaçlarına ilişkin gerçek üstü tasavvuru çok isabetli bir öngörü gibi
savunulup kanıt gösteriliyor. Niyet meselesini bir yana bırakırsak, Ermeniler
hangi güçleriyle öyle muazzam bir tasfiyeyi gözlerine kestireceklerdi acaba?
Reform projesi Ermenilere o bölgelerde kısmen yönetsel güç kazandıracak ve
hatta Kürtlere oranla üstünlük
sağlayacak olsa bile, sonuçta bu Osmanlı devleti bünyesinde yapılacak bir
düzenleme olup onun kanunları ve merkezi denetimi altında Hristiyan bir halkın
Müslüman komşularını yok etmeye girişmesi beklenemezdi. Kürt aşiretlerin her tarafta
silahlı olmaları nedeniyle de böyle bir şey mümkün değildi. Bunları yapılan
tasavvurun acayipliğini göstermek açısından belirtiyorum. Yoksa yüklenen
niyetin kendisi başlı başına subjektiftir.
Şeyh Ubeydullah hareketi ve Ermenilerin tavrına gelince; bu
konu yazarın yukarda yansıttığı gibi ak-kara bir şey değildir. Şeyh
Ubeydullah'ın ismi etrafında bir Kürt birliği yada ligası gündeme geldiğinde,
Ermeni ulusal öncüleri şu nedenlerle temkinli bakmış ve kaygı ifade
etmişlerdir. Birincisi Şeyh Ubeydullah 1877-78 Osmanlı-Rus savaşında Şeyh
Celalettin'le birlikte Şeyhülislam'ın Cihad çağrısına uyarak Bayazid cephesine
akın etmesiyle ünlenmiş biridir. Gidiş yolunda Ağbak'ın Ermeni köylerine
Celalettin'in düzenlediği yıkıcı saldırıları, aynı şiddette olmasa bile daha
sonra Şeyh Ubeydullah da tekrar ederek kötü bir imaj edinmiştir. [11] İkinci
olarak, onun savaş sonrası kısa bir süre sürgün bulunduğu (yada belki sadece
Hac için gittiği) Mekke'den dönüp Kürt birliği yaratmaya öncülük ettiği
haberleri, tam da Berlin anlaşmasından sonra Ermeniler için reform konusunda
Bab-ı Ali'nin somut adım atmaya zorlandığı bir sırada gündeme gelmiştir. Bu
durum, başka belirtilerle birlikte Ermeni ulusal öncülerini tedirgin eder. Kürt
ligasının Ermeni reformlarını sabote etmek üzere yaratıldığı kanısı hakim olur.
Her şeyden önce Türk basınının Avrupa'ya mesaj verir şekilde
reform sürecini Kürt hareketiyle tehdit eden propagandası bu kanıyı
yaratmıştır. Türk hükümeti hesabına Fransızca yayın yapan “L'Osmanli”
gazetesinde bir makale; “Kürdistan sakinleri Avrupa tarafından reformlar adı
altında uyandırılan Ermeni sorunundan fazlasıyla şaşkına dönmüşlerdir. Kürtler
kendi akibetlerinin Doğu Rumeli halkı gibi olacağını sezdikleri anda derhal
kendi ligalarını oluşturur ve tek bir adam gibi ayağa dikilirler. Kürtlerin bir
kısmı göçebe hayatı yaşıyor, evleri ve ikametleri kendi atlarının sırtıdır.
Onları ayaklandırmak için ata binlerini emretmek yeterli olur” diye yazıyordu.
Bundan başka “Hakikat” ve “Vakit” gazetelerinin Kürtler lehine Ermenileri
kötüleyen yayınları dikkat çekiciydi. O zamana kadar Kürtler arası
parçalanmışlığı derinleştirmeye çalışan Osmanlı yöneticilerinin birden bire
onları birleştirme çabasına girmeleri salt gazete yayınlarıyla değil, fiili
girişimlerle de belliydi. Sultan Hamit, “kâfir” Ermenilere karşı dinsel nefreti
körüklemek üzere çok sayıda mollaları doğuya gönderiyor, anti-Ermeni
icraatleriyle göz dolduran aşiret reislerine bol keseden askeri ünvan ve
madalyalar dağıtıyor, bunlar vasıtasıyla bütün Kürt halkına “Ermenilerin
krallık yaratıp Kürtleri kendilerine esir etmek istedikleri” propagandasını
yapıyordu. Bir başka oyun ise İstanbul'da sahneye konmuştu. 1880 Haziran'ında 6
büyük devletin reformlar için verdiği ortak notaya Bab-ı Ali henüz cevap
vermemişken, Şeyh Ubeydullah tarafından gönderildiği söylenen, fakat başkentte
oluşturulduğu anlaşılan bir takım temsilciler Abidin Paşa'ya başvuruyor;
“Kürtler ve Kürdistan için özerklik” istiyorlardı. Raffi yazıyor ki “Ubeydullah
o zaman İran'da bulunuyordu ve başkentte kendi adına görüşmeler yapıldığından
haberdar bile değildi”. Az sonra anlaşılır ki o işin örgütleyicisi bizatihi
Abidin Paşa'nın kendisidir. O yine savaş sonrası Yunanistan ve Çernogoria'ya
karşı yükümlülüklerden kısmen kurtulmak için Arnavut birliğini yaratmıştı.
Şimdi de Ermeni reformlarını suya düşürmek için bir Kürt ligası oluşturmakla
meşguldü. [12]
Buraya bir parantez açarak, Ermeni öncülerinin o vesileyle
olsun neden Kürtlerle kendi reform ve özerklik taleplerini birleştirmeye
çalışmadıklarını da sorgulamakta yarar var. Bu henüz Ermeni partilerinin ortaya
çıkmadığı, reformlarla ilgili görüşmeleri Ermeni Patrikliği ve çevresindeki
temcilcilerin yürüttüğü, bununla beraber ileride devrimci partilerin oluşmasına
düşünsel katkıda bulunan aydınların tartışmalar yürüttükleri bir evredir. Daha
baştan gerek reformlarla ilgili formülasyonda, gerekse Osmanlı devleti ve
basını tarafından yürütülen propagandalarda Kürtlere verilen duygu onların bu
işten bütünüyle dışlandıkları, hatta yapılacak herşeyin kendileri aleyhine
olduğu yönündedir. Ermeni öncülerinin bu durumu önemseyip Bab-ı Ali'den
reformlar için somut adım bekledikleri o süreçte Kürtlerle ortak bir özerklik
tasarısı önermeye çalışmaları gerekirdi. Öyle anlaşılıyor ki, Kürtlerle
Ermeniler arasında diyalog eksikliği ve Ermenistan-Kürdistan bileşkesi bir
ortak vatan üzerinde beraber özgürleşme anlayışının zayıflığı bu konuda Ermeni
öncülerini bilinçli adım atmaktan geri bırakmıştır. Yine onlar Kürt halkının o
dönem içinde bulunduğu eğitimsizlik ve ilkel yaşam koşullarına bakarak siyasi
gelişmeleri algılama kapasitelerini küçümsemişlerdir. Yaratılmaya çalışılan
yapay Kürt ligası ile reformları sabote etme girişimini teşhir etmeye önem
verirken, bunun gerçek bir zemine sahip olduğunu ve Kürt-Ermeni birliği için
kendileri güçlü bir çıkış yapmadıkça Osmanlı'nın Kürtlerle İslam birliğini
güçlendirerek kazançlı çıkacağını çok iyi idrak edememişlerdir.
Böyle bir zaaf gösterilmekle beraber, Zagrosi'nin iddia
ettiği gibi Ermeniler Şeyh Ubeydullah hareketine karşı “yalan yanlış bilgiler”
yayarak tavır almış değil, henüz Kürtlerin ayaklanması başlamadan Şeyh'in adına
Türklerin yapay girişimlerini eleştirmiş ve Kürtleri Ermenilere karşı saldırıya
geçirmeye dönük sinyaller üzerine gerçek kaygılarını dile getirmişlerdir. Raffi
“Kürt Birliği” başlıklı makalesinde bu girişimi daha önce İngiltere'nin Lord
Beaconsfield hükümeti ile İstanbul Büyükelçisi Layard'ın başlattığını, onun
bıraktığı yerden ise Osmanlı'nın kendi amaçları için ele aldığını anlatır.
1877-78 Osmanlı Rus savaşında Ermenilerin Rus sempatisine karşılık Kürtlerin
Osmanlı taraftarlığı ve savaşçı güce sahip olmaları İngilizlerin dikkatini
çekmiş, Rusların Fırat boylarına kadar yayılma arzusuna karşı bir duvar
oluşturma noktasında onları en etkili unsur olarak görüp sıkı bağlar
geliştirmeye yönelmişlerdir. Bu amaçla doğu vilayetlerinde bir bir İngiliz
konsoloslukları açar ve o bölgeleri Ermenistan yerine tercihli olarak Kürdistan
diye tanımlamaya başlarlar. Konsoloslar Kürt şeyhleri ve aşiret liderleriyle
görüşerek birleştirici çabalar yürütür. Fakat bunun öyle kolay bir iş
olmadığını görürler. Beaconsfield hükümeti düşünce onun hayalindeki duvar da
kendiliğinden yıkılır. Bu arada Rusların Ayastefanos anlaşmasını geçersiz kılan
Berlin Anlaşması ile İngiltere ve diğer Avrupa devletleri Ermeni meselesinde
hamiliğe soyunmuşlardır. Ermeni reformları için sıkıştırılan Osmanlı yönetimi
ise gayrı-ihtiyari İngilizlerin bu başarısız Kürt birliği girişimini hatırlar.
Raffi burada “Gayrı-ihtiyari diyoruz, çünkü o birlik Türk hükümetinin pek
hoşlanacağı birşey değildi, yıllarca Kürt aşiretleri arasında anlaşmazlık
tohumları ekerek onları daha fazla bölmeye çalışmış, güçlerini zayıflatmak ve
öylece bağımlı, vergiye tabi kılmak istemişti. Fakat değişen koşullara uyum
göstermek gerekiyor, siyaset bunu istiyordu. Şimdi Avrupa'ya bir korkuluk
gösterme zamanıydı.” diye açıklıyor Osmanlı taktiğini. Ve bu sırada Osmanlı
basınının Kürtleri pohpohlayan yayınları ile Abidin Paşa'nın yukarda
değindiğimiz Kürt ligası oluşturma çabasını konu ettikten sonra şöyle
tamamlıyor. “Bütün bunlar içinde Avrupa'ya verilmek istenen mesaj; Bab-ı
Ali'nin Ermenistan'da reformlar yapmaya karşı olmadığı, kendisinin onu
gerçekleştirmeyi bilakis çok istediği, fakat önünde zorluklar bulunduğu
şeklindeydi. O zorlukların Kürtler ve genelde Müslüman yığınlar arasındaki
bağnazlıkta yattığı, onların dinsel geleneklerinin bu tür reformlarla
uyuşmadığı ve eğer hükümet Müslüman halkın iradesine ters giderse bunun
Hristiyanlara karşı büyük kırımlara sebebiyet verebileceği ve hükümetin bundan
kendini sorumlu tutmakta zorlandığı fikri işleniyordu” [13]. Bugün de Kürt
sorununda reform taleplerini savuşturma veya önemsiz hak kırıntılarıyla
geçiştirme çabasında Türk hükümetinin öne sürdüğü bahane benzer bir
fanatizmdir. Tek farkla ki, bu defa gösterilen korkuluk Türklerin “milliyetçi
hassasiyetleri” oluyor. Her durumda bahaneci hükümetler aynı zamanda o fanatik
duyguları pompalamayı da ihmal etmiyor ve kendi besledikleri şeyin ardına
sığınıyorlar.
Garo Sasuni, Şeyh Ubeydullah'ın Mekke dönüşü 1880'de
İstanbul'da Sultan Hamid tarafından büyük bir ihtişamla kabul edildiğini,
Sultan'ın ona birçok hediyelerle birlikte talimatlar verdiğini belirterek, üç
amaç doğrultusunda onu kullanmak istediğini yazıyor. Özetlemek gerekirse bu
amaçlar; 1) Kürtleri ayaklandırarak Ermeni vilayetlerini harabeye çevirmek ve
reformları suya düşürmek, sonra da Avrupa ülkeleri nezdinde bütün kabahati
Kürtlerin üstüne atarak kendisini temize çıkarmak, 2) Kürt şeyhlerini
güçlendirerek bütün Kürtleri Halife Sultan'a bağlamak, Ermenileri ve diğer
Hristiyan ulusları ezme yolunda despot rejime dini bir destek sağlamak, 3)
Güçlendirilen dinsel fanatizm sayesinde Kürtleri ulusal bilinçten yoksun
bırakıp onları ulusal bağımsızlık savaşından uzaklaştırmak ve yavaş yavaş Türkleştirmekti.
[14]
Zagrosi, Şeyh Ubeydullah hareketini incelediği makaleleri
içinde Sasuni'nin dayandığı bilginin yanlış olduğunu, Şeyhin Mekke dönüşünün
çok daha önce olması gerektiğini, çünkü Van'daki İngiliz konsolosunun Ağustos
1879 tarihli bir mektubunda Hakkari olaylarından söz ederken “Şeyh Abdullah”
olarak isminin geçtiğini belirtiyor. Bu mümkündür, ayrıca Şeyh'in Şemdinan'a
gelişi İstanbul üzerinden olmayabilir. İngiliz konsolosuyla görüşmesinde onun
bir sorusu üzerine Şemdinan'a varış tarihini İstanbul'dan telgrafla
bildirdiğine dair diplomatik cevabı da bir kanıt oluşturmaz. Bu durumda Sultan
Hamid'le doğrudan görüşmesi olayına temkinli bakmak gerekir. Fakat Sultan'ın
aracılar yoluyla onu Kürtlerin halifesi gibi onurlandırıp kendi arzusuna uygun
hareketlendirmek üzere bölgede geniş bir toplantı yapmaya teşvik etmiş olması
mümkündür. Bir örnek olarak eski isyancı Botan Miri Bedirxan'ın subay yetişen
oğlu Bahri Bey, Sultan tarafından “ferik” (general) ünvanı ve Mecidiye
madalyasıyla taltif edilip özel direktiflerle 1880 baharında bölgeye
gönderilir. Rus gözlemcilerine göre Ubeydullah'ın yanına gelen Bahri Bey, ona
Sultan'ın hediyesi olarak bir kılıç ile madalya verir ve hükümetin onu maaşa
bağladığını belirtir. [15] Ama sonuçta Sultan'ın ona oynatmak istediği rol ile
Şeyh'in kendi amacı farklıdır. Zagrosi de şöyle diyor: “Sultan Abdulhamid’in
çeşitli planları olabilir. Olmaması da düşünülemez. Fakat bu ileri sürülen
iddialar belgelere dayalı değildir. Kaldı ki Şeyh Ubeydullah’ın kendi planı var.
Şeyh Ubeydullah’ın 'Bağımsız ve birleşik Kürdistan' planı 1880 yılının öncesine
dayanıyor.” [16]. Yazarın görüşü bu noktada haklı olabilir. Zaten Garo
Sasuni'nin anlatımları da Sultan'ın yönlendirmesi aksine Şeyh'in önce İran,
sonra Osmanlı tarafındaki Kürtleri ayaklandırıp bağımsızlık elde etmeye
yöneldiğini ortaya koyuyor. Sasuni, Şeyh'in Sultan tarafından güdülen amacı çok
iyi idrak ettiğini ve uzak görüşlü olduğu kadar geçmişten ders çıkartmayı da
bilerek Osmanlı hilekarlığına aldanmadığını söylüyor.
1880 Eylül'ünde Şeyh Ubeydullah'ın Nehri'de düzenlediği
toplantıya Hakkari, Van, Bitlis, Muş, Sasun, Diyarbekir, Botan, Siirt, Amadiye
(Musul), Süleymaniye ve İran Kürdistanı'ndan gelen 200'den fazla delege
katıldığına bakılırsa, bu geniş buluşmayı tarihte adı konulmamış ilk Kürt
Kongresi saymak mümkündür. Şeyh Ubeydullah'ın dinî düşüncelerle yetişmiş
olmasına rağmen o dönem için umulmadık bir ulusal perspektifle
bağımsız-birleşik Kürdistan hedeflemesi, ayrıca bu yöneliminde Hristiyan
halklara zarar verilmemesi için fetva çıkarması gerçekten takdire değerdir.
Zayıf halka olarak öncelikli saldırıya geçilen İran bölümünde yine de başıbozuk
eylemlerin kurban ettiği hem Hristiyan, hem Müslüman siviller olur. Hareket
orada yenilgiye uğratılınca Osmanlı tarafına yayılma şansı bulamaz. Acaba o
şansı bulsaydı, Ermenilerin yoğun yaşadığı Van, Muş, Sasun, ayrıca Nasturiler
ile Süryanilerin yoğun yaşadığı Hakkari, Siirt, Turabdin gibi yerlerde Kürt
hareketinin bu halkları kazanma ve birleşme yeteneği ne ölçüde olurdu? Bunun
özellikle var olan korkuları giderecek bir yaklaşıma bağlı olduğunu söylemekten
başka tahmin yürütemeyiz. Şeyh Ubeydullah'ın bu halkları da kazanarak başarı
şansını artırmak istediği açık olmakla beraber, kendi anlayışını yüzlerce
aşiret liderine benimsetme gücü yetersiz olabilirdi. Öte yanda Ermeniler ile
diğer Hristiyanların reform beklentileri onların Kürt ayaklanmasıyla
birleşmelerinde kararsızlık ve bocalama nedeni olabilirdi. Hareket yayılamadığı
için bunlar görülemedi.
Ama yaşanıp görüldüğü kadarıyla Garo Sasuni'nin verdiği şu
fikir önemlidir: “İtiraf etmek gerekir ki, Şeyh Ubeydullah'ın yarattığı birlik
mevcud olmasaydı ve eğer Şeyh “Ermeni kırımlarından el çekin” fetvasını
çıkarmamış olsaydı, 1880 yılında 1895 katliamlarından çok daha büyük felaketler
doğabilecekti”. [17] Sonuçta böyle olumlu bir kanaat belirten Sasuni, daha
sonra kurulan Taşnak partisinin bölgedeki yöneticilerinden biridir. Bu görüşü
ve kitabında geçen başka bir çok değerlendirmeleri, Ermeni milliyetçilerinin
Kürtlere hep önyargılı ve olumsuz baktığını söyleyenler için düşündürücü
olmalıdır. Zagrosi'nin, daha hareket başlamadan önce Ermeniler tarafından Kürt
birliği girişimlerine kuşku ve endişeyle bakılmasını, sanki Ubeydullah'ın
yeterince anlaşılmasına rağmen ona karşı tavır almak şeklinde göstermesi ise
haksız bir yargıdır. Bu hareketin yenilgisinde Ermenilerin fiili bir rolü
olmamıştır. Bu anlama gelen imaların da yanlış olduğunu belirtmek gerekir.
NOT: Aso Zagrosi'nin eleştirisi öncekilerden daha uzun
tuttuğu için bölerek yayınlamayı tercih ediyorum. Kalan kısmı bu makale
dizisinin 4. ve son bölümü olacak.
8 Ekim 2013
[1]
"https://www.newroz.com/tr/politics/352210/sayin-ay-e-h-r-k-rdler-konusunda-t-rk-resmi-tezlerini-tekrarl-yor"Sayin
Ayşe Hür Kürdler Konusunda Türk Resmi Tezlerini Tekrarlıyor.
[2] Recep Maraşlı, Ermeni Ulusal Demokratik Hareketi ve 1915
Soykırımı, Peri Yayınları, 2008, s. 280
[3] Recep Maraşlı, age,
s. 110-112
[4] Sait Çetinoğlu, Bedirhan Bey ve Özgürlük yada Bedirhan
Bey'de Özgürlüğün Nispeti; http://gomanweb.org/index.php/tum-haberler/kueltuer-sanat-mizah/4717-sait-cetinoglu-bedirhan-bey-ve-oezguerluek
[5] HYPERLINK
"https://www.newroz.com/tr/politics/352981/k-rtler-zamaninda-ermen-ler-n-zg-rl-k-ve-ba-imsizlik-m-cadeles-n-bo-anlarin-safinda-yer-almasalardi"
[6] Vahan Bayburtyan, Kırderı, Haygagan Hartsı yev Hay
Kırdagan Haraperutyunnerı Badmagan Luysi Nerko (Tarihin Işığında Kürtler,
Ermeni Sorunu ve Ermeni-Kürt İlişkileri), Yerevan, 2008, s. 103-106
[7] Garo Sasuni, Kürt Ulusal Hareketleri ve 15. Yüzyıldan
Günümüze Ermeni-Kürt İlişkileri, Med Yayınevi, İstanbul, 1992, s. 127-142
[8] Raymond H. Kevorkian-Paul B. Paboudjian, 1915 Öncesinde
Osmanlı İmparatorluğu'nda Ermeniler, Aras Yayıncılık, 2012, s. 58
[9] Raymond H. Kevorkian-Paul B. Paboudjian, age, s. 424
[10] Raymond H. Kevorkian-Paul B. Paboudjian, age, s.
456-457
[11] Raffi, “Yergeri Liyagadar Joğovadzo, Dasnımegerort
Hador” (Toplu Eserleri, Onbirinci Cilt), Yerevan, 1991, s. 342
[12] Vahan Bayburtyan, age, s. 134-135
[13] Raffi, age, s. 336-350
[14] Garo Sasuni, age, s. 106-107
[15] Vahan Bayburtyan, age, s. 132-134
[16]
https://www.newroz.com/tr/politics/352691/eyh-ubeydullah-nehri-ba-ms-z-ve-birle-ik-k-rdistan-fikri19
[17] Garo Sasuni, age, s. 111
Hovsep Hayreni [hovhayreni@gmail.com]
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.