Ayşe Hür
hurayse@hotmail.com
Başbakan'ın, "X, Q, W harflerinin kullanımına imkan
getireceğiz, klavyelere özgürlük getiriyoruz" açıklamasının ardından
'Türk' alfabesinin tarihçesine uzandık. Sanılanın aksine Arap alfabesinin
reforma tabi tutulması ilk kez, Mustafa Kemal'in modernleşme hamlelerinden çok
daha önce dile getirildi.
Arap elifbasından Türk alfabesine
Yaygın kanı, Arap harflerinden Latin harflerine dönüşün
Mustafa Kemal Atatürk’ün modernleşme hamleleriyle ilintili olduğu yolundadır
ama Arap alfabesinin reforma tabi tutulmasını ilk dile getiren, son Osmanlı
Maarif Nazırlarından Münif Paşa idi. Münif Paşa 1862’de Cemiyet-i İlmiye-i
Osmaniye’de yaptığı konuşmada, Arap harflerinin Türkçenin grameri için yetersiz
olduğunu, bu yüzden Arap alfabesine yeni işaretler eklenmesini ve harflerin
birbirinden ayrı yazılmasını (huruf-ı munfasıla) önermişti.
1863’te bu sefer Azerbaycanlı ‘yenileşmeci’ Feth Ali
Ahundzade, Sadrazam Fuad Paşa’ya benzer bir teklifte bulundu. 1879’da, Latin ve
Yunan alfabelerinden esinlenerek yeni bir Arnavut alfabesi hazırlayan Kamus-ı
Türkî adlı ilk Türkçe sözlüğün müellifi Şemseddin Sami Bey, benzer bir reformun
Osmanlıca için de yapılmasını önerdi.
Bu önerilerin altında alfabeyi kolaylaştırmakla cehaletin
ortadan kalkacağı düşüncesi, yazının değiştirilmesinin Osmanlı İmparatorluğu’nun
gerilemesinin altında yattığı düşünülen Şarklılıkla mücadelede önemli bir köşe
taşı olduğu inancı ve en azından bazıları için Türk milliyetçiliğiyle birlikte
iyice belirginleşen Arap düşmanlığı yatıyordu.
ENVER ELİFBASI
Münif Paşa’nın 1862’de gündeme getirdiği harflerin
ayrılması önerisi, 1911’de Milaslı Dr. İsmail Hakkı Bey tarafından benimsendi
ve Hakkı Bey’in öncülüğünü yaptığı Islah-ı Huruf Cemiyeti’nin yayın organı
Teceddüt (Yenilenme) gazetesinde kamuya duyuruldu. 1913 yılında Balkan Savaşları
sürerken, İttihatçı Hüseyin Cahit (Yalçın)’ın Tanin gazetesinin birinci
sayfasındaki yeni yazı denemeleri işte bu tartışmaların sonucuydu. Habere göre,
Harbiye Nazırı Enver Paşa, kendi dairelerinde yeni yazının kullanılmasını
emretmişti. Ayrıca İçtihat dergisinde Abdullah Cevdet ve Celal Nuri (İleri);
Hürriyet-i Fikriye dergisinde Kılıçzâde Hakkı Bey gibi yazarlar bu girişimi
destekleyen yazılar kaleme almışlardı.
Ancak, Harbiye Nezareti’nde görevli kurmay subaylardan
İsmet (İnönü), Enver Paşa’ya “Paşam, yaptığınız büyük bir inkılaptır. Ancak
memleketin genç zabitleri ihtiyat subayı olarak bulunuyorlar ve keşiftedirler.
Harfler öyle tek tek yazılırsa keşif raporları çok gecikir. Oysa keşif
raporlarının hemen ulaşması lazımdır. Bu bakımdan bu büyük eserinizi zaferden
sonra tatbik etmek üzere şimdilik erteleseniz,” derken bir başka subay Mustafa
Kemal de “Peki, güzel! İyi bir niyet; fakat yarım iş, hem de zamansız. Harp
zamanı harf zamanı değildir. Harp olurken harfle oynamak sırası mıdır? (…) Bu şimdiki
şekil, hem yazmayı, hem okumayı, hem de anlamayı dolayısıyla anlaşmayı
eskisinden fazla geciktirir ve güçleştirir. Hız isteyen bir zamanda böyle
yavaşlatıcı, zihinleri yorup şaşırtıcı bir teşebbüse geçmenin maddi, ameli ve
milli ne faydası var? Sonra da mademki başladın, cesaret et şunu tam yap,
medeni bir şekil alsın!” diyecekti.
Zamanın Maarif Nazırı Emrullah Efendi’nin de bu koroya
“İlim emirle olmaz” diyerek katılması üzerine, çeşitli kesimlerce ‘Hatt-ı
Cedîd’, ‘Hatt-ı Enverî’, ‘Ordu Eelifbası’, ‘Enver Elifbası’ veya ‘Alman Yazısı’
gibi isimlerle anılan bu yeni alfabe, ordu içinde haberleşmede kullanıldı ama
işleri kolaylaştırmada bir avantaj sağlamadığı için ömrü kısa oldu.
MUSTAFA KEMAL TEMKİNLİ
Mazhar Müfit’in (Kansu) iddiasına göre, Erzurum
Kongresi’nin arifesinde, 7-8 Temmuz 1919 gecesi, Mustafa Kemal ilerde yapacağı
işleri kendisine not ettirmişti. Bunlar arasında Arap alfabesinden Latin
alfabesine geçmek de vardı. Halide Edip (Adıvar)’a göre de, Mustafa Kemal
1922’de kendisine Latin harflerinin kabulünden söz etmişti. Ancak ilginçtir,
Mustafa Kemal ve arkadaşları, yeni Türkiye’nin kurulmasından sonra harf
inkılabı konusunda hevesli değillerdi. Örneğin Lozan Barış Görüşmelerinin
kesintiye uğradığı Şubat 1923’te, Batı dünyasına liberal selamlar göndermek
için alelacele toplanan İzmir İktisat Kongresi sırasında, İzmirli işçi delegesi
Ali Nazmi, 1908’de Arnavutluk’ta, 1922’de Azerbaycan’da Latin alfabesinin kabul
edilmesinden esinlenerek, Türkiye’de de benzer bir atılımın yapılmasını
önermişti. Kongre başkanı Kazım Karabekir Paşa ise, Azerbaycan’da ve
Arnavutluk’ta Latin harflerinin kabul edilmesinin büyük bir hata olduğunu,
“Türk yazısı güçtür, okunmaz” şeklindeki propagandanın, aslında yüzyıllardır
bizi “kemirmek” isteyen, İslam âlemini parçalamak isteyen Batı menşeli bir
düşünce olduğunu, oysa Arap harflerinin İslam harfleri olduğunu ve Türk ırkına
mal olduğunu söylemişti. İçtihat dergisinde Kılıçzâde Hakkı Bey, üç makaleyle
Paşa’ya cevap verdiğinde Mustafa Kemal bu tartışmaya hiç katılmamaya özen
göstermişti.
1924 yılının başında, Halifelik makamının kaldırılmasına
desteklerini sağlamak için İstanbul gazetecileri ile İzmir’de bir araya gelen
Mustafa Kemal’e, 1913’te Enver Paşa’nın harfleri ayırma önerisine destek veren
Hüseyin Cahit Bey “Latin yazısının ne zaman kabul edileceğini” sorduğunda,
Mustafa Kemal bu sorudan rahatsız olmuştu. Aynı şekilde 1924 bütçe görüşmeleri
sırasında İzmir Milletvekili Şükrü (Saraçoğlu), halkın okuma yazma
bilmezliğinin tek nedeninin Arap harflerinin kullanılması olduğunu söylediğinde
de Mustafa Kemal’den ses çıkmamıştı. Aynı yıl, Berlin'deki Türk öğrenciler
“Yeni Harfler Birliği” adlı bir dernek kurmuş, bütün Türk illeri için Latin
harflerinin kabulünü istemiş ve Yeni Yazı adlı bir de dergi çıkarmışlardı ancak
bunlar Ankara’da bir hareket yaratmamıştı.
1925 yılında, alfabe değişikliğinin dine karşı bir hamle
olduğunu ileri sürenlere İsmet İnönü "Biz şu kanaatteyiz ki yapılan işin
dinsizlikle hiçbir münasebeti yoktur. Bu sistemde muvaffak olalım, on sene
azimle, muvaffakiyetle tuttuğumuz yolda yürüyelim. On sene sonra bütün dünya ve
şimdi bize muarız olanlar yahut tuttuğumuz yoldan din namına endişe edenler
göreceklerdir ki Müslümanlığın asıl en temiz, en saf, en hakiki şekli bizde
tecelli etmiştir" diyordu.
LEHTE VE ALEYHTE OLANLAR
1926 yılından itibaren gazetelerde Latin harfleri
konusunda yazılar çıkmaya başladı. Ancak, örneğin 28 Mart 1926 tarihli Akşam
gazetesinin “Latin Harflerini Kabul Etmeli mi, Etmemeli mi?” başlıklı anketine
cevap verenlerin üçü (Dr. Abdullah Cevdet, Mustafa Hâmit, Refet Avni)
dışındakiler Latin harflerini savunuyor, geri kalan 13 kişi ise karşı
çıkıyordu. Bu kişiler arasında Avram Galanti, İbrahim Necmi (Dilmen), Halil
Nimetullah (Öztürk) gibi Kemalist kültür devrimine başından itibaren inananlar,
hatta Başbakan İsmet Paşa da vardı. İsmet Paşa’ya göre bu konudaki bir değişiklik
devlet hayatını felce uğratırdı. Latin harflerini savunan azınlıkta ise
Abdullah Cevdet, Celal Nuri, Hüseyin Cahit, Falih Rıfkı (Atay) gibi eski
İttihatçılar vardı. Ancak aynı yıl Türkiye’ye gelen dilbilimci Dr. Kühne’nin
önerisi ile Mustafa Kemal Macar alfabesini incelemeye başladı. Bu tarihten
sonra çalışmalar birden hızlandı.
8 Ocak 1928’de Adalet Bakanı Mahmut Esat (Bozkurt), Türk
Ocakları Merkez ve Hars Heyetlerinde verdiği bir ziyafette Latin harfleri
konusundan söz açtı. 8 Mart’ta Türk Ocağı Hars Heyeti’nde İsmet Paşa, Latin
harfleriyle ilgili bir danışma toplantısı yaptı. Mayıs ayında CHP Genel
Sekreteri ve Erzincan Milletvekili Saffet (Arıkan) ve üç milletvekili
“beynelmilel erkam” (uluslararası rakamlar) sistemine geçilmesini önerdi ve bu
değişiklik haziran ayında uygulamaya kondu. Artık sıra harflere gelmişti.
Mustafa Kemal bu günlerde konuya açıkça dahil oldu. Mayıs ayının sonunda
Bakanlar Kurulu kararıyla “lisanımızda Latin harflerinin suret ve imkân-ı
tatbikini düşünmek üzere” Dil Encümeni oluşturuldu. 24 Mayıs’ta ise Latin
rakamlarının kullanılmasına ilişkin kanun kabul edildi.
Q’DAN NASIL KURTULDUK?
Bundan sonra Mustafa Kemal’in emriyle bir komisyon
oluşturuldu. Falih Rıfkı’ya göre, komisyondaki ilk tartışma Osmanlıcadaki
yabancı kelimelerin bütün ses haklarını veren bir alfabe mi yoksa Türkçe ve
Türkçeleşen kelimelerin hakkını veren bir alfabe mi hazırlamak gerektiğinde
çıkmıştı. Bu bağlamda, kaf, kef, gayın harflerini gereksiz bulanlarla gerekli
bulanlar arasında epey ateşli tartışmalar olmuştu.
Falih Rıfkı’ya göre ‘q-kü’ harfi tehlikesi şöyle
atlatılmıştı: “Ben yeni yazı tasarısını getirdiğim günün akşamı Kazım Paşa
(Özalp) sofrada, ‘Ben adımı nasıl yazacağım, ‘kü’ harfi lazım,’ diye tutturdu.
‘Atatürk de bir harften ne çıkar? Kabul edelim,’ dedi. (…) Ben sofrada sesimi
çıkarmadım. Ertesi gün yanına gittiğimde meseleyi aniden Ata’ya açtım. Atatürk
el yazısı majüsküllerini (büyük harf) bilmezdi. Küçük harfleri büyütmekle
yetinirdi. Kâğıdı aldı, Kemal’in baş harfini küçük ’kü’nün büyütülmüşü ile
sonra da ’K’nın büyütülmüşü ile yazdı. Birincisi hiç hoşuna gitmedi. Bu yüzden
’kü’ harfinden kurtulduk. Bereket Atatürk ’kü’nün majüskülünü bilmiyordu. Çünkü
o ’K’nın büyütülmüşünden daha gösterişli idi.”
SARAYBURNU NUTKU
Mustafa Kemal, ‘uygun vaktin’ geldiğine kanaat getirmiş
olmalıydı ki, 9 Ağustos 1928 günü, Sarayburnu Parkı’nda sahnelediği bir
‘mizansen’ ile ‘Harf İnkılabı’nı başlattı. Falih Rıfkı’nın anlatımıyla, o gün
parkta, bir köşede caz, bir köşede Mısırlı Müniretü’l-Mehdiye Hanım ve saz
arkadaşlarının Arapça şarkı ve kasideleri seslendiriliyordu. Bu ikinci konseri
dinleyen halka eşlik eden Mustafa Kemal, “Arap musiki takımının biteviye,
ağlayışlı ve inleyişli melodileri” üzerine, yanındakilere dönmüş ve “Kimde bir
defter var?” diye sormuştu. Ardından bulunan küçük deftere bir şeyler yazıp
Falih Rıfkı’ya vermişti. Defterde yeni yazı ile 'Sarayburnu Nutku’ diye bilinen
hitabın ilk bölümleri vardı. Mustafa Kemal önce halka kendi seslenmiş, ardından
notlarını orada bulunan bir gence vermiş, gencin okuyamaması üzerine de
''Vatandaşlarım, bu notlarım asıl hakiki Türk kelimeleri, Türk harfleriyle
yazılmıştır. Kardeşiniz bunu derhal okumaya teşebbüs etti. Biraz çalıştıktan
sonra birdenbire okuyamadı. Şüphesiz okuyabilir. İsterim ki, bunu hepiniz beş
on gün içinde öğrenesiniz. Arkadaşlar, bizim ahenkdar, zengin lisanımız yeni
Türk harfleri ile kendini gösterecektir. Asırlardan beri kafalarınızı demir
çerçeve içinde bulundurarak, anlaşılmayan ve anlayamadığımız işaretlerden
kendimizi kurtarmak, bunu anlamak mecburiyetindesiniz,'' demişti. Ardından
Falih Rıfkı’yı nutkun devamını okumakla görevlendirmişti. Bu konuşmadan
anlaşıldığı üzere, Cumhuriyet'in yeni yönetici kadroları, Türklük duygusunu
yaratmak için ‘eskiyi’, ‘hurafeleri’, ‘geriliği’, ‘Doğulu’ olmayı temsil eden
Osmanlı geçmişinden kendilerini farklılaştırmaya çalışırken, ilk darbeyi
alfabeye vurmaya karar vermişlerdi.
Olan bitenden haberdar gazeteciler ilk dizgi örneklerini
hazırlamaya başlamışlardı bile. Temmuzun ilk haftasında Mahmut Soydan’ın
Milliyet gazetesinin mürettibinin dizdiği şu başlık yaşanan zorlukları özetler
mahiyetteydi: ''Otomobil Fi'atlary-Tenzil xofforlere de fajdalydyr. Otomobiller
de taksi fi'atlarynyn tenzil edileceğini ve bunun için tedkikatda bulunulduğunu
jaznyxdyk....”
Başka alanda yaşanması muhtemel sıkıntılar ise Başbakan
İsmet Paşa’nın Gazi’ye çektiği şu telgraftan anlaşılıyordu: “Arap harflerini
bırakıyorsunuz. Türk'ün özyapısını saptamaya ve yüceltmeye en uygun olan Türk
harflerini kabul ediyorsunuz. Bu çok güzeldir. Ama, kutsal camilerde duvarları
süsleyen Aşere-i Mübeşşereyi (Peygamberin cennetlik olduklarını muştuladığı on
Arap ileri geleninin adlarını) nasıl yazacaksınız? Arapça mı, Türkçe mi?'' Gazi
buna yanıt vermemişti ancak 28 Ağustos 1928 tarihli Hakimiyet-i Milliye’de
Dahiliye Vekili’nin şu ifadeleri boy gösterdi: ''Türkiye'de dil ve yazı
Türkçedir. Arapça olsun iddiasında Araplar bile bulunamaz.''
YA ÜÇ AYDA OLUR, YA HİÇ
Falih Rıfkı eski yazıyla yeni yazının bir süre yan yana
kullanılmasını önermiş, Mustafa Kemal, “Bu ya üç ayda olur, ya hiç olmaz.
Çocuğum, gazetelerde yarım sütun eski yazı kaldığı zaman dahi herkes bu eski
yazılı parçayı okuyacaktır. Arada bir iç harb, bir iç buhran, bir terslik oldu
mu, bizim yazı da Enver’in yazısına döner. Hemen terk olunuverir,” demişti.
İlk uygulamaları da bizzat Mustafa Kemal yaptı. 15 Eylül
1929 günü Sinop'ta, Köy Yatı Okulu'nun bahçesinde iki saat tahta başında halka
ders vermiş, arabacı Bekir Ağa'ya yeni harflerden birkaç harf öğretmişti. 28
Eylül 1928’te Gemlik'te gazozcu Haydar, tuhafiyeci Yahya, zahireci İsmail,
Bekir Ali, Adil ve Hüseyin, zürradan Ethem, zeytinci Mustafa, Sait, bakkal
Osman ve Halit efendilere hitaben çektiği telgrafta şöyle diyordu: “Okuma ve
yazmayı bir haftada öğrenmek gayretini gösterdiğinizden memnun oldum, tebrik
ederim. Arabi ve Farisi kelimelerde (k) ve (g)'nin önlerine (h) gelmesi
meselesiyle zihinlerinizi işgal ve teşviş etmeyiniz. Tespit edilmekte olan
lügat bunu arzunuz veçhile halledecektir efendim,” diyordu. 29 Eylül günlü
Cumhuriyet gazetesi Yeni Türk Harfleri Marşı’nın notasını veriyordu. Bu marş,
Mustafa Kemal’in isteği üzerine Zeki (Üngör) Bey tarafından bestelenmişti.
Marşın sözleri yeni alfabenin harflerinin sıralanmasından oluşuyordu.
1 Kasım 1928 günü Atatürk’ün konuyla ilgili konuşmanın
ardından, TBMM’de Türk Harflerinin Kabul ve Tatbiki Hakkında Kanun kabul
edildi. Dikkat edileceği gibi harflerin adı ‘Latin’ değil, ‘Türk’ harfleri
olduğu belirtiliyordu. Bu adlandırmayı bizzat Mustafa Kemal yapmıştı.
3 Kasım'da Resmi Gazete’de yayımlanan 1353 Sayılı Türk
Harflerinin Kabul ve Tatbiki Hakkında Kanun’a göre, yeni harflere geçiş 1 Ocak
1929'u geçmeyecek, ancak tahkik evrakının, fezlekelerin, basılı evrakın ve
defterlerin eski harflerle yazılması Haziran 1929’a kadar sürebilecekti. Eski
yazı ile yazılan dilekçeler de bu tarihe kadar kabul edilecekti. Devlet
dairelerinde kullanılan eski harfli kitap, talimatname, defter gibi
malzemelerde ve devletin bazı muamelelerinde, 1930 Haziran’ına kadar eski
harfler kullanılabilecekti. Para, pul, bono gibi değerli kâğıtlar,
değiştirilinceye kadar geçerli olacaktı.
MİLLET MEKTEPLERİ
Bu tarihten itibaren yeni harfleri halka öğretmek için
adeta bir seferberlik başlatıldı. Matbaalar yeni kalıplar hazırlıyor,
daktiloların tuşları değiştiriliyor, yol ve işyeri tabelaları, vapur isimleri,
araç plakaları, afişler, cami içindeki süsleme yazıları bile değişiyordu. Bu
arada eski harfli kitapların imhası da hummalı bir şekilde devam ediyordu.
Bazıları Rumca, Ermenice gazetelerin de ‘Türk alfabesi’ ile çıkması gerektiğini
söylüyordu.
Yurt çapında 50 bin yeni alfabe dağıtıldı. 1 Ocak 1929’da
büyük törenlerle açılan Millet Mektepleri’nde sadece İstanbul’da ilk gün 50 bin
kişi eğitime başladı. Ordu, polis, parti, cemiyetler, öğretmenler, din
adamları, milletvekilleri, hatta bizzat Mustafa Kemal bu seferberlikte görev
aldı. Yurt genelinde o yıl öğrenci sayısı 600 bine ulaştı. Okuma yazma
seferberliği hız kesse de, 1936’ya kadar sürdü. Dönemin Milli Eğitim Müdürü
Mustafa Necati Bey’in ifadesiyle ''Millet Mektepleri’nden 1936 yılına değin
2.546.051 kişi diploma aldı. 1928-1929 yıllarında dershane sayısı 20.489 idi;
1935-1936 yıllarında 2.274'e indi. İlk yıl öğrenci sayısı 105.500 idi; son
yıllarda 59.206'ya indi.”
HANGİ İŞE YARADI?
Peki, daha sonra ‘dilde sadeleşme’ çabalarıyla
desteklenen yeni harfler, Türkiye halkının okuryazarlık oranlarını nasıl
etkiledi? Buna cevap vermek kolay değil; çünkü Osmanlı dönemindeki okuma yazma
oranlarına dair elimizde güvenilir istatistikler yok. Bu nedenle sağlıklı bir
karşılaştırma yapmak mümkün değil. Bildiğimiz şu ki, bütün çabalara rağmen 1935
yılına ait istatistiklere göre, 16.5 milyon olan nüfusun sadece yüzde 20’si
okuma yazma biliyordu. Bu oran 1945’te yüzde 30’a, 1950’de yüzde 34’e
çıkabilmişti.
Aslında bu durum gayet doğaldı. Bir toplumun okuma-yazma
oranlarının doğrudan alfabenin kolaylığı ya da zorluğuyla ilgisinin olmadığına
dair dünya yüzünde bol örnek bulmak mümkün. Rusya, Yunanistan, Bulgaristan,
Japonya, Çin, İsrail, Kore, Sırbistan, Hindistan, Tayland gibi ülkeler ekonomik
ve kültürel kalkınmalarını, hepsi Arap alfabesi kadar veya ondan daha zor olan
alfabeleriyle başarabilmişlerdi.
Sonuç olarak, Kemalist modernleşme hamlesinin önemli köşe
taşlarından biri olan Harf İnkılabı, toplumun genel kültür düzeyine katkıda
bulunmaktan çok, halkın tarihle ilişkisini kesmekte işe yaradı. Böylece
geçmişle bağlar, devlet ve devletin istediği tarzda ilgilenen ‘tarihçiler’
tarafından kurulmaya başlandı. Bu tarihçilerin esas işlevleri ise,
‘kozmopolit’, ‘karışık’, ‘Şarklı’, ‘geri’ olarak niteledikleri Osmanlı
kimliğinin yerine, ‘etnik açıdan saf, ‘dünya görüşü açısından laik’, ‘Batılı’,
‘modern’ bir ‘Türk’ kimliğinin üzerinde yükselecek Türk-ulus devletini inşa
etmekti. Peki bunda başarılı olundu mu? Takdiri sizlere bırakıyorum efendim!...
ÖZET KAYNAKÇAHikmet Dizdaroğlu, “Mirza Fethali Ahundzade
ve Alfabe Meselesi”, Türk Dili, S. 8, Mayıs 1952, s. 460-463; Fevziye Abdullah
Tansel, “Arap Harflerinin Islahı ve Değiştirilmesi Hakkında İlk Teşebbüsler ve
Neticeleri 1862-1884”, Belleten, S. XVII/66, Nisan 1953, s. 223-249; Mazhar
Müfit Kansu, Erzurum'dan Ölümüne Kadar Atatürk'le Beraber, I. Cilt, TTK
Yayınları, 1966; Halide Edip Adıvar, Türkün Ateşle İmtihanı, Çan Yayınları,
1962; Falih Rıfkı Atay, “Yeni Yazı”, Türk Dili, Sayı 23, Ağustos 1953, s.
717-719; A.g.y., Çankaya, Doğan Kardeş Matbaacılık Sanayii A.Ş. Basımevi, 1969;
İbrahim Necmi Dilmen, “Harf İnkılâbı”, Türk Dili-Belleten, S. 31-32, 1938, s.
20-23; Hüseyin Sadoğlu, Türkiye’de Ulusçuluk ve Dil Politikaları, İstanbul
Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2003.
1 yorum:
Martayandan hic bir haber yok...Dilacara ne oldu? Eh...oyle ya..Ermeni....nasil onu zikredebiliriz????
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.