Suzan Y. Okar / suyilmaz1@gmail.com
Meğer bu ülkede yüzlerce yıldır kendisine Aleviyim
diyenler katliamlara uğramış, işaret edilerek dışlanmış. Bu topraklarda
yaşamlarını sürenler insanken bizler de kimi zaman “onlar da insan” olmuşuz. Katlimiz
yüzlerce yıl önceden vacipmiş meğer… Ya Yavuz’un kılıcından geçirilmişiz çoluk
çocuk ya da sözde modern olan Cumhuriyet rejiminin o kötücül gövdesinin altında
kalmışız. Üstelik katliamları yapan üç-beş kendini bilmez değilmiş, devlet
aylarca hatta yıllarca bu ölümleri bizzat örgütlemiş. Mağaralara sığınan kadın,
çocuk yüzlerce insanı bombalarla öldürmüşler. Binlerce insanı kurşuna
dizmişler. O kabına sığmayan derelerimizden, Munzur çayından aylarca
bebeklerin, genç kızların cansız bedenleri akmış.
***
Suzan Y. OKAR suyilmaz1@gmail.com
İstanbul - BİA Haber Merkezi 06 Ekim 2013, Pazar 13:22
Her fotoğraf biraz kirlidir. Çünkü kağıda görüntüsünü
düşürdüğü insanın, nesnenin hikayesini olduğu gibi aktarmaz. Siz
aklınızdakilerle o görüntüyü yorumlar hatta kimi zaman yargılarsınız. Ne de
olsa onun konuşma şansı yoktur. Aslında kafanızdaki “gürültülerden” kurtulup
daha sade, daha insani baktığınızda başka şeyler görmeye başlarsınız. Örneğin
bir bakarsınız ki o fotoğraftaki kişi ya da kişiler yanı başınızdaki bir
dostunuz, kardeşiniz, eşiniz oluvermiş.
Benceğiz senelerce türküler dinledim. Ne zaman yanık bir
ezgi kulağıma değse, nerede bükülmüş bir bakış görsem yüzümü onlara döndüm.
Aslında hani şu yüze yakıştığı söylenen hüznü istemeden taşıdığımı seneler
sonra fark ettim. Hayatı anlamaya başladıkça ne’liğimi, kendimi hatta her dile
geldiğinde derimi yüzen şu kimliğimi de anlamaya başladım.
Şimdilerde ise bütün türkülere kulaklarımı ve yüreğimi
kapadım, aksi halde eriyip yok olacağımı biliyorum. Bir yazgı gibi bedenime
mıhlanan o kederin bir parçasıysa hala benimle. Nerede yaralı bir insan, bir
zulüm görsem o yine başını doğrultuyor ve yüzlerce yıldır taşıdığım acılara
onlarınkini de ekleyerek yoluna devam ediyor.
“Saklandığım”
yerden çıktığım vakitler çocuktum. Bütün Dersimli öğretmenler gibi babamı da
sürmüşlerdi memleketten. Adını ilk kez duyduğumuz bir şehrin yolunu tuttuk.
Annemle babam kendi aralarında yabancı olduğumuz konuşmalar yapıyorlardı.
“Çocuklar”, diyordu babam “onları sıkı sıkı tembihle, sağda solda
söylemesinler. Yoksa…”
Çocukken anlam veremez insan pek çok şeye. Geçmişte
yaşadığım, bir şekilde ötelediğim boşlukları pek çok insan gibi ben de
sonradan, büyüdüğümde tamamladım. Kurtalan’ın sokaklarında neden oyun
oynayamadığımı, daha sekiz yaşındayken bana“eşhedini getir” diyen öğretmenime
yanıt veremeyince, ondan önce sınıf arkadaşımın neden beni tokatladığını…
Yüzüme fırlatılan kitapları… Nereli olduğunu öğrendiklerinde burnu kırılıncaya
kadar dövdükleri abimin yaşadıklarını… Neden gün kararmadan eve
döndüğümüzü… Aleviymişiz meğer.
Meğer bu ülkede yüzlerce yıldır kendisine Aleviyim
diyenler katliamlara uğramış, işaret edilerek dışlanmış. Bu topraklarda
yaşamlarını sürenler insanken bizler de kimi zaman “onlar da insan” olmuşuz.
Katlimiz yüzlerce yıl önceden vacipmiş meğer… Ya Yavuz’un
kılıcından geçirilmişiz çoluk çocuk ya da sözde modern olan Cumhuriyet
rejiminin o kötücül gövdesinin altında kalmışız. Üstelik katliamları yapan
üç-beş kendini bilmez değilmiş, devlet aylarca hatta yıllarca bu ölümleri
bizzat örgütlemiş. Mağaralara sığınan kadın, çocuk yüzlerce insanı bombalarla
öldürmüşler. Binlerce insanı kurşuna dizmişler. O kabına sığmayan
derelerimizden, Munzur çayından aylarca bebeklerin, genç kızların cansız
bedenleri akmış. Geride kalanları zincirlere bağlayarak ya ölüme terk etmişler
ya da doğdukları yerden sürerek başka bir ölüme… Yıllar sonra kadınlarımız karınlarında
bebekleriyle ağaçlara çivilenerek, çocuklarımız kaynayan kazanlara atılarak,
yakılarak öldürülmüşler yine. Maraş’ta, Çorum’da, Sivas’ta koca devletin
engelleyemediği, insanın aklının, yüreğinin alamayacağı katliamlar yaşamışız.
Bizim ezgilerimizin hüzünlü olması, türkülerimizin serzenişi bundanmış meğer.
Çocukluğumuzda ezkaza hayatta kalan babalarımızın,
dedelerimizin tanık olduğu kırımları duymadık, anlatmadılar. Belki
korkuyorlardı, belki de öfkemizi büyütmek istemediler, bilmiyorum. Sırtında iki
yaşında bebekle ölümden kaçmak için aylarca dağlarda dolaşan dedemin yüzündeki
her bir çizgide kaybettiği yakınlarının, kardeşlerinin, arkadaşlarının yası
var, artık biliyorum.
Yaşadığımız onca acıya, öldürülmeye rağmen sesimizi insan
olmaktan, insanlıktan yana çıkartmışız. Yaşlılarımızın yüzüne oturan o bilge
ifade bu sebeptendir.
Aleviler yüzlerce yıldır zalime karşı oldukları için
katledildiler. İbadetleri yasaklandı, dışlandılar. Uğradıkları büyük kırım için
iki yıl önce kendilerinden sözde özür dilendi. Ama onlar bu özrün aslında
politik hesapların gerilimiyle yapıldığını iyi biliyorlar. Şimdi aynı gerilimle
diyor ki devlet Dersim’i size “geri verdik”, huzura erin.
Bu ülkede hala parmakla işaret ediliyor Aleviler, hala
cem evlerinde ibadetlerini yapmak isteyenler taşlanıp, yuhalanıyor.
Demem o ki bu ayrımcılık, bu nefret devam ediyorken ha
Dersim demişsiniz ha Tunceli, ne fark eder.
Mumu siz söndürmüştünüz, biz ışığı taşımaya devam edeceğiz.
(SYO/AS)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.