Avrupa Birliği (AB) üyeliği süreci Türkiyen’in dış
politikasının en önemli konularından biri olmaya devam ediyor. 1999 yılında
Türkiye AB aday olarak kabul edildiğinden bu yana 14 yıl geçti. Bu süreçte
Türkiye gereken reform planını gerçekleştiremedi. Oysa ki bu plan başarıyla
tamamlandığı zaman avrupa ailesine tamamiyle üye olmak mümkün olabilirdi.
Türkiye’nin komşu ülkeleri değişik yoğunlukla ve merakın çeşitli desteklemeleri
ile Türkiye’nin Avrupa Birliği üyeliği sürecini takip ediyorlar. Ermenistan
için de bu süreç birkaç anlamda çok önemlidir. Dolayısıyla, bu makalenin hedefi
Türkiye’nin AB üyeliği süreci ile ilgili Ermenistan’ın tutumunun geçirdiği
değişiklikleri, Ermenistan için ayırt edebileceğimiz mücadeleleri ve
olanakları, ermeni toplumunun Türkiye-AB ilişkilerinden ne kadar haberdar
olduğunu analiz etmektir.
1999 yılında Türkiye’ye AB aday ülkesi konumu verildiğinde ve
AB ile ilişkilerinin kurumsal düzeye taşındığında Ermenistan’ın resmi ve sosyal
tutumu tamamen olumsuz idi. Genel görüşe göre Türkiye henüz AB aday ülkesi
olmak için yeterince olgunlaşmamıştı ve AB memurları, Türkiye ile gergin
ilişkileri olan komşu ülkelere karşı dürüst davranmadılar. Bu tutumun iç ve dış
mantığı vardı. 1998 Mart ayında Ermenistan’da Robert Koçarian devlet başkanlığı
koltuğunu devraldığında Ermenistan’ın dış politikasında birçok değişiklikler
oldu. Bilhassa Soykırımın uluslararası tanınmasına ve Diaspora ile işbirliğinin
yeni formatlarının geliştirmesine yönelik Ermenistan Cumhuriyetinin adımları
Türkiye tarafından kuşkusuz kabul edilmedi. Ermenistan, soykırımı kabul
etmeden, Ermenistan ile tarihi ve siyasi sorunlarını çözmeden, Ermenistanı
bloke eden Türkiyenin AB üyesi olmasını istemiyordu. Daha fazlası,
Ermenistan’ın analitik topluluğu AB-Türkiye ilişkilerinin çok hızlı
gelişmesinden ve Türkiye’nın çabuk AB üyesi olacağından emdişe ediyordu.
Ermenistan’ın resmi tutumunda 2003-04 yıllarında bazı
değişiklilker yaşandı. Bu dönemden sonra değişik plarformlarda Ermenistan
hükümeti ve bilhassa Dışişleri bakanı Vardan Oskanian Ermenistan’in,
Türkiye’nin AB üyeliği sürecini destek ettiğini ilan ediyordu, çünkü Ermenistan
Avrupa değerlerini ve ilkelerini onaylayan komşu ülkesinin olmasını istiyordu.
Ermenistan’ın resmi tutumunun daha ileri giden hesaplamaları vardı. Genel
inanca göre sadece Kopenhag kriterlerini yerine getirdikten, üyelik için
gereken birkaç ciddi ve yapısal reformları gerçekleştirdikten sonra Türkiye
AB’ye tam olarak üye olabilirdi. Bu önlemlerden sonra Türkiye’de demokrasinin
ve insan haklarının durumu değişirdi, Türkiye Soykırımı kabul ederdi,
Ermenistan sınırını açardı ve başlıca AB’nin dış politikasının çerçevesi içinde
faaliyet gösterirdi. Ayrıca, eğer Türkiye AB’ye üye olursa, o zaman AB tüm
imkanları ile birlikte Ermenistan’ın direkt komşusu olacaktır. Böylece son 10
yıl içerisinde Ermenistan değişik platformlarda Türkiye’nin AB üyeliği sürecini
desteklediğini ilan etmiştir ve bunun içinde başlıca değişmiş Türkiye’nin
olasılığını görmüştür. Ancak 2007 yılından itibaren Türkiye’de AB üyeliğine
yönlendirilmiş reformları yerine getirme süreci yavaşladı, ve Türkiye
toplumunda AB üyeliğini destekleyenlerin sayısı azaldı. Ermenistan’da bu
gerçekler değişik değerelndirmelere neden oldu. Bazı araştırmacılar ‘zevkle
seyrediyordu’ ve onlara göre Türkiye ne 1999’ta, ne 2009’da AB üyesi olmak için
yeterince olgunlaşmamıştı, dolayısıyla AB’nin 1999 ve 2005 yıllarındaki
adımları da henüz olgunlaşmamış halde idi. Bazı araştırmacılar ise Türkiye’de
AB üyeliği sürecinin yavaşlanmasına olumsuz gözüyle bakmaya meyilli idi ve bunu
Türkiye’nin iç reformlarının eksikliği açısından bir meydan okuma olarak kabul
edip aşırı derecede milliyetçiliğin yükselişine neden olabileceğini dile
getiriyorlardı. Sınırlı sayıda araştırmacılara ve Ermenistan Cumhuriyetinin dış
departmanına yakın olan insanlara göre Türkiye’nin hayal kırıklığı Güney
Kafkasya ve Yakın Doğu’ya yönelik ilginin büyümesine neden olacaktır ve Türkiye
bu bölgelerde aktif dış politika sergilemeye çalışacaktır.
Son yıllarda Ermenistan ve AB ilişkileri güçlenmiş ve
ortaklık antlaşması imzalanmasının eşiğine kadar gelmiştir. Dolayısıyla, AB ile
ilişkilerin kurumsal bağı da değişmiştir.Ermenistan, AB üyesi olma niyetini
açıkça ilan etmemesine rağmen AB Doğu Ortaklığının projelerine katılması
Ermenistan’ın integrasyon sürecinin verimliliğini önemli derecede
yükseltmiştir. Ermenistan kurumsal düzeyde Türkiye ile ilgili endişelerini ve
sorunlarını dile getirme imkanı bulmuştur. Böylece, AB ve Türkiye arasında
geriye doğru atılan adımlara paralel olarak Ermenistan-AB ilişkileri daha da
güçlenmiştir.
Şimdi Türkiye AB üyeliği sürecin ve sonucun Ermenistan ve
Diaspora için ne tür olanaklar ve zorluklar içerdiğini anlamaya çalışalım.
Ermenistan ve Türkiye arasında diplomatik ilişkilerin olmaması, Ermenistana
karşı Türkiye’nin uyguladığı ticari ve telekomünikasyon bloke etme politikası
Ermenistan’ın ticari ve sosyal-siyasi süreçlerinin üstünde olumsuz etki
bırakmış ve halen bırakmaya devam ediyor. Türkiye, Ermenistan-Türkiye
ilişkilerin düzenlenmesini Karabağ sorunu ile bağlamaya devam ediyor, ve
böylece olabileceği kadar karışık ermeni-türk ilişkilerinin ipinin çözülmesini
daha da zorlaştırıyor. AB üyeliği süreci, adayların her birinin komşu ülkeleri
ile olan anlaşmazlık sorunlarını asgariye indirmesinin, olumlu ilişkiler
kurmasının ve hiçbir şekilde komşularının gelişimini engellememesinin anlamına
geliyor. Bu demek oluyor ki, AB tarafından aday ülke’ye karşı sadece komşular
ile politik ilişkilerin kurma, bilhassa bloke etme şartı yok. Kıbrıs örneğinde
limanları açma talebi var. Bunun tamemen değişik kaynağı vardır, ve aslında
Türkiye-AB gelişiminin esas engellerinden biridir. Dolayısıyla Ermenistan-AB ve
AB üyesi olan ülkeler ile iki taraflı ilişkilerin formatında Ermenistan sadece
Türkiye tarafından uygulanan bloke’nin kabul edilmezlik durum olduğunu dile
getirebilir.
Türkiye-AB ilişkilerinde diğer sorun Soykırımın tanıma
sorununa karşı tutarlı olmasıdır. Ermenistan, Türkiye’nin Soykırımı tanıma
sorununu dile getirmeye devat etmeli. Bu sorun AB üyesi olan birçok ülkeler
tarafından yıllar boyunca Türkiye’nin AB’ye üye olma isteğini sınırlandırmak
için kullanılmıştır. Tabii ki bunun diğer sorunu da var: Türkiye ile sorunları
olan AB üyeleri tarafından Soykırım gerçeğinin kullanılması veya manevralar
Avrupa’da yaşayan Diaspora kurumlarının ahlaki ve psikolojik durumunun üstünde
olumsuz etki bırakacaktır.
Ermenistan’da oluşan genel inanca göre son 10 yıllarda
Türkiye önemli değişiklikler yaşadı. Ermenistan medyası ve analitik toplumu,
Türkiye’de siyasi liberalleştirmesi, toplumsal düzeyde değişik sosyal
hareketlerin gelişmesi, çoğulculuğun belli düzeyde desteklenmesi geçmiş
sıkıntılarını bir kenara bırakip, geçmişte yüksek sesle dile getiremedikleri
sorular üzerinde tartışma, daha da fazlası kamu tartışmalar düzenleme imkanı
sunduklarını belirtiyorlar. Böylece, ermeni toplumu için Türkiye’de
çoğulculuğun daha gelişmesi, konuşma ve din özgürlüğü çok önemlidir. Bu durumda
toplumlar arasında ilişkilerin olanaklarını geliştirmek, akademik, bilimsel,
uzmanlık, ticari alanlarda ortakılık ilişkileri derinleştirmek mümkün
olacaktır. Bu açıdan son yıllarda inkar edilemez sonuçlar kaydedilmiştir ve
bunlar kesinlikle devam edecektir. Bilhassa 2008 yılından itibaren
Ermenistan-Türkiye ilişkilerin düzenlenmesine pralel olarak toplumlar arasında
diyalog süreci de gerçekleşiyordu. Bu görünümler hiç de Ermenistan’ın sadece
Türkiye’nin demokratikleşme süreçlerine takip etmek zorunda olduğunun ve
Türkiye’nin iki tarafa da ilgilendiren konular üzerine açıkça konuşabileceği
bir liman bulmasını bekleyecek anlamına gelmiyor. Ermenistan da
demokratikleşme, ticari liberalleştirme ve konuşma özgürlüğü süreçlerini daha
da geliştirmeli. Öyle ki belli bir aşamadan sonra Ermenistan’ın ve Türkiye’nin
rekabet olanakları uyumsuz olacaktır.
Diasporanın Türkiye-AB ilişkilerine yönelik tutumu da
önemlidir. Diasporanın değişik kurumları için ‘Soykırımı tanımayan’ ve ‘kendi
tarihi ile yüz yüze gelmeyen’ Türkiye’nin AB’ye üye olması kabul edilemez.
Türkiye’nin bu tutumdan haberi var ve Diaspora ile buluşmalar sırasında Türkiye
hükümeti bu konu ile ilgili belirli bir tavır gösteriyor. Bilhassa Fransa
ermenileri Türkiye hakkında görüşlerin gelişmesinde büyük rol oynuyorlar. Daha
da fazlası, Türkiye’nin AB üyeliği sürecinin başarısı genel olarak
Fransa/Almanya muhalefeti atlatmakla bağlıdır. Almanya’da ermeni toplumu
federal hükümeti etkilemek için gereken etki gücüne sahip değildir, ve daha da
fazlası, eğer gelecek elemelerde hükümet değişirse, Türkiye’nin bulunabileceği
olumlu finansal ve ticari katkıyı hesaba katarak, Almanya’da Türkiye’nin AB üye
olmasını destekleyenler daha da aktif hale geleceklerdir. Ama Fransa’da durum
biraz farklı, François Hollande’nin ermeni toplumu ve Türkiye ile işlerinde
gösterdiği esnekliğe rağmen. Böylece Türkiye, Diaspora’nın etkisini asgariye
indirmek için tüm ermenilere yönelik yaklaşımından vazgeçti ve ülkeye ve
sorunun zorluluğuna göre hareket etme yöntemine geçti.
Uzun vadeli olarak AB üyeliğine yakın duran veya artık AB
üyesi olan Türkiye hakkında konuştuğumuz zaman göz önünde tutmamız gereken bazı
sorunlar da var: mesela tarihi memleketlerine geri dönme çağrılarına ermeniler
nasıl bir tepki verir, veya Türkiye’de yaşama perspektifleri nekadar derin ve
açık olacaktır? Ermenilerin Batı Ermenistan’da bıraktıkları zengin tarihi
miraslarına sahip çıkmalarını mümkün kılan değişik durumları da olanaklar
sırasına koymamız gerekiyor. Bu emlakları hesaplamak ve kültürel mirası yeniden
kazanmasına ve korunmasına yönelik ortak türk-ermeni veya Avrupa projelerini
yerine getirmek ile gerçekleşecektir.
Ermenistan-Türkiye-AB üçgeni halen uyumlu format olarak
algılanmamasına rağmen, Ermenistan’ın, ermeni toplumunun ve Diaspora
kurumlarının Türkiye’nin AB üyesi olduğu durumda ortaya çıkabilecek olanakları
dışlamamak kadar sağduyulu olmaları gerekiyor. Türkiyen’in hükümet seçkinleri
de çok iyi anlıyorlar ki AB üyesi olan Türkiye sadece haklar sahibi olmak
anlamına gelmeyecek, bu aynı zamanda Türkiye’de yaşayan azınlıklara, bu
azınlıkların Türkiye dışında yaşayan kısmına, zorla Türkiye’den çıkarılanlara
veya kendi isteği ile ülkeyi terk edenlere karşı vazifedir.
Böylece, AB kararlarının üstünde açık kurumsal etki gücüne
sahip olmadığı için Ermenistan’ın AB ile ilişkilerini geliştirmesi şarttır.
Genel olarak Ermenistan etkili siyasi güce sahip olana kadar Türkiye hükümeti
için Ermenistan’ın desteği çok önemli değildir. Ermenistan tarafından
Türkiye’ye yönelik yapay ve anlaşılması zor engellerin koyulması veya bunlar
üzerinde yüksek sesle konuşulması ülkenin itibarı üstünde etki bırakabilir.
Bundan dolayı son yıllarda durdurulmuş olan türk-ermeni yakınlaşma sürecini
devam etmek ve günümüzde olan çıkmaz bu durumun çözüm yolunu ortak güçlerle
kurulan avrupa geleceğinin gelişiminde bulmak gerek.
---------
Türkiye’den bakış
Avrupa Birliği Ermeni meselesinde etkin olabilir mi ?
Ahmet Insel
AB’nin Ermeni sorununun çözülmesi konusunda yapabilecekleri,
ilişkilerde yaşanan göreli tıkanma ve Türkiye’de üyelik konusunda yaşanan
heyecan kaybı nedeniyle, sınırlı kalmaya mahkûm. Buna rağmen AB elindeki üyelik
müzakereleri kaldıracını daha aktif ve yapıcı biçimde kullanabilir. Önümüzdeki
iki yıl Türkiye bu konuda çok daha savunmacı ve reaktif olma eğilimi
gösterecektir. Bu durumu, kısmen de olsa, etkisiz kılacak gelişme, Türkiye’nin
üyelik müzakerelerinin spektaküler biçimde canlandırılması olabilir.
Türkiye Devleti’nin 1915’de yaşanan büyük trajediyi soykırım
olarak tanımaması, tanımamakla yetinmeyip, çoğu zaman bütünüyle inkârcı bir dil
kullanması, hatta yaşanan trajedinin en büyük mağduru konumunu sahiplenmeye
çalışması, Türkiye-AB ilişkilerini hiçbir zaman çok yakından etkilemedi. Her ne
kadar bazı AB üyesi ülke yöneticileri Ermeni soykırımının tanınmasının
Türkiye’nin üyeliği için bir önkoşul olduğunu dile getirseler de, böyle bir
önkoşul ne 1999 Türkiye’nin üyeliğe adaylığına ilk yeşil ışık yakılırken, ne de
bu adaylığın resmileştiği 2004’de Komisyon ya da Konsey tarafından resmen dile
getirildi. Üye adayının yerine getirmesi gereken reformları ifade eden AB
müktesebatı içinde de böyle bir koşul yer almıyor ve bu durum Türkiye
diplomasisi tarafından her fırsatta dile getiriliyor.
Buna karşılık, Avrupa Birliği üyesi ülkeler içinde
Ermenilerin maruz kaldıkları soykırım konusunda güçlü bir hassasiyet olduğu
açık. Bunun yansımasını bazı AB üyesi ülke parlamentosunun aldığı soykırımı
tanınma kararlarında ve özellikle Avrupa Parlamentosu’nun 1987’den beri bu
konuda süreklilik arz eden tavrında görüyoruz. Avrupa Parlamentosu, 18 Haziran
1987’de Ermeni soykırımını tanıma kararı aldı. Bu kararın bağlayıcılığı yoktu.
Nitekim 1999’da Avrupa Birliği’nin Türkiye’nin adaylığına yeşil ışık
yakılmasının ardından, bu kararın 1987’de Avrupa Parlamentosu’nun soykırımı
tanıma kararına aykırı olduğu gerekçesiyle, 2003’de merkezi Marsilya’da olan
Euro-Arménie ASBL derneği adına avukat Philippe Krikorian, Avrupa Toplulukları
Adalet Divanı’nda (CJCE) Avrupa Parlamentosu, Avrupa Komisyonu ve Avrupa
Birliği Konseyi aleyhine dava açtı. Divan, aynı yıl aldığı kararda,
“Parlamento’nun söz konusu kararının bütünüyle siyasi içerikte deklarasyon
içeren bir evrak olduğunu, bu içeriğin Parlamento tarafından her zaman
değiştirilebileceğini”, dolayısıyla bağlayıcı hukuki sonuçları olamayacağına
karar verdi. 2004’de Temyiz Divanı bu kararı onayladı.
Benzer bir durum, 2005’de Avrupa Parlamentosu’nun aldığı
karar için de geçerli. Türkiye ile üyelik müzakerelerinin resmen başlayacağı
tarih olan 3 Ekim 2005’den bir hafta önce, 28 Eylül 2005’de Avrupa
Parlamentosu, Türkiye ile üyelik müzakerelerine başlanmasını kabul ettiğini
ilan eden bir karar aldı. Kararda, Türkiye’de yetkililerin Avrupa
Parlamentosu’nun 1987’de aldığı kararı tatmin eden bir girişimde bulunmamaya
devam ettikleri hatırlatılıp, Türkiye Ermeni soykırımını tanınmaya davet
ediliyor ve bu tanımanın, Kıbrıs Cumhuriyeti’ni tanımayla birlikte, AB üyeliği için
bir önkoşul olduğu vurgulanıyordu. Bu karar da, bir önceki karar gibi bağlayıcı
değildi.
“Doğal adım” beklentisi
Görüldüğü gibi, Türkiye’nin Ermeni Soykırımını resmen
tanıması, üyelik müzakerelerini sürdürmesi için bir önkoşul değil. Üyelik için
de resmen önkoşul olup olmadığı tartışmalı. AB parlamentosu başkanlarının özel
konuşmalarda Ermeni Soykırımı’nı tanımanın üyelik için gayrı resmi bir koşul
olduğunu zaman zaman söylemelerine rağmen, resmi olarak böyle bir talep ne
Komisyon ne de Konsey tarafından dile getiriliyor. Komisyon ve Konseyde, bu
konudaki ağırlıklı görüş, üyelik koşullarını Türkiye yerine getirdiği zaman, bu
sorun konusunda da tarihi bir adım atmasının “doğal olarak” gerçekleşeceği
yönünde. Bunun gerçekten “doğal” bir adım mı, yoksa Türkiye’nin üyeliğinin
kabulü gündeme bir gün gelirse, bazı üye ülkelerin yapmaya niyetlendikleri
gibi, ülke referandumlarının içine gömülecek görünmez bir koşul mu olacağı
şimdilik belirsiz. İkinci ihtimal daha yüksek ama bunun için Türkiye’nin
üyeliğinin kabul edilmesi aşamasına gelinmiş olması gerekiyor. Bu ise, bugün
artık en güçlü olasılık değil. Bu durumda Ermeni sorununun çözümü konusunda
Türkiye’deki iç dinamikler çok daha fazla önem kazanıyor.
AB ile ilişkilerin sıcak olduğu 2000’lerin ilk yarısında,
1915 Ermeni tehciri kararının yol açtığı büyük insanlık dramını tanımak, bu
konuda özür dilemek ve bu büyük katliamda dönemin Osmanlı idaresi
yöneticilerinin sorumluluğunu kabul etmek konusunda Türkiye’de resmi hiçbir
adım atılmadı. Tersine, 2001 yılında Fransız Ulusal Meclisinin Ermeni
Soykırımı’nı tanıma kararı almasından sonra, dönemin Türkiye hükümeti, mecliste
temsil edilen partilerin hepsinin desteğini alarak, AB üyeliği açısından kilit
öneme sahip bu ülke ile diplomatik ilişkileri en alt seviyeye indirmekten geri
kalmadı. Aynı tavır 2007’den sonra, soykırımı inkârını cezalandıran bir yasa
tasarısı nedeniyle ve bu kez Türkiye’nin üyeliğine açıkça karşı olduğunu ilan
eden Fransa’ya karşı tekrarlandı. ABD ve Avrupa’da, özellikle de Fransa’da,
Türkiye büyükelçiliklerinin mesailerinde “Ermeni Sorunu” en fazla yer işgal
eden birkaç konu arasında yer almaya devam ediyor. Kısacası, AB ile ilişkilerin
en sıcak olduğu zamanlarda veya bu ilişkilerin giderek soğuduğu veya
durağanlaştığı son yıllarda, Türkiye’de resmen 1915 konusunda herhangi bir
tavır değişikliği olmadı. AB’nin bu konuda alınmış yaptırım gücü olan bir
kurumsal kararının olmadığını olduğunu yukarıda belirtmiştik. Bu konu, daha çok
üye devletlerin politika sorumluluğu alanına bırakmış durumda.
Türkiye’nin üyelik müzakereleri ilerler ve tam üye olma
aşamasına eğer bir gün gelirse, 1915 ve sonrasında Ermenilerin maruz kaldıkları
olayları soykırım olarak açıkça adlandırmasa bile, bunun çok ağır bir suç
olduğunu kabul etmesi ve bir şekilde özür dilemesi gerekecek. Bunu de jure
olmasa da, de facto bir koşul olarak birçok ülke tarafından dile getirilmesi
ihtimali yüksek.
Azerbaycan’ın baskı ve şantaj politikası
Türkiye ile Ermenistan arasında 2008 Ekim ayında
Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün Erivan’a yaptığı futbol maçı ziyareti vesilesiyle
hızlanan gayrı resmi diplomatik ilişkiler, 2009’da iki ülke diplomatik
temsilcilerinin imzaladığı protokollerle resmiyet kazanmaya başlamıştı. Ancak,
iki ülkenin hükümeti de, protokollerde öngörüldüğü gibi bu metinleri
parlamentolarının onayına sunacak adımı atmadılar. “Protokol diplomasisi” ölü
doğdu. Bunun nedenleri arasında, Ermenistan Anayasa Mahkemesi’nin protokolleri
1915’i soykırım olarak tanımlayan belgelere atfen onaylaması kadar, belki ondan
fazla, Azerbaycan’ın Türkiye hükümeti üzerinde uyguladığı baskı ve şantaj
politikası sayılabilir.
Ermenistan’la Türkiye arasındaki ilişkilerde de AB üyeliği
perspektifinin doğrudan bir etkisi olduğunu söylemek zor. Türkiye Ermenistan’la
diplomatik ilişkilerini dondurmak ve sınırı kapamak kararını 1915’le ilgili bir
gelişme sonucunda almadı. Azerbaycan’la Ermenistan arasında Dağlık Karabağ’ın
statüsü konusunda ortaya çıkan savaşta, koşulsuz olarak Azerbaycan’ın yanında
yer aldığı için bu kararı aldı. O günden beri de, kendisinin doğrudan aktör
olmadığı bir konuda aldığı bağlayıcı kararın esiri olmuş durumda. AB ile üyelik
konusunun daha güvenli bir patikada ilerlemesinin Azerbaycan’ın etkili şantaj
politikasını ve milliyetçi çevreleri harekete geçirme kapasitesini yıpratması
ihtimali var. Bu durumda Karabağ sorununun çözümü yolundaki somut en ufak
gelişmenin, örneğin Ermenistan’ın işgal ettiği 7 bölgeden bir veya ikisinden
çekilmesinin Türkiye’nin Ermenistan’la yeniden diplomatik ilişkileri tesis
etmesi için yeterli olabilir. Ama bu konuda etkili aktörün ABD değil, AB hiç
değil, Rusya olduğu açık.
Ama bütün bunlar, sorunun sonuçta Türkiye içi toplumsal ve
siyasal dinamiklerde düğümlendiği gerçeğinin üzerini örtmemeli. Ermeni
sorununun çözümünün önündeki en büyük engel, Türkiye toplumunun geniş bir
kesimi arasında oluşan çok güçlü bir kurucu ittifak konusu olmasından
kaynaklanıyor. Bu soruna karşı alınan inkârcı tavrı, Cumhuriyet’in kurucu
ittifakları arasında günümüzde güç ve etkisini en fazla korumaya devam eden
ittifak konusu olarak tanımlamak mümkün. İktidar ve muhalefet partilerini bir
anda yan yana getiren bir “milli mesele” ve dolayısıyla siyaset üstü bir “milli
tavır” Ermeni sorununa karşı yaklaşımı bir tür “milli tabu”ya dönüştürmeye
devam ediyor. 1915 Ermeni tehciri ve onu izleyen yıllarda Türkiye Cumhuriyeti
topraklarından Müslüman olmayan unsurların göç ettirilmesi politikasıyla
yüzleşmek ve nihai olarak özür dilemek, yapılanları telafi edici adımlar atmak
toplumun büyük çoğunluğu için ülkeyi bölmek, Cumhuriyet düzenini yıkmak,
devleti parçalamak türünden, ulusal varoluşa yönelik büyük bir tehdit olarak
algılanıyor. Devlet politikası bu tehdit algısını besliyor. Bu tehdit algısını
toplumsal tahayyülde besleyen en önemli etmen, Ermeni varlık ve kimliğinin
Anadolu toprakları üzerinden çok büyük oranda silinirken gerçekleştirilen
mülkiyet transferi konusunda hesap vermek korkusu. 1925 öncesi tapu
kayıtlarının ulaşımın engellenmeye devam etmesi bunun en açık göstergesi.
Sivil toplumun
yüzleşme girişimleri
AB ile ilişkilerin kurumlaşmasının ve üyelik müzakerelerinin
başlamasının 1915’le yüzleşme konusunda doğrudan ve resmi planda herhangi bir
etkisi olmamasına rağmen, Türkiye’de dinsel azınlıkların “yabancı yurttaş”
konumda olmalarına son verecek bazı adımların atılmasında etkili olduğu bir
gerçek. Üyelik müzakerelerinin başlamasını takip eden birkaç yıl içinde,
Türkiye’de hükümetin genel olarak dini azınlıklar, özel olarak Ermeni azınlığın
bazı sorunlarını giderme, geçmiş mağduriyetleri kısmen telafi etme adımları
attı. Bu sınırlı adımların arasında en önemlisi, son 30-40 yılda devletin el
koyduğu Müslüman olmayan cemaat vakıflarının gayrimenkul malvarlıklarının bir
kısmının iadesine izin veren yasal değişikliklerin yapılmasıydı. Simgesel öneme
sahip birkaç Ermeni dini anıtının restorasyonuna ve hizmete açılmasına izin
verildi. Bunu bazı yerel yönetimlerin, özellikle Ermenilere ait kültür
varlıklarının restorasyonunu desteklemeleri ilave oluyor. En önemlisi, Hrant
Dink’in öldürülmesinden sonra, “Ermeni soykırımı” tabirini kullananlar hakkında
adli takibat yapılmasına, bu sorunla ilgili toplantı ve yayınların yasal olarak
engellenmesine son verildi.
Asıl önemli gelişme ise, yukarıdan, devlet ve hükümet
kanadından değil, sivil toplumdan gelen ve Ermenilerin ve başka azınlıkların
maruz kaldıkları büyük katliamlarla yüzleşme girişimleri oluşturuyor. AB ile
üyelik müzakerelerinin daha ufukta yer almadığı 1990’larda sınırlı sayıda
tarihçi, aktivist ve sivil toplum girişiminin başlattığı Ermeni tabusunu yıkma
girişimi, AB üyelik müzakereleri çerçevesinde genişleyen temel hak ve
özgürlükler alanının yarattığı ortamdan yararlanarak, on yıl içinde bu konunun
tartışılması ve toplumsal farkındalık yaratma açısından çok büyük mesafe kat
edilmesini sağladı. Ermeni sorunuyla ilgili ilk kapsamlı konferansın,
engellemelere rağmen, 2005’de yapılabilmiş olması bir rastlantı değildi.
2009’dan beri 24 Nisan’da Türkiye’nin birkaç kent merkezinde kamusal alanda
yapılan, maalesef sınırlı katılımlı kalan soykırımı anma toplantılarının
polisin etkin koruması altında yapılması, bu tabunun etkisinin zayıflaması
yönünde anlamlı bir gelişmeye işaret ediyor.
2015’e doğru Türkiye’nin tavrı
Dikkatler şimdi bir buçuk yıldan az bir sürenin kaldığı
2015’de, ya da bunun öncesinde Türkiye devletinin alacağı tavra odaklanmış
durumda. Bazı gelişmeler, Türkiye’de devletin 1915 tehcirinin dünyada ve
Türkiye’de yapılacak yüzüncü yılı anmalarına karşı 1915 Çanakkale zaferini öne
çıkaracak girişimlerde bulunmaya hazırlandığı izlenimi veriyor.
Diğer taraftan, 2015’in siyasal alanda da egemen tabunun
kırılmasına yol açması, seçim takvimi dikkate alındığında zor görülüyor. Eğer
seçim takvimlerinde bir değişiklik olmazsa, 2014 başında yapılacak yerel
seçimler, 2014 yaz sonunda ilk kez cumhurbaşkanının halkoylamasıyla seçilecek
olması ve 2015 yazında yapılacak milletvekili seçimleri, iktidar ve muhalefet
partilerinin Ermeni sorununu en iyi ihtimalle “risk almadan” geçiştirmeleri,
daha büyük ve kötü ihtimalle milliyetçi bir yarışma konusu olarak kullanmaları
sonucunu doğurabilir. Her durumda, 2015 öncesi ve sırasında Türkiye’de Ermeni
sorununda tabu kırıcı yeni girişimleri esas olarak sivil toplumdan beklemek
daha gerçekçi olacak.
AB’nin önümüzdeki dönemde Ermeni sorununun çözülmesi
konusunda yapabilecekleri, AB-Türkiye ilişkilerinde yaşanan göreli tıkanma ve
Türkiye toplumunda AB üyeliği konusunda yaşanan heyecan kaybı nedeniyle,
sınırlı kalmaya mahkûm. Resmi ve kurumsal planda 2015’in Türkiye’nin hem AB hem
de birçok AB üyesi ülkeler ile ilişkilerinin gerileceği bir dönem olması
ihtimali yüksek. Buna karşılık, Türkiye toplumunun demokratikleşmesinin Ermeni
sorununda tabunun gerçekten kırılması açısından yeterli olmayan ama gerekli bir
koşul olduğunu kabul ediyorsak, o zaman AB’nin elindeki üyelik müzakereleri
gibi güçlü bir kaldıracı daha aktif ve yapıcı biçimde kullanması beklenir. Bu
çerçevede, tam üyelik yerine Türkiye’ye önerilen diğer kısmi üyelik
biçimlerinin ise, başka birçok konuda olduğu gibi, Ermeni sorunu açısından da
haldeki durumda zaten sınırlı olan etkileme kapasitesini bütünüyle yitireceğini
öngörebiliriz.
AB yerine Şanghay İşbirliği Örgütü’yle yakınlaşma
Türkiye dış politikasında açıkça kabul edilmese de, AB ile
ilişkilerin sürüncemede kalmasına tepki ve buna bağlı alternatif açılım alanı
olarak Şanghay İşbirliği Örgütü’nün öne çıkarılması dikkat çekicidir. Nisan
2011’de Türkiye “diyalog ortağı” statüsü elde talebiyle bu örgüte başvurmuştu.
2012’de örgütün Pekin zirvesinde başvurunun kabul edilmesinin ardından, Nisan
2013’de Türkiye’nin Şanghay İşbirliği Örgütü’ne diyalog ortağı olduğunu teyit
eden anlaşmayı imzaladı. Bunu Şanghay Beşlisi’ne ileride tam üyeliğin ilk adımı
olarak görmek mümkün ama NATO üyesi bir Türkiye’nin, esas olarak bir güvenlik
işbirliği örgütü olan başka bir askeri ağırlıklı örgüte tam üye olması pek
mümkün değil. Artık uzak bir tarih olan CENTO (Central Treaty Organization),
NATO’nun bir uzantısı olarak tasarlandığı için Türkiye’nin ikili üyeliği o
zaman sorun yaratmamıştı. Şanghay İşbirliği Örgütü böyle değil.
Türkiye’nin AB üyeliğinin alternatifi olduğu resmen kabul
edilmemiş olsa da, Şanghay İşbirliği Örgütü’ne üyelik talebi ilk kez 2005’de
Dışişleri Bakanı Abdullah Gül’ün Çin ziyaretinde dile getirildi ama o zaman Çin
yönetimi tarafından sıcak karşılanmadı. Çin o dönemde Türkiye’nin AB üyeliğini
güçlü biçimde destekliyordu. 2012’de diyalog ortaklığının kabulü esas olarak
Rusya ve Kazakistan’ın çabalarıyla gerçekleşti. Türkiye’nin AB perspektifinin
geçen zaman zarfında zayıflaması Çin’in karşı tavrını yumuşatmasında etkili
oldu. Çünkü Türkiye’nin üyeliğine 2005’de sıcak bakmayan Çin yönetimi, bunun
nedenini coğrafi nedenlerin yanında, Türkiye’nin AB üyeliği perspektifine
dayandırıyordu. Ayaklarını iki ayrı yere basmanın sakıncalarını dile
getiriyorlardı. Bu benzetme aslında sorunu doğru özetliyor. Çünkü esas olarak
bir bölgesel güvenlik anlaşmasına dayanan Şanghay İşbirliği Örgütü üyelerinin
hepsi otoriter bir kapitalizm modelini benimsemiş ülkeler. Dolayısıyla
Türkiye’nin bu örgüte yakınlaşması demek otoriter kapitalizm modeline doğru evrilmesi
demek. Bu yönelim AKP yönetiminin otoriter-muhafazakâr kalkınmacı zihniyet
dünyasına çok aykırı değil ama Türkiye ekonomisinin gerçeğine ve Türkiye
toplumunun sosyolojisine epey aykırı.
Ayrıca Türkiye’nin AB yörüngesinden iyice uzaklaşarak bir
otoriter demokrasi ve devlet/parti merkezli kapitalizm yörüngesine yaklaşması
Ermeni sorununun çözümüne katkı sağlamaktan ziyade, bu sorunun çok daha rahat
hasıraltı edilmesini mümkün kılabilir. Ayrıca böyle bir yakınlaşma
Ermenistan’la ilişkiler konusunu da bütünüyle Rusya’nın inisyatifine terk etmek
anlamına gelecektir.
Türkiye dış politikasında “komşularla sıfır sorun”
politikasının büyük ölçüde çöktüğü, Türkiye’nin bölgenin lideri olma iddiası ve
buna bağlı girişimlerinin hızla değerini kaybettiği, bu politikaların
çatırdadığı bir dönemdeyiz. Bölgeye nizam ve istikrar getirecek bir “yumuşak
güç” olma iddiasındaki Türkiye, hızla, bölgedeki gelişmelerin kendi güvenliğini
yakın olarak tehdit ettiği algısıyla hareket, savunmacı, reaktif bir politikaya
savrulmuş durumda. Önümüzdeki iki yıl, Ermeni sorununun dünya kamuoyunda güçlü
biçimde tartışılacağı, soykırımın yaygın olarak anılacağı bir dönem olacak.
Böyle bir ortamda Türkiye’nin Ermeni sorunu ile ilgili yaklaşımı da, olumlu
çözüm yönünde proaktif olmak yerine, çok daha savunmacı ve reaktif olma eğilimi
gösterecektir. Bu eğilimi kısmen de olsa etkisiz kılacak gelişme, AB
Konseyi’nin Türkiye’nin üyelik müzakerelerini spektaküler biçimde canlandıracak
bir girişimde bulunması olabilir.
-----
Türkiye'den bakış
Türkiye kendi ayağına kurşun sıkıyor
Cengiz Aktar
Siyaset bilimci Cengiz Aktar’a göre Türkiye’de tabuları
sorgulamayı sağlayan Avrupa perspektifi çok kırılgan bir dönemden geçiyor.
Hükümetin gerginlik üzerine kurulu politikası AB ile ilişkilerin kopmasına yol
açabilir.
Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne üyelik müzakereleri şu an
hangi aşamada ?
2002-2005 yılları arasında ilişkiler açısından çok verimli
bir dönem yaşandı. Bu tarihten sonra müzakerelerde duraklamaya girildi. Bu
durum hem Avrupa hem de Türk tarafından kaynaklanan bir irade eksikliğinin
sonucuydu. Avrupa tarafında sürece Sarkozy damgasını vurdu. Türk tarafında ise
hükümet tam anlamıyla AB’ye ilgisini kaybetti. Bunun çeşitli sebepleri var
elbette, ama aşırı özgüven yükselişini açıklamıyorlar. 2006-2007’den itibaren
hükümet “Avrupa Birliği’ne ihtiyacımız yok. Her şeyi kendimiz yapabiliriz”
demeye başladı. Ardından Avrupa’da ekonomik kriz baş gösterdi. Hükümetin
düşüncesi adeta teyit edilmiş oldu. Bu gelişmelerden sonra Avrupa da artık pek
istekli değildi. Başka önemli bir etken Kıbrıs oldu. 18 müzakere başlığı bloke
edilmiş durumda. Bunlardan 14’ü Kıbrıs sorunu sebebiyle, 4’i Fransa tarafından
- ki bunlardan tarım politikalarına dair olanı iki tarafın isteğiyle-
donduruldu.
Yaklaşık 1,5 sene önce bazı politikacılar ve Avrupa
Komisyonu bu duraklamaya tepki göstermeye başladılar. “Türkiye’yi kaybetme
lüksümüz yok. Türkiye’nin belki bize ihtiyacı var, ama bizim de Türkiye’ye
ihtiyacımız var” dediler. Bütün bunlar Türkiye’nin adaylığının tekrar
değerlendirilmesini sağladı. Türkiye’nin bir gün AB üyesi olması gerektiğine
dair Avrupa’nın yeniden görüş bildirmesine sebep oldu. “Pozitif bir yol
haritası” Komisyon tarafından hazırlandı ve Konsey tarafından yürürlüğe kondu.
Vize konusunda önemli gelişmeler yaşandı. Bu olumlu hava üç yıldan sonra ilk
defa yeni bir müzakere başlığının açılmasını sağlamak üzereydi. Açılması
düşünülen bölgesel politikalara dair önemli bir başlıktı. Ama büyük ihtimalle
başlığın açılması ertelenecek. (Söyleşiden sonra 25 Haziran 2013’te düzenlenen
Avrupa Birliği Genel İşler Konseyi toplantısında başlığın “prensip olarak”
açılmasına, ancak resmi açılış tarihinin belirlenmesinin sonbahara
bırakılmasına karar verildi).
Neden ?
Türkiye’nin imajına ve oluşturulan olumlu havaya çok zarar
veren hali hazırdaki siyasi kriz yüzünden. Bu kriz her şeyi alt üst etti.
Durumu tersine çevirdi ve bundan sonra ne olur, bilmiyoruz.
Avrupa Parlamentosu’nun Türkiye’deki gösterilerde polisin
şiddete başvurmasını kınaması üzerine Başbakan Erdoğan bu kararı tanımadığını
söyledi. Bunu nasıl yorumlamalı ?
Bu tür açıklamalar yeni değil. AKP hükümeti iktidarın bütün
hastalıklarından muzdarip. Tıpkı De Gaulle ya da Thatcher gibi, Erdoğan uzun
süreli bir iktidarın bütün sendromlarını gösteriyor. Avrupa’ya dair bu derece
talihsiz sözleri AKP’den ilk defa duymuyoruz. Daha önce de Meclis Anayasa
Komisyonu Başkanı Avrupa Birliği İlerleme raporunu “çöpe atacağını”
açıklamıştı. Tabii kriz dönemlerinde böyle söylemler işleri hiç
kolaylaştırmıyor.
Türkiye sanki bir ara AB hedefinden tamamen vazgeçmiş ve
Ortadoğu liderliğine gözünü çevirmiş gibi görünüyordu.
Tam olarak değil. Müzakere başlıklarının dondurulduğu
durgunluk döneminde bile hükümet hiçbir zaman Avrupa’yla köprüleri tamamen
atmadı. Sanki atmış gibi yaptı, ama bu söylemde böyleydi, hiçbir zaman “Tamam,
bu iş bitti” demedi. Oysa bugün çok tehlikeli bir söyleme sarılıyor, bu da
ilişkileri yavaş yavaş kopma noktasına getirebilir. Türkiye için felaket olur
bu.
Sizin öngörünüz bu yönde mi ?
Başbakan geleceği tehlikeye atıyor. Açıkça çatışma ve
düşmanlık üzerine oynuyor. Kürtlere, entelektüellere, Alevilere ve herkese
karşı aşırı milliyetçi bir söylem içinde. Bunun çok trajik etkileri olabilir.
AB ile ilişkilerin senelerce durmasına yol açabilir.
Şu an Avrupa hükümetin öncelikleri arasındaymış gibi
görünmüyor.
Hükümet hiç umursamıyor gibi davranıyor.
Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne üyelik perspektifinin
Türk-Ermeni meselesine nasıl etkileri oldu ? Bu perspektif hala bazı konularda
ilerleme sağlayabilir mi ?
2002-2005 yılları arasında AB’ye uyum çerçevesinde yapılan
reformların Türk-Ermeni meselesi ve Ermeni soykırımının toplumda konuşulmasında
inanılmaz etkileri oldu. Türkiye toplumuna devasa perspektifler getirdi. Bu
dolaylı etki hala devam ediyor. Ama AB ile olumsuz gelişmeler yaşanırsa
hükümetin bir zamanlar sergilediği tavrı devam ettireceğini sanmıyorum.
Soykırımın tanınmasına karşı çıktığı halde hükümet bu konuda toplantıların
yapılmasına karışmadı. Soykırım kelimesi bir tabu olmaktan çıktı. AB’ye üyelik
perspektifi siyasetin alanını kelimenin en soylu anlamında genişletti. Demokratik
tartışmaların yerleşmesini sağladı. Buna paha biçilemez. Bu rüzgar sayesinde
Türkiye tüm tabularını kamusal alanda sorgulamaya başladı. Özellikle gençler
100 yıl önce ve daha eski tarihlerde yaşananları öğrenmek için inanılmaz bir
istek içindeler. Bu perspektif bu yüzden hem heyecan verici, hem de çok
geliştirici oldu.
Bugün gençlerin hükümetin otoriterleşen tavrına yönelik
tepkilerinin sebebi de gördükleri bu ortam değil mi ? Özgürlüklerin tadına
vardılar bir kere…
Kesinlikle öyle. Tezat şu ki, siyaset alanını açan bu
hükümet oldu. Aynı alanı şimdi kapatmaya çalışıyor, olmuyor tabii.
Benzer bir rüzgar Ermenistan’la ilişkilerde de esti mi ?
Türkiye’deki Avrupa dinamiği 2009 yılında Cumhurbaşkanı
Abdullah Gül’ün girişimiyle Ermenistan’la ilişkileri de etkilemeye başlamıştı.
Ama bu etki Azeri kartına oynayan Başbakan’ın sahneye çıkmasıyla çok çabuk sona
erdi. O günden beri Azeri kartı her şeyin önüne geçti. Türkiye’nin Ermenistan
politikası bugün dolaylı olarak Azerbaycan ve Türkiye’nin enerji çıkarlarına
endekslenmiş durumda. Azeriler Ermenistan politikasında olduğu gibi “Ermeni
meselesi” yani soykırım konusunda da etkinler. Soykırımın inkârı konusunda
kraldan daha çok kralcılar. Petrol gelirlerini sonuna kadar bu amaçla
kullanıyorlar. Hükümetin onlara “Bu konuya karışmayın” diyebileceğini
sanmıyorum.
Tam tersine, hükümetin onları bu meseleye daha fazla dahil
olmaları için cesaretlendirdiğini görüyoruz. 2015’e yaklaşırken Azerilerin bu
konuda daha görünür olacaklarını söyleyebilir miyiz?
Kesinlikle.
Türkiye’nin enerji konusunda Azerbaycan’a bağımlılığının
Irak Kürdistan’ında bulunan doğal gaz kaynaklarıyla sona erme ihtimalinden
bahsediliyor. Bunun nasıl etkileri olabilir ?
Bu çok ciddi bir alternatif. Enerji kaynağı temini konusunda
Türkiye gitgide daha fazla Irak Kürdistan’ıyla ilgileniyor. Hükümet için büyük
sınav şudur : Ermeni soykırımı konusunda Azerilerin zehirli dostluğundan
vazgeçebilecek midir ? Başbakan’ın mevcut ruh halini göz önüne alırsak,
sanmıyorum.
Avrupa Birliği’ne üyelik perspektifinin bu konuda bir etkisi
olur mu ?
Hayır. Tabii istenen tablo Türkiye’nin üyeliği ile üç Kafkas
ülkesinin de bir bakıma Avrupa’nın kanatlarının altına girmesidir. Maalesef
bundan çok uzağız.
Türkiye’deki eylemlere geri dönersek, hükümet Avrupa
Parlamentosu’nu “tanımadığını” söylese de Avrupa’dan gelen tepkiler
-referandumu dile getirmesi gibi- bazı geri adımlar atmasını sağlamış olabilir
mi ?
Sanmıyorum. Tam tersine, hükümet Avrupa’dan gelen tepkileri
duydukça sertleşti. Savunmaya geçti, yangına körükle gitti. Tabii o kadar sert
bir söyleme başvurunca geri adım atmak kolay olmuyor. Türkiye taramalı tüfekle
kendi ayağına kurşun sıkıyor şu anda.
Önümüzdeki dönemde nasıl gelişmeler bekliyorsunuz ?
İyimser olabileceğimiz pek bir şey yok. Bir dizi seçim var
Türkiye’nin önünde. Başbakan şimdiden seçim kampanyasına başladı. İlk seçimler
mart ayında, önümüzde daha yedi ay var. İnanılmaz gergin bir havada, nüfusun
yarısına terörist muamelesi yapan çok sert bir söylemle seçimlere gidiyoruz.
Hiç hayra alamet değil.
Daha fazla bilgi için:
http://repairfuture.net/index.php/tr/
1 yorum:
Anadoludaki Zaptedilmis tum Ermeni kiliseleri ne zaman ki restorasyonlari tamamlanip hicbir kisitlamaya tabi tutulmaksizin ,hicbir Turizm geliri saglamak amaciyla muzelestirilip kisitlamayla ayine izin verilmeksizin,hicbir sekilde bu Gavurlar buralara neden geldi dedirtmeksizin biz Ermenilerin rahatlikla gidip Atalarimizin topraklarinda dedelerimizden kalan mirasa sahip cikarak geri bu mirasi alip sahiplenemedikce vede Azerilerin bu islere burunlarini sokmalarina engel olunmadikca SORUYORUZ YUKARDAKI HABER ANYAYISINDA Belirtilen Netice Alinabilir mi?
Cevabini onlardan beklemeye gerek yok ,,Biz soyleyelim,,,Hayir,,
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.