Varlık Vergisi olarak bilinen ve 1,5 yıl sonra
yürürlükten kaldırılan yasa, aradan geçen 71 yıla rağmen, bir utanç belgesi
olarak toplumsal belleğimizdeki yerini koruyor. Çıkarılan yasaya bakıldığında
bunun basit bir vergi yasası olmadığı, daha sonrasında en yetkili ağızlarca da
ifade edilen “çok başka” amaçları olduğu açıktı. Görünürdeki amacı 2. Dünya Savaşı yıllarında,
yaşanan ekonomik sıkıntıları ortadan kaldırmak, alıp başını gitmiş olan
karaborsacılığı ve haksız kazançları önlemek olan yasa, istenen ekonomik
hedeflere de ulaşamamış, tarihimizde sıklıkla belirtildiği gibi bir “utanç”
yasası olarak yerini almıştır. Olan biteni tam olarak anlayabilmek için, o
yıllarda yaşananlara kısaca bakmakta fayda var.
1930’lu yıllarda, Avrupa’da hızla yayılan ve iktidara
oynayan ırkçı faşist ideolojiler, bizde de Türkçülük ideolojisinde karşılık
bulmuş ve hızla güçlenmişti. Ülkemiz ileri gelenleri, ekonomik, sosyal,
siyasal, kültürel, her alanda, büyük bir tutkuyla “Türkleştirme” için
çalışıyorlardı. Bu hedefe ulaşmanın önündeki en büyük engel de “farklı”
olanlar, “Türk” olmayanlardı. Bunların Müslüman olanlarının, yani Kürt’lerin
zaten ekonomik bir gücü yoktu. En kaba yöntemlerle zorla susturulup asimilasyon
politikalarına emanet edilmişlerdi. Geriye problem olarak, hem Müslüman hem de
Türk olmayanlar kalıyordu. Yıllarca işlenmiş bu ideolojik altyapının üzerine 2.
Dünya savaşının yarattığı olumsuz koşullar eklenince, fiili olarak savaşa
girmeyen Türkiye, savaşın soluğunu sürekli üzerinde hissettiği için asker
sayısını ve askeri harcamalarını büyük ölçüde arttırmıştı. Bu durumun
sonucunda, bütün sektörlerde üretim düşüşü yaşanmış, birçok temel ihtiyaç malında
kıtlık baş göstermişti. Böyle dönemlerde hep görüldüğü üzere de, bazı
kesimlerin durumdan yararlanmasını bilmiş ve
hızla zenginleşmişti. Türkçü ideoloji, giderek yoksullaşan halka zaten
eskiden beri “Fırsatçı Yahudi” “Stokçu Ermeni” “Karaborsacı Rum”u bütün
kötülüklerin kaynağı olarak gösteriyordu.
Bu ortamda, 11 Kasım 1942 yılında çıkarılan Varlık
Vergisi için dönemin başbakanı Şükrü Saraçoğlu, basının olmadığı bir toplantıda
CHP grubuna şunları söylüyordu:"Bu kanun aynı zamanda bir devrim
kanunudur. Bize ekonomik bağımsızlığımızı kazandıracak bir fırsat
karşısındayız. Piyasamıza egemen olan yabancıları böylece ortadan kaldırarak,
Türk piyasasını Türklerin eline vereceğiz. Bu memleket tarafından gösterilen
misafirperverlikten faydalanarak zengin oldukları halde, ona karşı bu nazik
anda vazifelerini yapmaktan kaçınacak kimseler hakkında bu kanun, bütün
şiddetiyle uygulanacaktır.”
Yasa gerçekten de bütün şiddetiyle uygulanacaktı, her
bölgede “servet tespit” komisyonları kurulmuştu. Saptanan vergi miktarına
itiraz hakkı yoktu. Komisyonun saptadığı ve itiraz edilemeyen bu verginin 15
gün içinde ödenmesi gerekiyordu. Ödenmeyince mükellefin malları anında icra
yoluyla satışa çıkarılıyor,(mallar haraç mezat el değiştiriyor, Türkleşiyordu
bu arada) satıştan elde edilen para, vergi için yetmezse bu sefer vergi
borcu“bedenen” ödetiliyordu. Bunun adı ise çalışma kampıydı. Yasanın nasıl bir
kıskaç hazırladığına dikkat edelim şimdi: Devlet senden öyle bir vergi istiyor
ki, bütün malını kaptırıyorsun, yetmiyor, üstüne bir de çalışma kampına
gönderiliyorsun. Şaka değil, yasa “bütün şiddetiyle uygulanacaktır:” Aralık
ayından başlayarak tamamı gayrimüslim toplam 1400 kişi Aşkale ve Sivrihisar’a
çalışma kampına yollanıyor.
Yaşananlar ne ilkti ne de son oldu. O yıllarda Servet
Komisyonları vatandaşları, M, G ve D diye kodlamıştı. Müslüman, Gayrimüslim ve
Dönme. Bu yılın yaz aylarında nüfus müdürlüklerinin gayrimüslim vatandaşları 1,
2, 3 diye kodladığını öğrenmedik mi? Varlık Vergisi tufanını atlatan
vatandaşların birçoğu memleketi terk ediyor, direnip kalanlar ise, bir sonraki
tufandan, “6-7 Eylül Olayları”ndan habersiz toparlanmaya çalışıyorlar. Oysa
Şükrü Saraçoğlu hükümetinin programında şöyle yazıyor: "Biz Türküz,
Türkçüyüz ve daima Türkçü kalacağız. Bizim için Türkçülük bir kan meselesi
olduğu kadar laakal bir o kadar da vicdan ve kültür meselesidir. (...) Biz ne
sarayın, ne sermayenin, ne de sınıfların saltanatını istiyoruz. İstediğimiz
sadece Türk milletinin hakimiyetidir."
Şimdi dönüp bakınca geriye, geçmişteki acı sayfalara,
Edip Cansever’le ah diyorum:
Ah,
“İnsan bazen ağlamaz mı bakıp bakıp kendine.”
Twitter: @ymbymb
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.