Ragıp Zarakolu
Geçen yıl Hrant Dink Vakfının düzenlediği ‘Mardin
Konferansı’ için Mardin’e gitmiştik. Hem konferansı izledik, hem de çevredeki
kadim Süryani kilise ve manastır harabelerini fotoğrafladık eşim Katherine
Holle ile birlikte. Bir ‘hoşgörü’ örneği olarak sunulan Mardin Artuklu
Üniversitesi, bu konferansa ev sahipliği yapmaya cesaret edememişti. Mardin’in,
Antakya gibi, farklı inançların bir arada yaşadığı bir ‘ideal hoşgörü
merkezi’ olduğu saptaması, resmi makamlarca,
biraz da inanç turizmini desteklemek amacıyla nicedir pompalanmaktadır. Ama her
nedense, çizilen bu ideal tabloda Ermeniliğe yer yoktu. Her iki örnekte de. Bu
nedenle her iki kente ilişkin ilk araştırmalar da olabildiğince
“Ermenisizleştirilmeye” çalışılıyordu.
Anlaşılan ‘hoşgörü’ de, ‘tolerans’ da Ermeniliği kapsamıyordu.
***
Geçen yıl Hrant Dink Vakfının düzenlediği ‘Mardin
Konferansı’ için Mardin’e gitmiştik. Hem konferansı izledik, hem de çevredeki
kadim Süryani kilise ve manastır harabelerini fotoğrafladık eşim Katherine
Holle ile birlikte.
Bir ‘hoşgörü’ örneği olarak sunulan Mardin Artuklu
Üniversitesi, bu konferansa ev sahipliği yapmaya cesaret edememişti.
Mardin’in, Antakya gibi, farklı inançların bir arada
yaşadığı bir ‘ideal hoşgörü merkezi’
olduğu saptaması, resmi makamlarca, biraz da inanç turizmini desteklemek
amacıyla nicedir pompalanmaktadır. Ama her nedense, çizilen bu ideal tabloda
Ermeniliğe yer yoktu.
Her iki örnekte de. Bu nedenle her iki kente ilişkin ilk
araştırmalar da olabildiğince “Ermenisizleştirilmeye” çalışılıyordu. Anlaşılan ‘hoşgörü’ de,
‘tolerans’ da Ermeniliği kapsamıyordu. Aslında İslami söylemde, bu kavram daha
çok ‘tahammül’ sözcüğü ile ifade edilir. Sonuç olarak, “Ermeniliğin” tahammül ötesi bir şey olduğu anlaşılıyor. Bu nedenle
belki de, Mardin Artuklu Üniversitesi, böylesi bir konferansa ev sahipliği
yapmayı, ‘tahammül’ ötesi bulmuştu. Mardin, bazı sırlarla dolu bir kenttir ve
Türkiye elitinde Mardin’in önemli bir konumu vardır. Ve Osmanlının, ‘devşirme’
sisteminin, özellikle adli kurumlarda, sağ
kalan yetimler üzerinden iz bıraktığı belirtilir. Bu kentte insanlığa
karşı bir suç işlendi, ve kimi Mardinliler bundan nemalandı. Sürgün
kafilelerinin Mezopotamya topraklarında bir buz kitlesi gibi erimesini pek de
tepki duymadan izlediklerini, Prof. Gaunt, çok etkileyici bir biçimde
aktarmıştı konferans sırasında. Ve bu kafilelerde kıyılanlar Hıristiyanlığın
her türünü kapsamaktaydı.
Ezidi aşiretleri, Ermeni çocuklarını biraz da para ödeyerek
sahiplendiklerinde, aralarında yaşı biraz büyük olan, kafasına tam kurşun
sıkılacakken, bir Alman subayının ortada olmasından tereddüt eden ‘sniper’ın
duraklamasından yararlanan annesinin onu çekip alması ve kafileye katması
sayesinde sağ kalan bir Ermeni genci de vardı. Sonra pişman olan İttihatçılar
Ezidilerden çocukları geri vermesini isteyecek, onlar
reddedince de Sincar Dağlarını bombalayacaklardı.
Bu genç Mezopotamya’da nice maceradan sonra Mardin’e döner
ve orada yine sağ kalmış bir yetimle evlenir. Bu genç kız, bebekliğinde,
annesinin öldürülüp atıldığı çukurda yeni doğmuş vaziyette ağlarken, Amerikalı
bir rahibe tarafından kurtarılmıştır. İşte bu genç, son Mohikan gibi Mardin’de
yaşama tutunmaya çalışır. Ailenin muhteşem konağı artık Mardin’in yeni güçlü
eşrafının elindedir. Bu son Mohikan, ‘50’li yıllarda artık nefes alamaz hale
gelir ve İstanbul yollarına düşerken, verimli ovada son kalan topraklarını,
kentin mütegallibesine bırakmasındansa, hiç pahasına Kürtlere bırakmayı tercih
eder.
Oğlu; babasının, sanki gökyüzünde yüzmekte olan bir adaya
benzeyen kentten ayrılırken ki son bakışını ve ağlayışını asla unutamaz. Ve
kendini Mardin’in tarihine adar. Mardin Konferansının kentin dışındaki bir lüks
otelde yapılmak zorunda kalınması, bu kentin üniversitesinin bir ayıbı olarak
tarihe geçer.
Mardin’de içimi kaldıran olaylardan biri de, Midyat’ta
turistik amaçla yenilenen ve bir Orta Çağ şatosunu andıran, otel ve restorana
dönüştürülen bir yapı da yediğimiz akşam yemeği olmuştu. Tonozlu penceresiz
yemek yenen mahallin yanlarında olan dehlizlerden, çevreleyen odalara
geçildiğinde bazı mezarlarla karşılaşacaktım. Ve bunların Süryani azizlerine
ait olduğunu öğrenecektim. Bu artık sözcüklerin yeterli olamadığı bir andı.
Mideme kramp girecekti. Bu şatoyu 1915’te bölgeden ayrılan Süryani
sahiplerinin, kendilerini Kürt aşiretlerinin saldırılarına karşı koruyan, iki
kişiye ve ailelerine, bir teşekkür babında bırakıldığını söyleyeceklerdi bana.
Kültürlü bir ailenin, o mezarların olduğu binayı, hiç
olmazsa bir müze olarak korumaya almasını, orada restoran açmamasını beklerdim.
Konferansı düzenleyenlerin de, nerede yemek yeneceğini biraz olsun
araştırmalarını…
Bütün bunları bana değerli Mardinli araştırmacı dostum Tomas
Çerme ve onun gibi bir arşiv kurdu olan dostum Sait Çetinoğlu anımsattı. Hep
birlikte, yıllardır Fransız Tarihçi Dr. Yves Ternon’un, “Mardin 1915 / Bir
Yıkımın Patolojik Anatomisi” (*) adlı önemli çalışmasının tercümesi ve ek
belgelerle zenginleştirilmesi ile uğraşıyorduk. Şükürler olsun o da çıktı.
(*) Dr. Yves Ternon, Mardin 1915 / Bir Yıkımın Patolojik Anatomisi,
660 sayfa, Belge Yayınları, İstanbul Kasım 2013
1 yorum:
Yazar biraz fazlaca beklentiyle hayal kirikligina igramakdan malesef uzak kalamayacakdir cunku kulturlu olarak adlandirdigi o mekani restoran olarak isletenlerin malesef katliamlarla dolu Shish Kebab Kulturunden baska bir meziyete sahip olamayacaklarini bilmemek zaten buyuk eksiklikdir.
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.