Etiketler

Tespihin ucuna haç takmak

Semra Somersan
 Müslümanlar din değiştirenleri nasıl algılar? Sonradan Müslüman olanları ne kadar benimser? Hıristiyanlığı, yani, doğduğu ailenin dinini “bırakıp” Müslüman olmak zorunda bırakılan Ermeni bireyler, topluluklar birkaç hafta öncesinin en önemli gündemiydi. Türkiye’de bir de Müslümanlaş(tırıl)mış Yahudiler olduğunu, bu kişilerin “Dönme” olarak anıldığını ise yıllar önce öğrenmiştik.


Onların hâl-i pür melali 16-17. yüzyılların Osmanlı’sında Sabetay Sevi’nin kendini yeni Musevi Peygamberi ilan etmesi ile başlıyordu.

Bu olgunun farklı örnekleri Dünya’nın 16-20. yüzyıllar arasındaki tarihinde de yaşandı.

Sömürgecilik ile birlikte Batılı Hıristiyan misyonerler, Afrika, Güney- Kuzey Amerika, Asya, Avustralya, Okyanuslardaki adalarda, gittikleri her yerde, yerli halkları Hıristiyan yapmak için epey uğraştı.

Bir yandan, İncil’i bilsinler diye onlara okuma- yazma dersi verdi, diğer taraftan, kendileri de yerli lisanları öğrenip mukaddes kitabı, yazısı olmayan halkların dillerinde Latin alfabesi ile yazdı.

Çeşitli Batılı ülkelerin egemenliği altına giren yerli halklar, buna karşılık, kendi inançları ile Hıristiyanlığı birleştirerek antropolojide sinkretik yani melez dinler olarak anılan olguyu yaratmışlardı.

Onların türlü hikâyeleri tespihinin ucuna haç takan veya namaz kılınırken duvara dönüp haç işareti yapan Ermenilerinkini andırıyordu belki. Belki Ermenilerinki çok daha acı ve zordu.

Güney Amerika’daki çok çeşitli Kızılderililer, kendi tanrılarını (onlar için Tanrı, tek değil, çok ve çeşitli idi) Hıristiyan azizler ile özdeşleştirmişti. Onlar için yaptıkları sembol ve törenler de Batılı Katoliklerinkinden çok yerli simge/ ritüellere benzediğinden Güney Amerika’yı kolonize eden İspanyol ve Portekizlileri epey yadırgatıyordu.

Hazreti İsa, bazen de Meryem, tanrı/ azizlerin en tepesindeki mertebeye oturmuş, kiminde Batı’nın Tanrısı ile yer değiştirerek zirveye yerleşmişti!

Diğer tanrı/ azizler, “her şeye kâdir Allah” değil, Doğa’yı, dünyanın çeşitli görünümlerini (taşlardan, kaya- toprak- bitki ve çeşitli hayvanlara, hatta yağmur- rüzgâr- kar- tayfun gibi tabiat olaylarına kadar dünyayı sarıp sarmalayan Ruhlar/ Güçler olmuştu.

Bu çok çeşitli din değiştirme olguları birlikte ve karşılaştırmalı olarak incelense insan psikolojisi ve insanlık tarihi açısından neler keşfedilir?

Şu an, beni en çok çarpan:

Çoğunluğun içinde bir azınlık olarak din değiştirmeye mecbur bırakılmak ile, bir yerli halkın toptan dinini değiştirmeye mecbur kalması arasındaki fark.

İkinci durumda herkes birlikte değişime mecbur bırakıldığından, aşağılama- dışlama- kötü davranma olaylarına herhalde pek rastlanamaz, ama bir dinî gelenek ancak melezleşerek varlığını sürdürebilirdi.

Buna karşılık çoğunluk içinde bir azınlığın değişime mecbur bırakılması, bireyler açısından çok acı sonuçlar doğurmuş.

Konferans’tan öğrendiğimiz gibi, Müslümanlar, “Müslüman(laştırılan) Ermenileri (ve Yahudileri)” “gerçek Müslüman” (o her ne ise) olarak görmemiş ve dışlamışlar.

Bu yetmemiş.

Sonradan karşılaştıkları Hıristiyan- Ermeniler ve Musevi- Yahudiler de onları reddetmiş. Hem “gerçek” Ermeni- Yahudi olmadıkları için içlerine almamış, hem de “dinimizi terkeden alçaklar” gözüyle bakmış.

“Dönme” sözcüğünden belli değil mi? Kim dönekleri sever ki?

İnsanlık Sözcükleri, İnsanlık Tarihi! Offf işte offf.

semrasomersan@gmx.com





Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.