Semra Somersan
Onların hâl-i pür melali 16-17. yüzyılların Osmanlı’sında
Sabetay Sevi’nin kendini yeni Musevi Peygamberi ilan etmesi ile başlıyordu.
Bu olgunun farklı örnekleri Dünya’nın 16-20. yüzyıllar
arasındaki tarihinde de yaşandı.
Sömürgecilik ile birlikte Batılı Hıristiyan misyonerler,
Afrika, Güney- Kuzey Amerika, Asya, Avustralya, Okyanuslardaki adalarda,
gittikleri her yerde, yerli halkları Hıristiyan yapmak için epey uğraştı.
Bir yandan, İncil’i bilsinler diye onlara okuma- yazma dersi
verdi, diğer taraftan, kendileri de yerli lisanları öğrenip mukaddes kitabı,
yazısı olmayan halkların dillerinde Latin alfabesi ile yazdı.
Çeşitli Batılı ülkelerin egemenliği altına giren yerli
halklar, buna karşılık, kendi inançları ile Hıristiyanlığı birleştirerek
antropolojide sinkretik yani melez dinler olarak anılan olguyu yaratmışlardı.
Onların türlü hikâyeleri tespihinin ucuna haç takan veya
namaz kılınırken duvara dönüp haç işareti yapan Ermenilerinkini andırıyordu
belki. Belki Ermenilerinki çok daha acı ve zordu.
Güney Amerika’daki çok çeşitli Kızılderililer, kendi
tanrılarını (onlar için Tanrı, tek değil, çok ve çeşitli idi) Hıristiyan
azizler ile özdeşleştirmişti. Onlar için yaptıkları sembol ve törenler de
Batılı Katoliklerinkinden çok yerli simge/ ritüellere benzediğinden Güney
Amerika’yı kolonize eden İspanyol ve Portekizlileri epey yadırgatıyordu.
Hazreti İsa, bazen de Meryem, tanrı/ azizlerin en
tepesindeki mertebeye oturmuş, kiminde Batı’nın Tanrısı ile yer değiştirerek
zirveye yerleşmişti!
Diğer tanrı/ azizler, “her şeye kâdir Allah” değil, Doğa’yı,
dünyanın çeşitli görünümlerini (taşlardan, kaya- toprak- bitki ve çeşitli
hayvanlara, hatta yağmur- rüzgâr- kar- tayfun gibi tabiat olaylarına kadar
dünyayı sarıp sarmalayan Ruhlar/ Güçler olmuştu.
Bu çok çeşitli din değiştirme olguları birlikte ve
karşılaştırmalı olarak incelense insan psikolojisi ve insanlık tarihi açısından
neler keşfedilir?
Şu an, beni en çok çarpan:
Çoğunluğun içinde bir azınlık olarak din değiştirmeye mecbur
bırakılmak ile, bir yerli halkın toptan dinini değiştirmeye mecbur kalması
arasındaki fark.
İkinci durumda herkes birlikte değişime mecbur
bırakıldığından, aşağılama- dışlama- kötü davranma olaylarına herhalde pek
rastlanamaz, ama bir dinî gelenek ancak melezleşerek varlığını sürdürebilirdi.
Buna karşılık çoğunluk içinde bir azınlığın değişime mecbur
bırakılması, bireyler açısından çok acı sonuçlar doğurmuş.
Konferans’tan öğrendiğimiz gibi, Müslümanlar,
“Müslüman(laştırılan) Ermenileri (ve Yahudileri)” “gerçek Müslüman” (o her ne
ise) olarak görmemiş ve dışlamışlar.
Bu yetmemiş.
Sonradan karşılaştıkları Hıristiyan- Ermeniler ve Musevi-
Yahudiler de onları reddetmiş. Hem “gerçek” Ermeni- Yahudi olmadıkları için
içlerine almamış, hem de “dinimizi terkeden alçaklar” gözüyle bakmış.
“Dönme” sözcüğünden belli değil mi? Kim dönekleri sever ki?
İnsanlık Sözcükleri, İnsanlık Tarihi! Offf işte offf.
semrasomersan@gmx.com
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.