M. Serdar Kuzuloğlu
Bahçeşehir Üniversitesi tarafından Türkiye’de
gerçekleştirilen Radikalizm ve Aşırıcılık araştırmasının komşulukla ilgili
sonuçlarından birkaçını hatırlatayım. Farklılıklara bakış açımızı da özetlesin.
Türkiye nasıl zihnen bölünmüş görelim: Yahudi komşu istemem (Yüzde 64); Hırıstiyan
komşu istemem (Yüzde 52); Amerikalı komşu istemem (Yüzde 43); Başka bir ırk ve
renkten komşu istemem (Yüzde 26). Bu ‘arınma’ telaşı yaşanmış şeylere değil; algılara
dayalı elbette. Hayatında bir Yahudi, Hristiyan ya da Amerikalı görmemiş,
oturup sohbet etmemiş, tanımamış insanlar kafalarındaki algı tortularıyla
kendilerine hapishane duvarları örüyor. Aynen Los Angeles’ta karşılaştığım
Ermeni diasporası gibi. Birbirimizi tanıma fırsatı bile bulamadan
düşmanlaşıyoruz. Ve bu bir reflekse dönüşüyor. Yahudi mi? Uzak dur! Ermeni mi?
Ondan hayır gelmez! Süryani? Aman aman aman…
***
Memleket Halleri
Yazıya başlamadan bir bilgi kırıntısını serpeyim
zihinlere: Türküm, doğruyum, çalışkanım.
Yalan değil; öylesine de demiyorum. Kendimi böyle
görüyorum. Doğruluk ve çalışkanlık kantara çıkarak ölçülebilen bir şey değil
elbet ama öyle olabilme adına samimi bir gayret gösterdiğimi söyleyebilirim.
Okul yıllarım 8 Ekim 2013′ten itibaren tarih olan o
meşhur andı okuyarak geçti. Bir kuşak sonra hafızalarda bile yeri kalmaz.
Buraya da eklemiş olayım:
Türküm, doğruyum, çalışkanım!
Yasam; küçüklerimi korumak, büyüklerimi saymak, yurdumu,
milletimi özümden çok sevmektir.
Ülküm; yükselmek, ileri gitmektir.
Ey büyük Atatürk!
Açtığın yolda, gösterdiğin hedefe durmadan yürüyeceğime
ant içerim.
Varlığım Türk varlığına armağan olsun.
Ne mutlu Türküm diyene!
Biz her sabah bu kısa metni haykırarak güne (okula)
başladık (bizim zamanımızda aradaki ‘Ey büyük Atatürk’ kısmı yoktu. Yasam kısmı
da ilkem olarak okundu bir dönem). Hiçbirimiz ne dendiğine dikkat bile
etmezdik. Zil çalınca bahçeye koşmak gibi otomatikleşen bir süreçti. Üstelik
Türk olmak denen mesele nedir, Türk olmayan var mıdır, değilse yarım mıdır,
zarar mıdır düşünmedik. O zamanlar dertlerimiz pek başkaydı.
Küçük dünyaların küçük hatıraları
Şu an yaşadığımız semt de çok farklı değil ama
çocukluğumun geçtiği Yeşilköy’de o kadar karma bir ortamda büyüdüm ki farklar
dikkatimi bile çekmedi. Sınıfımdaki Nubar, Antuan, Aleks, Herman, Sami, Sara
gibi isimlere sahip arkadaşlarımın başka sıfatlarla adlandırılması gerektiği
-ne mutlu ki- öğretilmedi bize.
mahalle
Paskalya dönemi mahallede dağıtılan yumurtalardan da
nasiplendik, Noel zamanı süslenen ağaçları da seyrettik, 13 yaş hazırlıklarına
da şahit olduk. İftar sofralarına da beraber oturduk. Sonradan fark ettim ki
Hamursuz da Ramazan da herkes tarafından gözetilirmiş sessizce.
Ermeni, Yahudi, Alevi, Süryani deyince tüyleri diken
diken olanların aksine benim aklıma hep çocukluğumun o güzel anıları gelir.
Uskumrudan zehirlenip kesik solucan gibi kıvrandığım o gece alt komşumuz Madam
Eleni o karışımı yapmasa halim ne olurdu? Üst katında kafasını şişirdiğim için
beni sevmez sanırdım ama Atina’ya göç ederken ömrünü verdiği sigara paketi
koleksiyonunu bana hediye etmişti.
Yeşilköy koylarında yüzerken denk geldiğimiz Ta Fota
bayramında denizden haçı bizim çıkarmamamız için çocuk gibi yalvaran eden
Rahip’i nasıl unutabilirim? O rahiplerden birine seneler sonra inanılmaz bir
tesadüf eseri Los Angeles’taki bir kilisede rastladım. Gözleri doldu. Tam
konuşurken korkuyla elini ağzına götürdü: O enteresan aksanıyla “Türkçe
konuştuğumuzu duymasınlar” dedi.
Düşmanlık mesafe gerektirir
Ermeni cemaatinin son derece güçlü olduğu Los Angeles’ta
diaspora diye adlandırılan kesim seneler boyu Türk düşmanlığıyla bilendiğinden
Türk’e dair hiçbir şeye tahammülü yoktu (geçen sene Los Angeles’ta ziyaret ettiğim
bir Türk etkinliğindeki acı bir örnekle bu hıncın katlanarak devam ettiğine
şahit oldum).
Türkiye’ye adımını bile atmamış, bir Türk ile sohbet bile
edememiş yüz binlerce insan zihinlerine yüklenen nefret yüzünden bir dönem
ekmeğini, toprağını paylaştığı insanlara kan düşmanı olmuştu. Haklıdır,
haksızdır buna girmiyorum. Ama ilginçtir oralara taşınmadan önce Türkiye’de
yaşamış dedeleri, anneanneleri öyle kinli değildi. Çocukların, torunlarınsa DEV
bir hıncı vardı. Çünkü zihninden, çevrenden uzaklaştırdığın insanlara,
kavramlara düşman olman da kolaylaşıyordu.
Üstelik bu sadece onların sorunu değil. Biz de aynısını
yapıyoruz. Tam bu noktada Bahçeşehir Üniversitesi tarafından Türkiye’de
gerçekleştirilen Radikalizm ve Aşırıcılık araştırmasının komşulukla ilgili
sonuçlarından birkaçını hatırlatayım. Farklılıklara bakış açımızı da özetlesin.
Türkiye nasıl zihnen bölünmüş görelim:
Yahudi komşu istemem (Yüzde 64)
Hırıstiyan komşu istemem (Yüzde 52)
Amerikalı komşu istemem (Yüzde 43)
Başka bir ırk ve renkten komşu istemem (Yüzde 26)
Bu ‘arınma’ telaşı yaşanmış şeylere değil; algılara
dayalı elbette. Hayatında bir Yahudi, Hristiyan ya da Amerikalı görmemiş,
oturup sohbet etmemiş, tanımamış insanlar kafalarındaki algı tortularıyla
kendilerine hapisane duvarları örüyor. Aynen Los Angeles’ta karşılaştığım
Ermeni diasporası gibi.
Birbirimizi tanıma fırsatı bile bulamadan
düşmanlaşıyoruz. Ve bu bir reflekse dönüşüyor. Yahudi mi? Uzak dur! Ermeni mi?
Ondan hayır gelmez! Süryani? Aman aman aman…
Bir sen kalasın, bir de ben
Mesele bununla da bitmiyor elbette. Bu arayış alevi
olmasın, Kürt olmasın, çingene olmasın, kör olmasın, topal olmasın şeklinde
sonsuza kadar ilerliyor. Elde olsa sadece kendimizden ibaret bir dünya
kuracağız. Oysa vatan dediğin şey başka bir düşünce sistemine muhtaç.
Birinden Rum olduğu için nefret etmek, Türk olduğu için
sevmek kadar saçma oysa ki. Sevmediğim Türkler var. Sevmediğim Museviler de.
Birini sevip sevmemem onun iyi bir insan olup olmamasıyla ilgili. İyi bir Kürt
mü kötü bir Türk mü diye sorarsanız cevabım bellidir. Bana esas garip gelen
bunları 2013 yılında tartışıyor oluşumuz.
Bütün bunların sorumlusu o muydu bilmem ama sonuçta o
meşhur andımız kaldırıldı. Doğruluk ve çalışkanlık ile derdi olan yoktu galiba
ama artık çocuklar her sabah Türk olduğunu haykırmayacak dünyaya. Yine de
-umarım- bileceğiz ki hepimiz bu toprakların renkleriyiz. Ve bu güzelliğin
içinde istisnasız hepimizin bir parçası var.
Andımız ile ilgili tartışma yaratan bir diğer ayrıntı da
‘varlığın Türk varlığına armağan olma’ meselesiydi (bu cümlelerin anlamını
sadece biz mi bilmiyorduk çocukken sahi?). Bunları tekrar ede ede kendini Türk
varlığına adayan kaç ilkokul çocuğu vardı merak ediyorum (söyletilme amacı
aslında oydu çünkü).
Armağan olma meselesine Ahmed Arif enteresan bir yaklaşım
getirir Vay Kurban adlı şiirinde.
Dağlarının, dağlarının ardı
Nasıl anlatsam…
Ağaçsız, kuşsuz, gölgesiz.
Çırılçıplak,
Vay kurban…
“Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki feda.”
Yiğitlik, sen cehennem olsan bile
Fedayı kabul etmektir,
Cennet yapabilmek için seni,
Yoksul ve namuslu halka.
chp-andimizdan-vazgecemiyor-1
Odaklanmamız gereken asıl mesele de bu galiba. Yoksa ne
andımızın sayesinde geldik bu günlere ne de yokluğuyla biteceğiz.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.