Öyle isimlendirilmese de bir asır önce Anadolu'da yeni
bir kavimler göçü yaşanıyor. Türkiye Cumhuriyeti'nin 'ulus devlet' olarak
kurulması; Türk, Kürt, Arap, Boşnak, Gürcü, Arnavut, Çerkez, Çingene, Laz,
Ermeni, Rum, Süryani, Bulgar, Nasturi... milyonlarca insanın yer değiştirmesi
sayesinde mümkün oluyor.
12 Kasım 2013 Salı - 09:00
AKSİYON'DAN AYŞE ADLI'NIN YAZISI
Bugünden ibaret olsa hayat; yaşananları anlamak,
yorumlamak, kabul yahut reddetmek ne kadar da kolay olurdu. Oysa bu
topraklarda, en basit toplumsal hadiseler bile devasa bagajlar taşıyor
beraberinde. Sıradan sayılabilecek meseleler, aynı sebeple sert kavgalar
doğuruyor. Tunceli’nin yeniden ‘Dersim’ ismini alması, ana dilinde eğitim hakkı
sayesinde Gökçeada’da sadece 4 öğrencisi olan bir okulun eğitime başlaması veya
ilkokul talebelerinin her sabah tekrarladıkları ‘Andımız’ın kaldırılması millî
meseleler olarak çıkıyor karşımıza. Tarih, bugünün üzerindeki ipoteğini
kaldırmıyor bir türlü…
Siyasi bilincimizi oluşturan ‘dört tarafımız düşmanlarla
çevrili’ yalnızlığı, Cumhuriyet’in makbul vatandaşı olmaya hak kazanamamış
kesimlere yönelik aşılamayan ötekileştirme, Türklüğe dizilen güzellemelerin
nispeten azalmasından duyulan rahatsızlık… Hepsi kökü geçmişte yaralar. Çok
haklı ve masum bir soru var elimizde: Neden? Eşit haklar ve tanımlanmış
sınırlar çerçevesinde bir arada yaşamak mümkünken neden ötekinin hareket alanı
daraldıkça güvende hissediyoruz kendimizi? Kaçınılmaz olarak geriye götürüyor
bizi bu muhasebe. Zira sebep; çok dil, din ve kültürlü bir imparatorluktan ulus
devlete geçiş sürecinde yaşananlarda, Osmanlı’yı yıkıp Cumhuriyet’i mümkün
kılan göçlerde saklı.
Osmanlı, göçle kurulmuş bir imparatorluk. Son asra kadar
kapıları Müslim-gayrimüslim ayrımı olmaksızın herkese açık. Millet sistemi,
farklı aidiyetlere sahip insanların aynı devletin tebaası hâlinde yaşamasını
mümkün kılıyor. Ve asırlar sonra, artık bir arada olmanın imkânı kalmamışken,
tıpkı kuruluşunda olduğu gibi yine göçle çöküyor Devlet-i Aliyye.
İkbal devrinde imparatorluğun çeperlerine yollanan
Müslümanlar Anadolu’nun; azınlıklar ise kendi ‘ulus’ devletlerinin yolunu
tutuyor. Önceleri çaresiz kabul edilen bu kopuş, 20’nci asrın başlarında
Cumhuriyet’in tercihi olarak çıkıyor karşımıza. İkinci Abdülhamid’in ‘zaruri’
İslamcılığı, İttihat Terakki ve Türkiye Cumhuriyeti’nin Türkçülüğüne bırakıyor
yerini. Elbette öncelikle Müslümanların, ama aynı zamanda Rum, Ermeni, Süryani,
Yahudi, Nasturi, Bulgar milletlerinin devleti olan Osmanlı, Müslüman Kürtleri
dahi reddederek Türk yurduna dönüyor hızla. İstanbul’da, Ankara’da, Lozan’da
alınan kararlarla insanlardan, asırlardır kök saldığı toprakları terk edip yeni
yurt bulması bekleniyor. Fakat kolay olmuyor, o günden beri kabuk tutmuyor bu
yara. Sürekli kan sızdırıyor…
Daha 17’nci asırda Osmanlı’nın geri dönüşü olmayan bir
yola girdiği belli. Çözülme, 1689’da Avusturya’nın Üsküp’ü işgaliyle başlıyor.
Müslüman halk, 1900’lerin başlarına kadar adım adım geri çekiliyor Balkan
topraklarından. Yükselen bağımsızlık ateşi, millet sistemini kifayetsiz
bırakıyor. Osmanlı-Rus Savaşı, diğer adıyla 93 Harbi’yle birlikte imparatorluk
coğrafyası âdeta yangın yeri. Azınlıklar kendi devletlerini istiyor. Birkaç
istisna dışında o günleri anlatan hiç eser yok maalesef. Sadece rakamlar var
elimizde; yerinden yurdundan olan yüz binler, milyonlar…
1820’lerde Osmanlı nüfusu 20 milyonlarda. Suriye bir
buçuk, Irak 3-4 milyon. Anadolu’da en fazla 10 milyon insan yaşıyor. 50 sene
sonra nüfus yüzde 42 artmış, 28 milyonu geçmiş. Şehir Üniversitesi Öğretim
Üyesi Prof. Dr. Kemal Karpat, 1908’e kadar 10 milyon nüfuslu Anadolu’ya
yerleşen Müslüman göçmen sayısını yaklaşık 5 milyon olarak veriyor. Ülkedeki
Müslüman oranı ilk defa yüzde 80’i buluyor. Gayrimüslim tebaa hâlâ imparatorluk
topraklarında olsa da dengeler değişmiş. Anadolu artık Müslüman yurdu… Karpat,
Avrupa topraklarındaki Müslümanların akıbetinin 1860’lardan sonra Mekke’deki hacılar
arasında en çok tartışılan konular arasında olduğunu söylüyor. Hıristiyan dünya
ile gerilim yükseldikçe, imparatorluğun merkezindeki halk, Müslüman kimliğinin
giderek daha fazla farkına varıyor. Sultan Abdulhamid böyle bir ortamda,
seleflerinin Batılılaşmacılığını ikinci plana iterek İslamcılık yoluna giriyor.
Padişahın, darmadağın olan imparatorluk yurduna sahip
çıkacak bir halka ihtiyacı var. Muhacirler eski yurtlarını unutsun,
yenivatanlarına bir an önce alışsın diye asırlık mirî mülkiyet sisteminden
vazgeçiyor devlet. Özel mülkiyet Balkan muhacirlerine toprak verilmesiyle
başlıyor. Peş peşe mektepler açılıyor. Fakir Anadolu çocukları davet ediliyor
bu okullara. Prof. Dr. Karpat, Osmanlı ilkokullarında 1880’den sonra okutulan
ders kitaplarına şöyle bir bakmanın bile öğrencilere öncelikle Osmanlı-Müslüman
kimliğini aşılama amacıyla yazıldıklarını görmeye yeteceğini belirtiyor. Çok
manidardır ki padişahın canına kasteden, Ermeni tehcirine karar veren,
Osmanlı’yı Birinci Dünya Savaşı’nın tarafı yapan İttihatçılar da, Devlet-i
Aliyye’nin mirasını bir çırpıda reddeden tek parti devrinin katı Türkçü,
pozitivist devlet adamları da İslamcı Abdülhamid’in devletini kurtarmak için
kurduğu bu mekteplerde yetişiyor. “Bu öğrencilerin öncekilerden farklı bir siyasi
kimlik geliştirecekleri belliydi.” diyor Karpat.
Müslümanların sayısı hızla artarken gayrimüslim
mevcudunun azalmasa da hiç olmazsa aynı kalmasını bekliyoruz, fakat hayır!
Özellikle Rumlar açısından geçersiz bir beklenti bu. Tanzimat ve Islahat
fermanlarının meydana getirdiği olumlu hava, Ege adalarındaki Hıristiyanları
Anadolu’ya çekiyor. 1830’da İzmir nüfusu 80 bin Türk ile 20 bin Rum’dan
oluşurken; 30 sene sonra şehirde 75 bin Rum, 41 bin Türk yaşıyor.
Gayrimüslimler askerlikten muaf. Avrupa ülkeleriyle ticaret yapıyor,
çocuklarını Batı’daki yüksek eğitim kurumlarına gönderiyorlar. Eğitim ve gelir
seviyeleri Müslümanlara kıyasla oldukça yüksek. Karpat, Rumlar arasında
bağımsızlık düşüncesinin “Ateşli bir özgürlük tutkusu ve yabancı idareye karşı
köklü bir hoşgörüsüzlük içindeydiler.” dediği eğitimli gençler tarafından
ateşlendiği kanaatinde. Fakat Yunan Krallığı 1832’de ilan edilmişken 1913’te
Anadolu’da hâlâ 1 milyon 800 bin civarında Rum yaşıyor. Osmanlı’dan, asırlardır
yaşadıkları ata topraklarından kopmak öyle herkesin de hayali değil.
Belgelere yansıdığı kadarıyla siyasi kargaşayla birlikte
devlet de gayrimüslim nüfustan endişe etmeye başlıyor. Avrupa, şark meselesini
bahane ederek müdahalelerini artırdıkça içerideki hassasiyet yükseliyor. Saray,
artık halkına güvenmiyor…
Anadolu da karışıyor!
O günlerde alınan her karar, geri dönülmez kopuşlarla
sonuçlanıyor. Balkan göçmenleri, gayrimüslim köylerini kuşatacak şekilde Ege’ye
yerleştiriliyor mesela. Kimine göre azınlıkları kontrol altında tutmak, kimine
göreyse rahatsız edip gitmelerini sağlamak için yapılıyor bu tercih. Rumeli’den
kaçanların sayısı arttıkça gerilim yükseliyor. Evini bırakıp Bursa’ya gelmek
zorunda kalmış bir Müslüman, Rum fırıncıyı tokatlayıp dükkânından atıveriyor
bir gün. Adam şaşkın, soruyor, ‘Ne yapıyorsun?’ Rumeli muhacirinin cevabı,
artık eski mesut günlere dönülemeyeceğinin habercisi: “Aynısını bana yaptılar.
Tokatlayıp dükkânımdan attılar. Bana yapılandan başka bir şey yapmıyorum sana…”
Araştırmacı Yıldırım Ağanoğlu, “Artık 100 sene önceki gibi değil ortam.” diyor:
“Balkan Savaşları’ndan sonra halk da yılmış. İnsanlar sürüldükleri yerde
yaşadıklarının hesabını burada sormaya başlıyor.”
Bilgi Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Ayhan Aktar’a göre
bu tercih, bilerek ve isteyerek problem ekmek anlamına geliyor. “Yunan-Bulgar
ordusundan kaçıp gelmiş insanları Ege’de bir Rum köyünün yanına
yerleştiriyorsun. Ahali arasında çatışma böyle çıkıyor. Devlet muhacirlere
yakın davranınca ötekilere gitmek düşer.” Öyle de oluyor nitekim. Tam rakamlarını
bilmiyoruz ama Ege’den Yunan Krallığı’nın davetiyle ya da bu gelişmelerden
rahatsız oldukları için gidenlerin toplamının 200 bin kişiye yakın olduğu
söyleniyor.
İlk mübadele Bulgaristan’la
İttihat ve Terakki’nin göçleri bir mühendislik projesi
gibi planladığını ve her çatışmayı fırsat gibi değerlendirdiğini ileri
sürenlerin sayısı az değil. “Modern Türkiye’nin Şifresi” ve “İttihat
Terakki’nin Müslümanları İskân Politikası” kitaplarının yazarı Fuat Dündar,
sistematik ve kronolojik bir program uygulandığı kanaatinde. Osmanlı
milletlerinin 1877’den itibaren yaşadığı büyük dağılma, ‘Gayrimüslim tebaanın
bizimle kader birliği etmeye niyeti yok!’ mesajı olarak algılanıyor. Toprak
kayıplarıyla birlikte 24 milyon nüfustan çoğunluğu Türk olmayan 5 milyon
kişinin eksilmesi, İttihat ve Terakki’nin homojen bir devlet kurma cesaretini
artırıyor. Dündar’ın çıkardığı kronolojiye göre ilkin 1913’te Bulgarları hedef
alan bir politika başlıyor. Gönderilen 50 bin Bulgar’ın yerine 50 bin Müslüman
Türk geliyor. Fakat sonrasında yaşanacaklara kıyasla çok küçük bir rakam bu…
Aynı tarihlerde, benzer gerekçelerle alınan tehcir
kararı, yakın tarihin en dramatik toplumsal hadiselerinden… Osmanlı kaynakları
ve İngiliz konsolosluk raporları, 1878-1914 arasındaki Ermeni nüfusunu 1 milyon
250 bin ile 1 milyon 400 bin arasında gösteriyor. Tehcirin hemen öncesine kadar
devlet kademelerinde Ermenilere karşı menfi bir tavır sezilmediği gibi eldeki
veriler bilakis sıcak bir ilişkiye işaret ediyor. Talat Paşa ve diğer
İttihatçılar, Ermeni siyaset ve din adamlarıyla iş birliği içinde görünüyor.
Osmanlı Meclis-i Mebusan’ında İttihat ve Terakki’den aday olmuş 12 Ermeni mebus
vazife yapıyor. Gabriel Noradunkyan Efendi, Dış İşleri; Oskan Efendi, Posta
Nazırı. Yunan Krallığı’nın ilanından sonra Rumlar itibar kaybedince devlet
kademelerindeki boşluk Ermenilerle doldurulmuş. Gümrüklerde 20 bin civarında
Ermeni çalışıyor. 1913’te Ermeni alfabesinin 1500’üncü yıl dönümü kutlamalarına
İttihat ve Terakki Cemiyeti büyük bir hevesle katılıyor. Enver Paşa, akşam
Ermeni bir dostuyla poker oynuyor. Öpüşerek ayrılıyorlar. Ertesi gün tehcir
emri çıkıyor. Karar ani olduğundan değil İstanbul Şehir Üniversitesi Öğretim
Üyesi Prof. Dr. Mesut Yeğen’e göre, “Paşa çok soğukkanlı. Bunun memleket için
iyi olduğuna gerçekten inanıyor.”
O tarihlerde 9 yaşında olan, 1997’de Avustralya’da
hayatını kaybeden Manuel Kerkyaşaryan ‘sevkiyet’ diyor tehcire. “Adana’da
ailecek bütün Ermeniler, bütün Türkler ve Türkiya’da doğanlar kardaş gibi
yaşıyor idik. Çünkü hürriyet, adalet, musavat ve millet olmuştu. Nihayet gün
geldi, biz de bu sevkiyete iştirak ettik.” Öncesine dair söyleyecekleri bundan
ibaret. ‘Hikayat’ı buradan sonra başlıyor… Mesut Yeğen’in de söylediği gibi bütün
Ermenilerin bağımsızlık talep ettiği doğru değil. Radikallerin ‘kopup gidelim’
dediği ortamda bunu kesinlikle reddeden bir zümre de var. Bütün kargaşaya
rağmen halk arasında ciddi bir birlikte yaşayamama sorunundan söz etmek mümkün
görünmüyor.
İttihat Terakki’nin Bâb-ı Âli baskını ile yönetime el
koyması, devlet sisteminde derin bir kırılmayla neticeleniyor. Cumhuriyet’in
1930’larda çok sert uyguladığı Türkçü, jakoben siyaset bir bakıma
İttihatçılarla başlıyor. Enver Paşa ve arkadaşları, 1913 darbesi ile kendi
hükümetlerini, Ayhan Aktar’a göre ‘diktatoryalarını’ kuruyor. ‘Eski düzen
artıklarını’ temizlemekle başlıyorlar işe. Kamu yöneticileri arasında ciddi bir
tasfiye yapılıyor. 1913’te 1100 civarında subay işten atılıyor. “İttihatçıların
yaptığı tenkisatla eski dönemin insanları tasfiye edildi. Ermeni tehciri
dediğimiz rezalet; yeni Türkçü ekibin etkin görevlere gelmesiyle mümkün oldu.”
diyor Aktar: “Osmanlıcılık ideolojisi, yaklaşık 60 senelik bir ideolojiydi.
Başarılıydı da. İttihatçılık yaklaşımı Osmanlıcılığın bittiği üzerine
kurgulanır fakat bu doğru değil. Bu ülkenin gayrimüslim vatandaşı, milliyetçi
seçkinler hariç orta sınıf, Osmanlıcılığa inanıyordu.”
Tehcire karar verenlerin Anadolu’da homojen, İslamlaşmış
bir kitle temin etmek gibi bir arzuları olabilir mi? Bu soruya tek bir cevap
vermek kolay değil. Ancak o günlerde uygulanan politikalardan hareketle tahmin
yürütmek mümkün. Kemal Karpat: “İttihat ve Terakki mensuplarının bir kısmı
Balkanlar’dan geliyordu. Oradan kovulmuş, harpte eza cefa çekmiş insanlardı.
Kuvvetle muhtemel böyle bir hisleri vardı.” diyor. “Fakat fiilen Ermenileri
çıkarmak gibi bir düşüncelerinin önceleri var olduğunu sanmıyorum. Balkan Harbi
büyük bir sukût-ı hayal oldu. Türk ve Müslüman oldukları için yurtlarından
çıkarıldılar, öldürüldüler.” Mustafa Kemal’in, “Osmanlı imparatorluğu
dâhilindeki akvam-ı muhtelife hep millî akidelere sarılarak, milliyet
mefkuresinin kuvvetiyle kendilerini kurtardılar. Biz ne olduğumuzu, onlardan
ayrı ve onlara yabancı bir millet olduğumuzu sopa ile içlerinden kovulunca
anladık… Anladık ki kabahatimiz kendimizi unutmaklığımızmış.” sözleri de
Karpat’ın tespitini teyit ediyor.
Korkunun cumhuriyeti!
Gayrimüslimlerin reform talepleri ve hiç olmazsa bir
kısmının imparatorluğa yönelik müdahalelere destek vermesi onlara yönelik
güvensizliği tetikliyor. Mesut Yeğen yine de dağılmanın öncelikli sebebinin bu
olduğu iddiasını reddediyor: “Türk eliti, gayrimüslimleri kendileriyle kader
birliği etmeye ikna edecek bir reform siyasetine yanaşmıyor. İcraatları hep
‘nasıl olur da bir zamanlar kabul edilen reformları içinden çıkılmaz hâle
getiririz!’ türündendir.” Ciddi bir çaba gösterseler dağılmanın bu ölçüde
travmatik olmasının önüne geçebileceklerdi Yeğen’e göre.
Ayhan Aktar’sa büyük kısmı Balkan muhaciri olan
Cumhuriyet’in kurucu kadrolarının korkularına dikkat çekiyor. İstanbul’un,
İzmir’in işgali esnasında Rumların işgal ordusunu coşkuyla karşılaması,
Ermenilerin Ruslarla girdiği ilişki travma etkisi oluşturmuştu ve böyle bir
şeyi tekrar yaşamamak için ne gerekiyorsa yapmaya hazırlardı: “Korkunun
cumhuriyetini kuruyorlar. Bütün mevzuatımız korkularla inşa edilmiştir.
İnsanların çocuklarına Kürtçe isim verememeleri, şehirlerin isimlerinin
değiştirilmesi, eski isimlerine dönülmesi için cumhurbaşkanı seviyesinde
müdahale edilmesi gereği başka nasıl açıklanabilir? Tunceli’nin eski ismi
Dersim’e dönüş söz konusu olduğunda önce Tunceli milletvekili itiraz etti. Bu
kadar içselleşmiş bir mesele bu.”
Kurtuluş Savaşı bittiğinde Bulgarlar, bir kısım Rumlar ve
Ermeniler gitmiş olsa da önemli miktar Rum nüfus duruyor hâlâ. 1923’te,
Lozan’da alınan mübadele kararı o faslı da kapatıyor. Türkiye ve Yunanistan’ın
karşılıklı talebiyle, ‘Türk topraklarında yerleşmiş Rum Ortodoks dininden Türk
uyruklarıyla, Yunan topraklarında yerleşmiş Müslüman dininden Yunan uyrukların
mübadelesine’ karar veriliyor. Önemli bir not var kanunda: “Gönderilenlerden
hiçbiri, Türk hükümetinin izni olmadıkça Türkiye’ye ya da Yunan hükümetinin
izni olmadıkça Yunanistan’a dönerek orada yerleşemeyecektir.”
Anadolu’dan giden/gönderilen Rum sayısı 1 milyon 200 bin,
gelen Müslüman sayısı 450 bin civarında. Memleket tam bir seferberlik hâlinde.
Birkaç ay içinde yüz binlerce insan dayanıyor kapıya. Çoğunun üzerinde
elbisesi, yiyecek ekmeği yok! İstanbul sokakları, benzeri görülmemiş bir dram
sahnesi. Daha Balkan ve Kafkas muhacirlerinin, Rus işgalinde doğu vilayetlerini
terk eden şark mültecilerinin iskânı tamamlanmamışken mübadiller geliyor.
Devletin kaynakları ihtiyaca cevap vermeye kâfi değil. 25 Teşrinisani (Kasım)
1923’te Hâkimiyet-i Milliye’de halktan yardım talep eden bir çağrı
yayımlanıyor: “Rumeli’den gelecek 500 bin kardeşin felaketi de vatana faydalı
birer insan olmaları da elimizdedir. Vatan bu 500 bin mübadil Türk’ün
faaliyetlerinden ciddi faydalar görecektir. 500 bin boynu bükük Türk, kurtarıcı
fedakârlığına ve koruyucu şefkatine bakıyor. Bütün vatanda dalgalanmaya
başlayan yardım hareketinde üstüne düşeni yap!”
Osmanlı’da sosyal hayat, adı konulmamış bir iş bölümü
dâhilinde yaşanıyor. Museviler ve Rumlar ticaret, Ermeniler zanaat, Müslümanlar
tarım ve hayvancılık yapıyor. 1903’te Bursa’da 42 Ermeni okulunda 5 bin 588
Ermeni öğrenci okuyor. İpekçilik okulunun yöneticisi ve öğrencilerinin çoğu da
Ermeni. Aynı yıl 148 Rum okulunda 15 bin 831 Rum öğrenci var. 1906 kayıtlarına
göre vilayet genelinde 98 doğramacının 88’i gayrimüslim, 22 bakırcının sadece
5’i Müslüman. İnşaat sektöründe büyük oranda Yunanistan’dan gelen mevsimlik
işçiler çalışıyor. Araştırmacı Raif Kaplanoğlu’nun Bursa için çizdiği bu tablo,
Anadolu’nun her yeri için geçerli.
Ve büyük tasfiye gerçekleşiyor. Şehirli gayrimüslimler
yerine önemli kısmı çiftçi olan muhacirler geliyor. Yine Bursa’ya bakıyoruz.
“Göçmenlerin büyük bölümü çiftçi ve özellikle hayvan yetiştiricisi.
Yetiştirdikleri 3 önemli ürün tütün, mısır ve çavdar. Oysa Rum ve Ermenilerin
boşalttıkları köy, kasaba ve ovalar verimli araziler. Göçmenler orada
rastladıkları ürünlerin çoğunu tanımıyor.” diyor Kaplanoğlu. Bursa civarına
yerleştirilen neredeyse bütün muhacirler, ilk yıllarda dutlukları, bağları,
hatta zeytinleri yakacak olarak kestiğini anlatıyor anılarında.
1 Kasım 2013 / AYŞE ADLI
Öyle isimlendirilmese de bir asır önce Anadolu’da yeni
bir kavimler göçü yaşanıyor. Türkiye Cumhuriyeti’nin ‘ulus devlet’ olarak
kurulması; Türk, Kürt, Arap, Boşnak, Gürcü, Arnavut, Çerkez, Çingene, Laz,
Ermeni, Rum, Süryani, Bulgar, Nasturi... milyonlarca insanın yer değiştirmesi
sayesinde mümkün oluyor.
Bugünden ibaret olsa hayat; yaşananları anlamak,
yorumlamak, kabul yahut reddetmek ne kadar da kolay olurdu. Oysa bu
topraklarda, en basit toplumsal hadiseler bile devasa bagajlar taşıyor
beraberinde. Sıradan sayılabilecek meseleler, aynı sebeple sert kavgalar
doğuruyor. Tunceli’nin yeniden ‘Dersim’ ismini alması, ana dilinde eğitim hakkı
sayesinde Gökçeada’da sadece 4 öğrencisi olan bir okulun eğitime başlaması veya
ilkokul talebelerinin her sabah tekrarladıkları ‘Andımız’ın kaldırılması millî
meseleler olarak çıkıyor karşımıza. Tarih, bugünün üzerindeki ipoteğini
kaldırmıyor bir türlü…
Siyasi bilincimizi oluşturan ‘dört tarafımız düşmanlarla
çevrili’ yalnızlığı, Cumhuriyet’in makbul vatandaşı olmaya hak kazanamamış
kesimlere yönelik aşılamayan ötekileştirme, Türklüğe dizilen güzellemelerin
nispeten azalmasından duyulan rahatsızlık… Hepsi kökü geçmişte yaralar. Çok
haklı ve masum bir soru var elimizde: Neden? Eşit haklar ve tanımlanmış
sınırlar çerçevesinde bir arada yaşamak mümkünken neden ötekinin hareket alanı
daraldıkça güvende hissediyoruz kendimizi? Kaçınılmaz olarak geriye götürüyor bizi
bu muhasebe. Zira sebep; çok dil, din ve kültürlü bir imparatorluktan ulus
devlete geçiş sürecinde yaşananlarda, Osmanlı’yı yıkıp Cumhuriyet’i mümkün
kılan göçlerde saklı.
Osmanlı, göçle kurulmuş bir imparatorluk. Son asra kadar
kapıları Müslim-gayrimüslim ayrımı olmaksızın herkese açık. Millet sistemi,
farklı aidiyetlere sahip insanların aynı devletin tebaası hâlinde yaşamasını
mümkün kılıyor. Ve asırlar sonra, artık bir arada olmanın imkânı kalmamışken,
tıpkı kuruluşunda olduğu gibi yine göçle çöküyor Devlet-i Aliyye.
İkbal devrinde imparatorluğun çeperlerine yollanan
Müslümanlar Anadolu’nun; azınlıklar ise kendi ‘ulus’ devletlerinin yolunu
tutuyor. Önceleri çaresiz kabul edilen bu kopuş, 20’nci asrın başlarında
Cumhuriyet’in tercihi olarak çıkıyor karşımıza. İkinci Abdülhamid’in ‘zaruri’
İslamcılığı, İttihat Terakki ve Türkiye Cumhuriyeti’nin Türkçülüğüne bırakıyor
yerini. Elbette öncelikle Müslümanların, ama aynı zamanda Rum, Ermeni, Süryani,
Yahudi, Nasturi, Bulgar milletlerinin devleti olan Osmanlı, Müslüman Kürtleri
dahi reddederek Türk yurduna dönüyor hızla. İstanbul’da, Ankara’da, Lozan’da
alınan kararlarla insanlardan, asırlardır kök saldığı toprakları terk edip yeni
yurt bulması bekleniyor. Fakat kolay olmuyor, o günden beri kabuk tutmuyor bu
yara. Sürekli kan sızdırıyor…
Daha 17’nci asırda Osmanlı’nın geri dönüşü olmayan bir
yola girdiği belli. Çözülme, 1689’da Avusturya’nın Üsküp’ü işgaliyle başlıyor.
Müslüman halk, 1900’lerin başlarına kadar adım adım geri çekiliyor Balkan
topraklarından. Yükselen bağımsızlık ateşi, millet sistemini kifayetsiz
bırakıyor. Osmanlı-Rus Savaşı, diğer adıyla 93 Harbi’yle birlikte imparatorluk
coğrafyası âdeta yangın yeri. Azınlıklar kendi devletlerini istiyor. Birkaç
istisna dışında o günleri anlatan hiç eser yok maalesef. Sadece rakamlar var
elimizde; yerinden yurdundan olan yüz
binler, milyonlar…
1820’lerde Osmanlı nüfusu 20 milyonlarda. Suriye bir
buçuk, Irak 3-4 milyon. Anadolu’da en fazla 10 milyon insan yaşıyor. 50 sene
sonra nüfus yüzde 42 artmış, 28 milyonu geçmiş. Şehir Üniversitesi Öğretim
Üyesi Prof. Dr. Kemal Karpat, 1908’e kadar 10 milyon nüfuslu Anadolu’ya
yerleşen Müslüman göçmen sayısını yaklaşık 5 milyon olarak veriyor. Ülkedeki
Müslüman oranı ilk defa yüzde 80’i buluyor. Gayrimüslim tebaa hâlâ imparatorluk
topraklarında olsa da dengeler değişmiş. Anadolu artık Müslüman yurdu… Karpat,
Avrupa topraklarındaki Müslümanların akıbetinin 1860’lardan sonra Mekke’deki
hacılar arasında en çok tartışılan konular arasında olduğunu söylüyor.
Hıristiyan dünya ile gerilim yükseldikçe, imparatorluğun merkezindeki halk,
Müslüman kimliğinin giderek daha fazla farkına varıyor. Sultan Abdulhamid böyle
bir ortamda, seleflerinin Batılılaşmacılığını ikinci plana iterek İslamcılık
yoluna giriyor.
Padişahın, darmadağın olan imparatorluk yurduna sahip
çıkacak bir halka ihtiyacı var. Muhacirler eski yurtlarını unutsun, yeni
vatanlarına bir an önce alışsın diye asırlık mirî mülkiyet sisteminden vazgeçiyor
devlet. Özel mülkiyet Balkan muhacirlerine toprak verilmesiyle başlıyor. Peş
peşe mektepler açılıyor. Fakir Anadolu çocukları davet ediliyor bu okullara.
Prof. Dr. Karpat, Osmanlı ilkokullarında 1880’den sonra okutulan ders
kitaplarına şöyle bir bakmanın bile öğrencilere öncelikle Osmanlı-Müslüman
kimliğini aşılama amacıyla yazıldıklarını görmeye yeteceğini belirtiyor. Çok
manidardır ki padişahın canına kasteden, Ermeni tehcirine karar veren,
Osmanlı’yı Birinci Dünya Savaşı’nın tarafı yapan İttihatçılar da, Devlet-i
Aliyye’nin mirasını bir çırpıda reddeden tek parti devrinin katı Türkçü,
pozitivist devlet adamları da İslamcı Abdülhamid’in devletini kurtarmak için
kurduğu bu mekteplerde yetişiyor. “Bu öğrencilerin öncekilerden farklı bir
siyasi kimlik geliştirecekleri belliydi.” diyor Karpat.
Müslümanların sayısı hızla artarken gayrimüslim
mevcudunun azalmasa da hiç olmazsa aynı kalmasını bekliyoruz, fakat hayır!
Özellikle Rumlar açısından geçersiz bir beklenti bu. Tanzimat ve Islahat
fermanlarının meydana getirdiği olumlu hava, Ege adalarındaki Hıristiyanları
Anadolu’ya çekiyor. 1830’da İzmir nüfusu 80 bin Türk ile 20 bin Rum’dan
oluşurken; 30 sene sonra şehirde 75 bin Rum, 41 bin Türk yaşıyor.
Gayrimüslimler askerlikten muaf. Avrupa ülkeleriyle ticaret yapıyor,
çocuklarını Batı’daki yüksek eğitim kurumlarına gönderiyorlar. Eğitim ve gelir
seviyeleri Müslümanlara kıyasla oldukça yüksek. Karpat, Rumlar arasında
bağımsızlık düşüncesinin “Ateşli bir özgürlük tutkusu ve yabancı idareye karşı
köklü bir hoşgörüsüzlük içindeydiler.” dediği eğitimli gençler tarafından
ateşlendiği kanaatinde. Fakat Yunan Krallığı 1832’de ilan edilmişken 1913’te
Anadolu’da hâlâ 1 milyon 800 bin civarında Rum yaşıyor. Osmanlı’dan, asırlardır
yaşadıkları ata topraklarından kopmak öyle herkesin de hayali değil.
Belgelere yansıdığı kadarıyla siyasi kargaşayla birlikte
devlet de gayrimüslim nüfustan endişe etmeye başlıyor. Avrupa, şark meselesini
bahane ederek müdahalelerini artırdıkça içerideki hassasiyet yükseliyor. Saray,
artık halkına güvenmiyor…
Anadolu da karışıyor!
O günlerde alınan her karar, geri dönülmez kopuşlarla
sonuçlanıyor. Balkan göçmenleri, gayrimüslim köylerini kuşatacak şekilde Ege’ye
yerleştiriliyor mesela. Kimine göre azınlıkları kontrol altında tutmak, kimine
göreyse rahatsız edip gitmelerini sağlamak için yapılıyor bu tercih. Rumeli’den
kaçanların sayısı arttıkça gerilim yükseliyor. Evini bırakıp Bursa’ya gelmek
zorunda kalmış bir Müslüman, Rum fırıncıyı tokatlayıp dükkânından atıveriyor
bir gün. Adam şaşkın, soruyor, ‘Ne yapıyorsun?’ Rumeli muhacirinin cevabı,
artık eski mesut günlere dönülemeyeceğinin habercisi: “Aynısını bana yaptılar.
Tokatlayıp dükkânımdan attılar. Bana yapılandan başka bir şey yapmıyorum sana…”
Araştırmacı Yıldırım Ağanoğlu, “Artık 100 sene önceki gibi değil ortam.” diyor:
“Balkan Savaşları’ndan sonra halk da yılmış. İnsanlar sürüldükleri yerde
yaşadıklarının hesabını burada sormaya başlıyor.”
Bilgi Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Ayhan Aktar’a göre
bu tercih, bilerek ve isteyerek problem ekmek anlamına geliyor. “Yunan-Bulgar
ordusundan kaçıp gelmiş insanları Ege’de bir Rum köyünün yanına
yerleştiriyorsun. Ahali arasında çatışma böyle çıkıyor. Devlet muhacirlere
yakın davranınca ötekilere gitmek düşer.” Öyle de oluyor nitekim. Tam rakamlarını
bilmiyoruz ama Ege’den Yunan Krallığı’nın davetiyle ya da bu gelişmelerden
rahatsız oldukları için gidenlerin toplamının 200 bin kişiye yakın olduğu
söyleniyor.
İlk mübadele Bulgaristan’la
İttihat ve Terakki’nin göçleri bir mühendislik projesi
gibi planladığını ve her çatışmayı fırsat gibi değerlendirdiğini ileri
sürenlerin sayısı az değil. “Modern Türkiye’nin Şifresi” ve “İttihat
Terakki’nin Müslümanları İskân Politikası” kitaplarının yazarı Fuat Dündar,
sistematik ve kronolojik bir program uygulandığı kanaatinde. Osmanlı
milletlerinin 1877’den itibaren yaşadığı büyük dağılma, ‘Gayrimüslim tebaanın
bizimle kader birliği etmeye niyeti yok!’ mesajı olarak algılanıyor. Toprak
kayıplarıyla birlikte 24 milyon nüfustan çoğunluğu Türk olmayan 5 milyon kişinin
eksilmesi, İttihat ve Terakki’nin homojen bir devlet kurma cesaretini
artırıyor. Dündar’ın çıkardığı kronolojiye göre ilkin 1913’te Bulgarları hedef
alan bir politika başlıyor. Gönderilen 50 bin Bulgar’ın yerine 50 bin Müslüman
Türk geliyor. Fakat sonrasında yaşanacaklara kıyasla çok küçük bir rakam bu…
Aynı tarihlerde, benzer gerekçelerle alınan tehcir
kararı, yakın tarihin en dramatik toplumsal hadiselerinden… Osmanlı kaynakları
ve İngiliz konsolosluk raporları, 1878-1914 arasındaki Ermeni nüfusunu 1 milyon
250 bin ile 1 milyon 400 bin arasında gösteriyor. Tehcirin hemen öncesine kadar
devlet kademelerinde Ermenilere karşı menfi bir tavır sezilmediği gibi eldeki
veriler bilakis sıcak bir ilişkiye işaret ediyor. Talat Paşa ve diğer
İttihatçılar, Ermeni siyaset ve din adamlarıyla iş birliği içinde görünüyor.
Osmanlı Meclis-i Mebusan’ında İttihat ve Terakki’den aday olmuş 12 Ermeni mebus
vazife yapıyor. Gabriel Noradunkyan Efendi, Dış İşleri; Oskan Efendi, Posta
Nazırı. Yunan Krallığı’nın ilanından sonra Rumlar itibar kaybedince devlet
kademelerindeki boşluk Ermenilerle doldurulmuş. Gümrüklerde 20 bin civarında
Ermeni çalışıyor. 1913’te Ermeni alfabesinin 1500’üncü yıl dönümü kutlamalarına
İttihat ve Terakki Cemiyeti büyük bir hevesle katılıyor. Enver Paşa, akşam
Ermeni bir dostuyla poker oynuyor. Öpüşerek ayrılıyorlar. Ertesi gün tehcir emri çıkıyor. Karar ani
olduğundan değil İstanbul Şehir Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Mesut
Yeğen’e göre, “Paşa çok soğukkanlı. Bunun memleket için iyi olduğuna gerçekten
inanıyor.”
O tarihlerde 9 yaşında olan, 1997’de Avustralya’da
hayatını kaybeden Manuel Kerkyaşaryan ‘sevkiyet’ diyor tehcire. “Adana’da
ailecek bütün Ermeniler, bütün Türkler ve Türkiya’da doğanlar kardaş gibi
yaşıyor idik. Çünkü hürriyet, adalet, musavat ve millet olmuştu. Nihayet gün
geldi, biz de bu sevkiyete iştirak ettik.” Öncesine dair söyleyecekleri bundan
ibaret. ‘Hikayat’ı buradan sonra başlıyor… Mesut Yeğen’in de söylediği gibi
bütün Ermenilerin bağımsızlık talep ettiği doğru değil. Radikallerin ‘kopup gidelim’
dediği ortamda bunu kesinlikle reddeden bir zümre de var. Bütün kargaşaya
rağmen halk arasında ciddi bir birlikte yaşayamama sorunundan söz etmek mümkün
görünmüyor.
İttihat Terakki’nin Bâb-ı Âli baskını ile yönetime el
koyması, devlet sisteminde derin bir kırılmayla neticeleniyor. Cumhuriyet’in
1930’larda çok sert uyguladığı Türkçü, jakoben siyaset bir bakıma
İttihatçılarla başlıyor. Enver Paşa ve arkadaşları, 1913 darbesi ile kendi
hükümetlerini, Ayhan Aktar’a göre ‘diktatoryalarını’ kuruyor. ‘Eski düzen
artıklarını’ temizlemekle başlıyorlar işe. Kamu yöneticileri arasında ciddi bir
tasfiye yapılıyor. 1913’te 1100 civarında subay işten atılıyor. “İttihatçıların
yaptığı tenkisatla eski dönemin insanları tasfiye edildi. Ermeni tehciri
dediğimiz rezalet; yeni Türkçü ekibin etkin görevlere gelmesiyle mümkün oldu.”
diyor Aktar: “Osmanlıcılık ideolojisi, yaklaşık 60 senelik bir ideolojiydi.
Başarılıydı da. İttihatçılık yaklaşımı Osmanlıcılığın bittiği üzerine
kurgulanır fakat bu doğru değil. Bu ülkenin gayrimüslim vatandaşı, milliyetçi
seçkinler hariç orta sınıf, Osmanlıcılığa inanıyordu.”
Tehcire karar verenlerin Anadolu’da homojen, İslamlaşmış
bir kitle temin etmek gibi bir arzuları olabilir mi? Bu soruya tek bir cevap
vermek kolay değil. Ancak o günlerde uygulanan politikalardan hareketle tahmin
yürütmek mümkün. Kemal Karpat: “İttihat ve Terakki mensuplarının bir kısmı
Balkanlar’dan geliyordu. Oradan kovulmuş, harpte eza cefa çekmiş insanlardı.
Kuvvetle muhtemel böyle bir hisleri vardı.” diyor. “Fakat fiilen Ermenileri
çıkarmak gibi bir düşüncelerinin önceleri var olduğunu sanmıyorum. Balkan Harbi
büyük bir sukût-ı hayal oldu. Türk ve Müslüman oldukları için yurtlarından
çıkarıldılar, öldürüldüler.” Mustafa Kemal’in, “Osmanlı imparatorluğu
dâhilindeki akvam-ı muhtelife hep millî akidelere sarılarak, milliyet
mefkuresinin kuvvetiyle kendilerini kurtardılar. Biz ne olduğumuzu, onlardan
ayrı ve onlara yabancı bir millet olduğumuzu sopa ile içlerinden kovulunca
anladık… Anladık ki kabahatimiz kendimizi unutmaklığımızmış.” sözleri de
Karpat’ın tespitini teyit ediyor.
Korkunun cumhuriyeti!
Gayrimüslimlerin reform talepleri ve hiç olmazsa bir
kısmının imparatorluğa yönelik müdahalelere destek vermesi onlara yönelik
güvensizliği tetikliyor. Mesut Yeğen yine de dağılmanın öncelikli sebebinin bu
olduğu iddiasını reddediyor: “Türk eliti, gayrimüslimleri kendileriyle kader
birliği etmeye ikna edecek bir reform siyasetine yanaşmıyor. İcraatları hep
‘nasıl olur da bir zamanlar kabul edilen reformları içinden çıkılmaz hâle getiririz!’
türündendir.” Ciddi bir çaba gösterseler dağılmanın bu ölçüde travmatik
olmasının önüne geçebileceklerdi Yeğen’e göre.
Ayhan Aktar’sa büyük kısmı Balkan muhaciri olan
Cumhuriyet’in kurucu kadrolarının korkularına dikkat çekiyor. İstanbul’un, İzmir’in
işgali esnasında Rumların işgal ordusunu coşkuyla karşılaması, Ermenilerin
Ruslarla girdiği ilişki travma etkisi oluşturmuştu ve böyle bir şeyi tekrar
yaşamamak için ne gerekiyorsa yapmaya hazırlardı: “Korkunun cumhuriyetini
kuruyorlar. Bütün mevzuatımız korkularla inşa edilmiştir. İnsanların
çocuklarına Kürtçe isim verememeleri, şehirlerin isimlerinin değiştirilmesi,
eski isimlerine dönülmesi için cumhurbaşkanı seviyesinde müdahale edilmesi
gereği başka nasıl açıklanabilir? Tunceli’nin eski ismi Dersim’e dönüş söz
konusu olduğunda önce Tunceli milletvekili itiraz etti. Bu kadar içselleşmiş
bir mesele bu.”
Kurtuluş Savaşı bittiğinde Bulgarlar, bir kısım Rumlar ve
Ermeniler gitmiş olsa da önemli miktar Rum nüfus duruyor hâlâ. 1923’te,
Lozan’da alınan mübadele kararı o faslı da kapatıyor. Türkiye ve Yunanistan’ın
karşılıklı talebiyle, ‘Türk topraklarında yerleşmiş Rum Ortodoks dininden Türk
uyruklarıyla, Yunan topraklarında yerleşmiş Müslüman dininden Yunan uyrukların
mübadelesine’ karar veriliyor. Önemli bir not var kanunda: “Gönderilenlerden
hiçbiri, Türk hükümetinin izni olmadıkça Türkiye’ye ya da Yunan hükümetinin
izni olmadıkça Yunanistan’a dönerek orada yerleşemeyecektir.”
Anadolu’dan giden/gönderilen Rum sayısı 1 milyon 200 bin,
gelen Müslüman sayısı 450 bin civarında. Memleket tam bir seferberlik hâlinde.
Birkaç ay içinde yüz binlerce insan dayanıyor kapıya. Çoğunun üzerinde
elbisesi, yiyecek ekmeği yok! İstanbul sokakları, benzeri görülmemiş bir dram
sahnesi. Daha Balkan ve Kafkas muhacirlerinin, Rus işgalinde doğu vilayetlerini
terk eden şark mültecilerinin iskânı tamamlanmamışken mübadiller geliyor.
Devletin kaynakları ihtiyaca cevap vermeye kâfi değil. 25 Teşrinisani (Kasım)
1923’te Hâkimiyet-i Milliye’de halktan yardım talep eden bir çağrı yayımlanıyor:
“Rumeli’den gelecek 500 bin kardeşin felaketi de vatana faydalı birer insan
olmaları da elimizdedir. Vatan bu 500 bin mübadil Türk’ün faaliyetlerinden
ciddi faydalar görecektir. 500 bin boynu bükük Türk, kurtarıcı fedakârlığına ve
koruyucu şefkatine bakıyor. Bütün vatanda dalgalanmaya başlayan yardım
hareketinde üstüne düşeni yap!”
Osmanlı’da sosyal hayat, adı konulmamış bir iş bölümü
dâhilinde yaşanıyor. Museviler ve Rumlar ticaret, Ermeniler zanaat, Müslümanlar
tarım ve hayvancılık yapıyor. 1903’te Bursa’da 42 Ermeni okulunda 5 bin 588
Ermeni öğrenci okuyor. İpekçilik okulunun yöneticisi ve öğrencilerinin çoğu da
Ermeni. Aynı yıl 148 Rum okulunda 15 bin 831 Rum öğrenci var. 1906 kayıtlarına
göre vilayet genelinde 98 doğramacının 88’i gayrimüslim, 22 bakırcının sadece
5’i Müslüman. İnşaat sektöründe büyük oranda Yunanistan’dan gelen mevsimlik
işçiler çalışıyor. Araştırmacı Raif Kaplanoğlu’nun Bursa için çizdiği bu tablo,
Anadolu’nun her yeri için geçerli.
Ve büyük tasfiye gerçekleşiyor. Şehirli gayrimüslimler
yerine önemli kısmı çiftçi olan muhacirler geliyor. Yine Bursa’ya bakıyoruz.
“Göçmenlerin büyük bölümü çiftçi ve özellikle hayvan yetiştiricisi.
Yetiştirdikleri 3 önemli ürün tütün, mısır ve çavdar. Oysa Rum ve Ermenilerin
boşalttıkları köy, kasaba ve ovalar verimli araziler. Göçmenler orada
rastladıkları ürünlerin çoğunu tanımıyor.” diyor Kaplanoğlu. Bursa civarına
yerleştirilen neredeyse bütün muhacirler, ilk yıllarda dutlukları, bağları,
hatta zeytinleri yakacak olarak kestiğini anlatıyor anılarında.
Şimdi kim ev yapacak?
Yerliler de nasibini alıyor değişimden. Paşapınar
köyünden Hatice Yenice’nin annesi, Ermeniler gidince dizlerine vurup “Şimdi
evlerimizi kim yapacak?” diye ağlıyor. Göç günlerini hatırlayan Aksaraylı bir
amca, “Felaket zamanlardı.” diyor soranlara. “Gâvurlar gittiğinde buranın adamı
ayağına giyecek çarık bulamadı. Sanatı olan kalmadı. Bizimkilerin de kiminin 2
hayvanı var, kiminin varsa bağı... Ekseriyetimiz gâvurların yanında iki lokma
ekmeğe çalışıyor. Muhacirler gelince olmadı tabii. Onlar da yoklukla gelmişler
buralara. Çok zor zamanlardı.”
Anadolu’nun o günlerini, 1979’da vefat eden Ord. Prof.
Ömer Lütfi Barkan şöyle tasvir ediyor: “Daimi harp gaileleri içinde bunalmış,
idaresiz ve geri bir memlekette başıboş ve yardımsız bırakılan veya cahilane
bir idare ile fena tatbik edilmiş olan bir iskân işi, Türk nüfus ve ekonomisi
üzerinde tahrip edici tesirler doğurmuştur. Bu bozgun ve göç facialarının insan
zayiatı ve iktisadi tahrip bakımından oluşturduğu boşluk yanında, manevi
sahalarda açtığı yaralar da, daha az ehemmiyetsiz değildir.”
Birkaç 10 yıl içinde ülke benzeri görülmemiş politik,
kültürel ve sosyal değişim yaşamış. Yönetim şekli, toplumu, toprakları eskiyle
kıyas kabul etmiyor. Kürtler, Araplar, Boşnaklar, Gürcüler, Arnavutlar,
Çerkezler, Çingeneler, Lazlar, Ermeniler, Rumlar, Yahudiler, Süryaniler,
Nasturiler, Bulgarlar… yer değiştirmiş. Suların durulması öyle bugünden yarına
olacak iş değil. Dâhiliye Vekili Şükrü Kaya, muhacirlerin durumu hakkında
verilen soru önergesini cevaplarken meseleyi de özetliyor: “Bir ağaç köklü
olarak bir taraftan diğerine nakledildiği vakit güç tutuyor. Hatta birkaç sene
sonra soluyor. Nerede kaldı ki insanlar ebaenced (atadan babaya) yerleştiği
evden, işlediği tarladan bir kanunla veyahut haricî bir tazyikle ayrılırsa
kökünden ayrılmış gibi oluyor. Binaenaleyh muhacerette müşkülat görüp müteessir
olmamak icap eder. İşin tabiatı bunu iktiza ettirmektedir. Dediğim gibi
ecdadının yurdundan, malik olduğu topraktan bir kanunla, bir emirle, bir darbe
ile atılan adamda kuvve-i maneviyye tabiatı ile sarsılır. Mala karşı rağbeti ve
cana karşı kıymeti azalır. İşte cana karşı kıymeti ve mala karşı rağbeti
artırmak, kuvvet-i maneviyyeyi yükseltmek, bu güçsüzlüğe inzimam eden ruhi
amillerdir.”
Mübadeleyle birlikte sıkılmış bir yumruk gibi içine
kapanıyor ülke. Dört taraf düşman artık. Azınlıklar gitmiş, ekonomi zayıf,
erkeklerin önemli kısmı savaşlarda kaybedilmiş. Millî Mücadele’nin sonunda
nüfus 18 milyondan 13 milyona düşmüş. Sıtma, verem, frengi, trahom, tifo,
dizanteri gibi bulaşıcı hastalıklar sonucu ölüm oranları çok yüksek… 19’uncu
yüzyıl sonlarından itibaren milyonlarca muhacir geliyor, ancak yetmiyor Anadolu
nüfusunu tamamlamaya. Savaş enkazı daha kaldırılamamışken Türkiye Cumhuriyeti, bu
kez de sınırları dışında kalan Türk-Müslüman halkı en yetkili ağızdan
Anadolu’ya davet ediyor. Mustafa Kemal, Ocak 1923’te İstanbul gazetecileri ile
yaptığı görüşmede dile getiriyor fikrini: “Memleketin nüfusu, şayan-ı teessüf
bir derecededir. Sıhhi ve içtimai tedbirler almak lazım gelir. Bunun için icap
ederse ve aramızda mütehassıs yoksa nerede varsa oradan mütehassıs
celbedeceğiz. Fakat aynı zamanda hudud-u milliye haricinde kalan aynı ırk ve
aynı harstan olan anasırı da getirmek ve … nüfusumuzu tezyid etmek lazımdır…
Eğer Rusya’dan da getirmek mümkün olursa oradan da getireceğiz. Fakat bence
garbî Trakya’dan kâmilen Türkleri nakletmek lazımdır…”
Prof. Ayşe Kadıoğlu’nun tespitiyle ‘milletini arayan bir
devlet’ olarak kurulan Cumhuriyet, yoluna Türklerle devam etmek istiyor. Tüm
beyanlar bu yönde. Ancak öte yandan ülkeler arası anlaşmalar Türkiye’nin ilgi
alanı olarak Türklerden değil, Müslümanlardan söz ediyor. Üstelik Doğu ve
Güneydoğu Anadolu’da yabana atılamayacak bir Kürt nüfus yaşıyor. Anlaşılan o
ki, Müslümanlık mayasından Türk ulusu çıkaracağına dair yüksek bir inancı var
Cumhuriyet elitinin. Fakat sadece Kürtlerle yaşanan sorunlar bile bunun o kadar
da kolay olmayacağını gösteriyor…
Tehcire dair muhtelif rakamlar var. Talat Paşa,
defterinde 924 bin 158 kişinin sevk edildiğinden bahsediyor.
Sıra Kürtlerde
Uluslaşma sürecinde Kürtler; isyan ve başkaldırılara
rağmen diğer azınlıklardan farklı muamele görüyor. Şeyh Sait, Ağrı ve Dersim
isyanlarının çok sert ve kanlı bastırıldığı çoğunluğun malumu. Ancak diğer
milletleri ülke sınırları dışına iten kuvvet, tercihini Kürtleri
Türkleştirmekten yana kullanıyor. Fuat Dündar; Kürtlerin, İttihatçıların
zihinlerindeki devlet projesine dâhil olduğu fikrinde. Yurt olarak Anadolu
toprakları hedefleniyor. Bu yüzden, Ermeniler o tarihlerde henüz imparatorluk
sınırları içindeki Suriye’ye sürülürken Talat Paşa, Rus ordusundan kaçan
Kürtlerin Halep’e iskânına karşı çıkıyor.
İttihat ve Terakki 1916’nın bahar aylarında geniş boyutlu
bir sevk hareketi başlatıyor. Plan; Rus ordusundan kaçan Kürtlerin, dağınık bir
şekilde Batı’ya iskân edilmesini gerektiriyor. Talat Paşa 2 Mayıs 1916’da
Diyarbekir vilayetine çektiği şifreli telgrafta Kürtlerin iskân politikasını
nasıl şekillendirdiğini özetliyor: “Kürd mültecilerini Urfa, Zor gibi haval-i
cinubiyeye (güney bölgelere) göndermek kesinlikle caiz değildir. Bunlar
oralarda ya Arablaşmak veyahut milliyetlerini muhafaza etmek suretiyle yine
gayr-ı müfid ve muzır (faydasız ve zararlı) bir anasır hâlinde kalacakları
cihetle matlub hasıl olmayacağından mültecilerin ber veçhi-zir (aşağıda
belirtildiği gibi) sevk ve iskânları lazımdır.”
Kürt mültecilerin gittikleri yerde milliyetlerini
muhafaza etmeleri istenmiyor. Yapılması gereken çok basit! Asimile olmaları
için şartlar oluşturulacak… Paşa; aşiret reislerini fertlerden ayrılması ve
aralarında ne kadar nüfuz sahibi insan varsa hepsinin Konya, Kastamonu, Niğde
ve Kayseri’ye ayrı ayrı sevk edilmesi talimatını veriyor. 4 Mayıs 1916’da Urfa,
Maraş ve Antep’e gönderdiği bir diğer şifreli telgrafta “Kürd mültecileri
bilahare memleketlerine iade edilmeyeceklerinden muhacirin gibi emvali
metrukeden hane ve arazi verilmesini, gerekli giderlerin muhacirin
tahsisatından karşılanmasını” emrediyor Talat Paşa. Dâhiliye Vekaleti 4 Mayıs
1916’da Konya, Ankara, Kayseri ve Niğde’ye gönderdiği yazıda; harp
mıntıkalarından gelen Kürt mültecilerin reis, imam ve şeyhlerinden ayrı ve
yerli halkın yüzde 5’ini geçmeyecek şekilde Anadolu içlerine iskan olunmak
üzere gönderilmelerini istiyor.
Peki, neden Arapların ve gayrimüslim azınlıkların peş
peşe kendi devletlerini kurduğu bir dönemde Kürtler silah zoruyla da olsa
içerde tutuluyor? “Çünkü Kürtlerden vazgeçmek, Kürdistan’ı gözden çıkarmak
demek!” Prof. Dr. Yeğen’e göre. Ermeniler gittikten sonra bölge Kürtlere
kalmış. Savaşlardan sonra nüfus çok azalmışken Doğu ve Güneydoğu vilayetlerine
iskân edecek birilerini bulmak mümkün değil. Kürtlere yönelik bakış ‘Bunları
nasılsa hallederiz!’ seviyesinde.
Şeyh Sait isyanı, şark iskânı için güçlü bir gerekçe. 4
Temmuz 1927’de “Bazı eşhasın şark menatıkından garp vilayetlerine nakillerine
dair kanun” kabul ediliyor. Kanunda beyan edilen niyet her sene 50 bin Türk’ün
Fırat’ın doğusuna ve oradan da 50 bin kişinin batıya aktarılması. 10 sene
içinde 500 bin kişilik bir mübadele düşünülüyor. Fakat sadece 50 bin kişiye
uygulanıyor. Yeğen’e göre gerekçe; Cumhuriyetin bu hayali gerçekleştirecek
kapasitesi, parası, teçhizatı olmaması... İskâna tabi tutulan insanlar sahip
oldukları ev, eve bağlı arazi ve dükkândan başka bütün gayrimenkulleri 2 yıl
içinde elden çıkarmak zorunda. Arazileri, araziye bağlı ev ve dükkânları ise
hazineye geçecek…
Bölgeden ayrılması sağlanamayan Kürt nüfusun Cumhuriyet’e
kazandırılması için tersine göç de düşünülüyor. Bölgede 400 bin ‘kayıp
şahıstan’ kalan mülklere Balkan muhacirlerinin ve Karadeniz’deki topraksız
köylülerin yerleştirilmesi kararı, bu maksatla alınıyor. Deneniyor da. Fakat
Güneydoğu’ya iskân edilen muhacirlerin önemli bir kısmı bölge şartlarına
alışamadıkları için yer değiştiriyor. Kalanlar için de çok kolay olmuyor hayat.
Mayanın tutmadığını 7’nci dönem Urfa Mebusu Hüseyin Sami Coşar, Meclis’te
anlatıyor: “Bir vakitler İktisat ve Maliye vekillerinin maiyetinde müşavir
olarak bütün Doğu’yu dolaştım. Van Gölü’nün kenarında Tatvan denilen şirin bir
kasabada bezgin, ümitsiz, fakat bünyeleri itibarıyla sağlam yapılı insanlar
gördüm. Bunlarda bir neşesizlik, hayatiyetlerinin düşmek üzere olduğunu
gösteren bir sezinti vardı. ‘Nereden getirilip buraya iskân edilmişler?
Memleket dışından mı?’ diye soruldu. Mes’ul vekillere verilen cevap şudur:
‘Efendim bunlar Karadeniz uşağıdır.’ Buraya ekilen o fidan tutmamıştı.”
Kürtler ve ülkede kalan azınlıklarla ilgili eksik kalan
yaptırımlar da 1934’te çıkan ve bir kısım maddeleri iptal edilmekle birlikte hâlâ
yürürlükte olan 2510 sayılı İskân Kanunu’yla tamamlanıyor. Ana dili Türkçe
olmayanların yeniden köy, mahalle, işçi veya sanatçı birliği kurması
yasaklanıyor. Karı-koca ve henüz evlenmemiş çocuklar aile kabul edilip birlikte
iskân edilirken, evli çocuklar başka şehirlere gönderiliyor. Sair bölgelerden
gelen muhacirler yerleştirildikleri yerde 10 yılı doldurduktan sonra serbest
bırakılırken Doğu ve Güneydoğu’dan gelenler, aksi yönde bir hükümet kararı
olmadıkça yerlerini terk edemiyor...
Kemalist devrimin tamamlanabilmesi için dili, dini, ırkı,
kültürü bir toplum yapısına erişmek gerekiyor. İşte 1922’de saltanatın ve 24’te
hilafetin kaldırılmasıyla başlayan süreç bu maksada doğru hızla taşıyor
toplumu. 1925 ve 1926’da kıyafet devrimi, tekke/türbe ve zaviyelerin
seddedilmesi, takvim ve saat değişikliği, hukuk fakültesinin açılması ve yeni
Vatandaşlık Kanunu’nun kabulü gibi kültür devrimlerini Türkiye Cumhuriyeti
vatandaşlarını ‘Türkleştirme’ çalışmaları izliyor.
İşin adı nüfus mühendisliği
Muhacirlerin nereye hangi oranda yerleştirileceği belli
hesaplar dâhilinde belirleniyor. Yıldırım Ağanoğlu’nun verdiği bilgiye göre
Arnavut ve Boşnak nüfusun yüzde 10 nispetinde dağıtılarak iskân edilmelerine
dair talimatlar içeren belgede; ‘Lisan-ı millî ve âdetlerini izale edecek
şekilde müteferrikan iskânları’ isteniyor. Dağıtılarak yerleştirilecekler ki
dil ve kültürlerini devam ettirme imkânları olmasın. Başarılı da oluyor bu
uygulama. “Bir nesil sonra artık kimse Boşnakça, Arnavutça bilmiyor.” diyor Ağanoğlu. “Ama daha önce Arnavut ya da Boşnak köyü
olarak kurulmuş yerler var. Karışmadıkları, bir arada oldukları için hâlâ kendi
dillerini konuşuyorlar.”
Mustafa Kemal’e ait olduğu iddia edilen “Bir Türk dünyaya
bedel”, “Ne mutlu Türk’üm diyene” gibi vecizeler, Cumhuriyet döneminde Türk
dışı kimliklere karşı yürütülen politikaların temel felsefesini ifade ediyor
aslına bakarsanız. Bir dönem Adalet Bakanlığı da yapan Mahmut Esat Bozkurt’un
19 Eylül 1930’da Milliyet’te yayımlanan meşhur beyanı, Türk Tarih Tezi ile
birlikte mistik öğeler de eklenen Türk kimliğine yüklenen manayı özetliyor:
“Türk, bu ülkenin yegâne efendisi, yegâne sahibidir. Saf Türk soyundan
olmayanların bu memlekette tek hakları vardır; hizmetçi, köle olma hakkı. Dost
ve düşman, hatta dağlar bu hakikati böyle bilsinler!”
Türk Ocakları’nın 1925’teki ikinci kongresinde taşra
delegeleri Başvekil İsmet Paşa’yı ziyaret ediyor. Ziyarette İsmet Paşa daha da
netleştiriyor çerçeveyi: “Vazifemiz Türk vatanı içinde bulunanları behemehâl
Türk yapmaktır. Türklere ve Türkçülüğe muhalefet edecek anasırı kesip atacağız.
Vatana hizmet edeceklerde arayacağımız evsaf, her şeyden evvel o adamın Türk ve
Türkçü olmasıdır.” Yabancı unsur yok denecek kadar az, ama yetmiyor. Daha,
daha, daha Türk bir ulus hayali var gönüllerinde.
Tek parti yıllarındaki devrim ve yaptırımların hemen
tamamı işte bu gayeyle yapılıyor. Âdeta yeni bir kavimler göçüyle oluşmuş yüzde
99’u Müslüman halktan Türk ve Türkçü bir millet çıkarılacak. Hem de hemen!
Türkçe konuşulmasını zorunlu tutan kanunun kabul tarihi 10 Nisan 1926. Türkçe
konuşmayanlar 100-150 lira para cezasına çarptırılacak. Suçun tekrarı hâlinde
ise cezaları ikiye katlanacak ve işyerleri bir yıl kapatılacak. Türkçenin
yaygınlaştırılması için Türk kadınların Kürt erkeklerle evlenmelerini teşvik
etmek bile gündeme geliyor o günlerde.
Rumlar ve Ermeniler büyük ölçüde tasfiye edildikten
sonra, Türkçülük politikaları daha çok Yahudi ve Kürtleri muhatap alıyor. Millî
Şef döneminde uygulamaya konulan Varlık Vergisi, geriye kalan son Rumları ve
Musevileri yıldırmakta etkili oluyor. Uygulama, İttihat Terakki döneminde
başlayan Türkleştirme politikalarının bir parçası Ayhan Aktar’a göre:
“Türkleştirmeden kasıt, konuşulan dilden okullarda öğretilecek tarihe, ticari
hayattan devlet kadrolarında kimin istihdam edileceğine kadar toplumsal hayatın
her boyutunda Türk etnik kimliğini ve bunu benimseyen insan unsurunun tavizsiz
bir biçimde egemenliğini ve ağırlığını yerleştirme çabasıdır.”
Devlet memuriyetinde Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olma
şartı yetersiz görüldüğü için 1926’da, 788 sayılı Memurin Kanunu’yla ‘Türk’
olma şartı getiriliyor. Bu haklardan yararlanmak ve tepkiden kurtulmak amacıyla
adını Türk adıyla değiştirme, din değiştirip Müslüman olma gibi müracaatlar
dikkat çekecek kadar artıyor. Ama samimiyet arıyor devlet! Başvuruların arttığı
fark edilince, alelacele din ve isim değiştirme taleplerinin daha ciddi bir
araştırılması talimatı yayımlanıyor.
Muhtelif milletlere mensup topluluklar, mümkün olan tüm
yöntemler denenerek, Aktar’ın tabiriyle üzerlerinden silindir geçirilerek
Türkleştirilmeye çalışılıyor. Yüzde yüz bir muvaffakiyet söz konusu değil
elbette. Ancak bir yere kadar başarılı da oluyorlar. “Bir ittihatçı 1916’da
uykuya dalsa ve 50 sene sonra uyansa bütün hayallerinin gerçekleştiğini
görecekti.” diyor Ayhan Aktar. Ne hayal ediyordu? “Ermenilerden, Rumlardan;
Avrupalı doktor, avukat, mühendisten kurtulmak, İstanbul’daki sermayeyi
Türkleştirmek… Cumhuriyet hepsini hayata geçirdi. Hayaller gerçekleşti. Bu
politikalarda İttihatçılarla Cumhuriyet elitleri arasında devamlılık var.”
Cumhuriyet, kabul edeceği göçmenlerde Türklükten önce
Müslümanlık, hatta Sünni olma şartı arıyor. 1930’larda Şii Azerilere
vatandaşlık vermeyecek kadar titiz bu hususta. Ancak 1923’ten itibaren bu tercihle
izah edilmesi zor bir çizgi çıkıyor karşımıza. Kimliklerini ve onun önemli bir
unsuru olan dinlerini muhafaza etmek için geçmişlerini arkalarında bırakan
insanlar; kılık kıyafetini Batılılaştırmış, alfabesini değiştirmiş, din
eğitimini ve ezanı, hatta sonraki yıllarda hacca gitmeyi yasaklamış bir
memlekete geliyor. Strasbourg Üniversitesi’nden Samim Akgönül’ün
tespitiyle, ulus inşa sürecinde bütün
Türklerin Müslüman olması ama Müslüman gibi davranmaması isteniyor.
Mesut Yeğen bu tercihi yorumlarken Müslümanlığın iki
veçhesini birbirinden ayırmak gerektiğini belirtiyor. İbadet ve yaşam tarzıyla
Müslümanlık Cumhuriyet’in çok barışık olmadığı bir veçhe. Bir de etnik kimlik
gibi devletin tebaası olmak açısından Müslümanlık var. Bunlarla Cumhuriyet’in hiçbir
problemi yok. Kimlik olarak Müslümanlığı zaman içinde Türklüğe tahvil edeceğini
düşünüyor. Bir yandan Müslümanlara açık tutuyor kapılarını fakat öte yandan
onlarla da sorunlar yaşıyor. “Cumhuriyet döneminde Müslümanların hepsi devlet
nazarında aynı yerde değil.” diyor Yeğen. “Sünni, Müslüman, Türk kimliğine
sahip oldukları ölçüde merkeze yakınlıkları artıyor. Halkanın en sonunda ise
Çerkezler ve Kürtler yer alıyor.”
Cumhuriyet’in Balkanlar gerçeği
Kemal Karpat, Anadolu’ya gelmeden önce hiçbir sınıftan
Müslüman’ın, Atatürk’ün sekülarizmi ve İslamiyet karşıtı politikaları hakkında
anlatılanları ciddiye almadığını kaydediyor. “Çünkü ülkenin temel İslami
kimliğinden vazgeçilemeyeceği ve kısmen onun reformlarına atfedilen maddi
gelişme ve artan refah sayesinde de dinî şevk kaybının yeniden kazanılacağı
umuluyordu. 1930’larda, çocukluğumun geçtiği Dobruca’da durum buydu.”
Cumhuriyet elitleri eldeki malzemeden yeni bir ulus
meydana getirmek hevesinde. Peki ya halk? Asırlardır Kafkaslar ve Balkanlarda
yaşayan Müslüman unsurların Anadolu’ya aidiyet hissetme gerekçesi Türklük mü,
Müslümanlık mı? Kendisi de bir Balkan göçmeni olan Prof. Kemal Karpat;
“Öncelikle bütün göçmenler, canlarının ve mal varlıklarının açıkça ya da üstü
kapalı olarak tehdit edilmesi yüzünden harekete geçmişlerdi.” diyor. Ancak bir
gerçek daha var: “19. asırda din ve dil birliği arıyor insanlar. Müslüman
olmasa gelmezlerdi, çok açık.” Yıldırım Ağanoğlu da Balkan göçmeni bir aileye
mensup. Yıllardır sürdürdüğü Rumeli araştırmalarının verdiği tecrübeyle
muhacirlerde etnik bir bilinç olmadığını söylüyor. İttihat Terakki, Türkçülük
yapıyor ama gelenlerin öyle bir davası yok. Onlar canlarını kurtarma derdindeki
Müslümanlar: “Neyle karşılaşacaklarını bilmiyorlar. Halifelik kalksa bile
Müslüman bir ülkeye gittiklerini, alışık oldukları Türk bayrağının gölgesine
sığındıklarını biliyorlar sadece. Gelince şaşırıyorlar ve üzülüyorlar. Geri
dönme imkânları yok. Mecburen kalıyor ve uyum sağlıyorlar. Bir daha vatan
kaybetme lüksleri olmadığı gibi, gidecek başka yerleri yok.”
Bu çaresiz halk, Cumhuriyet sonrasında Anadolu nüfusunun
önemli bir kısmını oluşturuyor. Mevzunun sonuna gelmişken son bir tartışmaya
daha temas edelim: Kimi araştırmacıya göre ittihat Terakki ve Cumhuriyet
yönetimleri; sert politikalarını gidecek başka yeri olmayan bu muhacirlerden
aldıkları cesaret ve destekle uyguluyor. Halkın genelindeki sessiz kalıştan öte
bir destek kastedilen. Tek parti yönetiminin sonlarına kadar bürokrasinin üst
kademelerinde çok sayıda muhacir görev yapıyor söz gelimi. Yine 30’lu yıllarda
Meclis’teki milletvekillerinin yarısına yakını Balkan kökenli... “Cumhuriyet’in
hemen sonrasında Anadolu nüfusunun önemli bir kısmının Balkanlar ve
Kafkaslardan gelenlerden oluşuyor olması buralarda bu türden haşin bir ulus kurma
fikrine kolaylık sağlamıştır.” diyor Prof. Mesut Yeğen. “Gelenler vatanlarından
sürüldükleri ve burayı da bir nevi son vatan belledikleri için yapılan
uygulamalara destek vermişlerdir. Ama bu etki, Balkan ve Kafkas göçleri ve
onların Türkiye’deki demografik yapının dönüşümüne ve Türkiye siyasetine etkisi
pek çalışılmış bir konu değil ne yazık ki.”
90 yıllık tarihi ve fakat bundan çok daha derin bir
mazisi var Cumhuriyet’in. Sert kırılmaların başlattığı sarsıntı bitmiş değil.
İyileşmek için hâlâ soracak çok sorumuz var!
RAKAMLARLA GÖÇ
1860-1914 arasında Osmanlı topraklarına göç edenlerin
sayısı yaklaşık 5 ile 7 milyon olarak tahmin ediliyor.
1783-1922 arasında Osmanlı’ya göçen Tatarların toplam
sayısı 1 milyon 800 bin civarında.
1859’da başlayan Çeçenlerin büyük Kafkas göçünde 2 milyon
kişi Anadolu’ya doğru hareket ediyor.
1950-70 arasında Türkiye 372 bin 450 göçmen kabul
ediyor.
1923-2005 arasında Bulgaristan’dan 844 bin 438 kişi göç
ediyor. Sadece 89’da zorunlu göçle gelenlerin sayısı 320 bin.
Cumhuriyet tarihi boyunca Yugoslavya’dan 308 bin 336,
Romanya’dan 126 bin 28, Yunanistan’dan ise 409 bin 830 kişi kabul
ediliyor.
Cumhuriyet döneminde (1923-2005) resmî göçmen olarak
başta Bulgaristan, Romanya, Yunanistan, Yugoslavya, Doğu Türkistan, Afganistan,
Irak ve Ahıska Türkleri olmak üzere toplam 1 milyon 744 bin 126 kişi
vatandaşlığa alınıyor.
1934’te yapılan bir sayıma göre Bursa merkezde yabancı
bir ülkede doğanların sayısı 20 bin 228. Bunun tüm nüfusa oranı yüzde 28. 1987’de
hazırlanan bir istatistiğe göre ise Bursa genelinde nüfusun yüzde 19’u yerli,
yüzde 34’ü yurtdışından, yüzde 13’ü Doğu ve Güneydoğu’dan gelen göçmenlerden
oluşurken yüzde 18’i Kafkasya, yüzde 9’u Karadeniz kökenli.
Yunan kaynaklarına göre göç:
914-24 arası Yunanistan, Bulgaristan, Türkiye ve
Sırbistan sınırından yaklaşık 2 milyon insan geçti.
3 bin kadar il, ilçe ve köy insanları yer
değiştirdi.
Sahipleri tarafından terk edilen 5 milyar altın frank
değerinde servet yeni gelen göçmenlere dağıtıldı.
Mart 1923’e kadar Yunanistan’a yaklaşık 1 milyon 150 bin
göçmen gitti. Bunların arasında anlaşmanın 7. maddesi gereği Yunan vatandaşlığı
alan Ermeni, Süryani ve Çerkezler de bulunuyordu.
1928 Yunanistan nüfus sayımına göre Anadolu’dan 626 bin
954, Doğu Karadeniz’den 182 bin 169, İstanbul’dan 38 bin 458 ve Doğu Trakya’dan
256 bin 635 kişi olmak üzere toplam 1 milyon 104 bin 216 kişi Yunanistan’a göç
etmişti.
TÜRK VE MÜSLÜMAN
Görünen o ki göçmen politikaları öyle sütliman bir
ortamda belirlenmiyor. 1930’lu yıllarda Romanya’dan Ortodoks Gagavuz
Türklerinin de gelmesi söz konusu olduğunda Meclis’te yoğun tartışmalar
yaşanıyor. Kütahya Milletvekili Besim Atalay, vatandaşlığa alınacaklarda ‘Türk
kültürüne bağlılık’ yerine ‘Türk soyundan olma’ şartının getirilmesini talep
edenler arasında. “En az olan azınlıkların bile bir kavmin kursağında
erimeyerek başına bela olduğunu gördüğümüz hâlde niçin bu kaydı buraya
koyuyorsunuz? … Yabancı unsurlara gelin buraya, Türk olunuz diyeceğimize,
dünyanın dört bucağında bulunan Türkleri görmüyorsunuz? Başka bir kavmi getirip
sinenize saracaksınız. Arkadaşlar, bunlar vücuda girmiş bir mikrop gibidir.”
diyor Atalay. “Bunlar Türkleşmez,
Türkleşmiyorlar! Evvelce getirmiş olduklarımızın köylerini gezin, evlerini
gezin. Birçoğu hâlâ dillerini bırakmamışlardır, unutmamışlardır.”
Türkiye’nin Madrid Elçisi Tevfik Kamil Bey tartışmaya
yurtdışından müdahil oluyor. 18 Ocak 1936’da Başvekil İsmet İnönü’ye bir yazı
gönderen Tevfik Kamil Bey; Mübadele ve öncesinde meydana gelen millî hareket
sayesinde millî birliği teessüs eder gibi olan memlekete yeniden bir Ortodoks
cemaati getirmenin manasını sorguluyor. “Bu tercih kendi yaptığımızı yine
kendimiz yıkmak, gelecek asırlarda fitne ve suriş unsurlarını biriktirmek
olur.” Tevfik Kamil Bey’e göre; “Bunu kestiremeyecek kadar dünün acı
misallerini unutmuş olanların mazarratına mâni olacak hükümettir.”
Ancak herkes aynı fikirde değil elbette. ‘Millî Hatip’
Hamdullah Suphi Tanrıöver, Gagavuzların göç dışında tutulmasını ve ‘özgün Türk
menbaından’ olan ‘Anadolu’nun Türkçe konuşan Rum Ortodoks Hristiyanları’
Karamanlıların mübadeleyle Yunanistan’a gönderilmesini sert bir dille
eleştiriyor. Neticede Meclis’in çoğunun ‘Türk kültürüne bağlı’ tabirine karşı
çıkması üzerine encümene geri gönderilen kanun, ‘Türk soyundan’ olanların kabul
edileceği şeklinde değiştiriliyor. 4 Haziran 1936’da Romanya ile yapılan göç
mukavelesinde Gagavuzlardan hiç söz edilmiyor.
HİKÂYENİN HÜLASASI: GÖKÇEADA
Asırlardır Rum nüfusun yaşadığı Gökçeada; Bozcaada ve
İstanbul’la birlikte mübadele dışı bırakılıyor. Yükseklerinden Yunanistan’ın
Selanik’e kadar göründüğü o zamanki adıyla İmroz sakinleri, Rum Ortodoks
dininden olmakla birlikte kendini Yunan kabul etmiyor zaten. 1960’lara kadar
kendi hâlinde sessiz sakin yaşıyorlar adada. Okullarda iki dilli eğitim
yapılıyor. Devletle, işleri düştükçe muhatap oluyor, sonra yine kendi
hayatlarına dönüyorlar. 60’lı yıllarda adı konulamamış, sebebi hâlâ
belirlenememiş bir rahatsızlık baş gösteriyor. Önce yarı açık cezaevi inşa
ediliyor. Gündüzleri gözetim altında tutulan mahkûmlar geceleri serbest
bırakılıyor. 1984’te Isparta’dan getirilip adaya iskân edilen Mustafa
Altunbaşak anlatıyor yaşananları. Karınları aç, üstü başı perişan mahkûmlar;
Rumların evlerini, bahçelerini işgal etmeye varan tacizlere girişiyor. Birkaç
cinayet bile işleniyor o günlerde. Cezaevi yetkililerinin olaylara göz yumduğu
konuşuluyor adada. Sonra istimlakler başlıyor. Türkiye genelinde en fazla
kamulaştırma yapılan yer Gökçeada. 1964’te bu kez o vakte kadar Rumca ve Türkçe
eğitim veren okullarda Rumca tedrisat yasaklanıyor. Bir süredir kendini güvende
hissetmeyen ada halkı, çocuklarının eğitim imkânı da ortadan kalkınca hızla
boşaltıyor Gökçeada’yı. Gelecek nesillerin dillerini unutmasını istemiyorlar
zira. “Biz geldiğimizde tahminî olarak 250 civarında Rum aile vardı. Bunlar ya
tek ya da 2 kişiydiler. Hepsi yaşlıydı. Şimdi daha azlar.” diyor Altunbaşak.
Rumlardan boşalan köylere önce Karadeniz’den getirilen topraksız köylüler,
sonra mülkleri baraj altında kalan Burdur ve Ispartalılar yerleştirilmiş. Her
şeye rağmen İmroz’da kalan Rumların Türkleri, Türklerin de alışık olmadıkları
ada hayatını benimsemeleri kolay olmamış elbette. İki halk arasında adı
konulamasa da sezilen mesafe hâlâ varlığını koruyor ve hissediliyor.
88’e kadar kim olduğumu bilmiyordum
Gökçeadalı bir aileye mensup Nikos Balatlis’in hikâyesi
son asırda milyonlarca insanın yaşadıklarının özeti niteliğinde. İnsanların
rızası haricindeki yer değiştirmeler,
acısı nesilden nesile aktarılan yaralar bırakıyor geriye…
Herkesin yüzünde kocaman bir tebessüm. Ayak üstü sohbete,
ikrama açıklar. Ancak fazlasına talip olursanız o sıcaklık tedirgin bir
mesafeye terk ediyor yerini. Gökçeada, turist seviyesinde konuşmaya açık. Hepsi
o kadar... Nikos Balatlis olmasa bütün teşebbüslerimiz boşa çıkacak, sessizliğin
sebebi korku mu, güvensizlik mi, yorgunluk mu öğrenemeden geri dönmüş
olacaktık.
Gökçeada, eski ismiyle İmroz, mübadeleden sonra Rumların
kalmasına izin verilen birkaç yerden biri. Hâlâ Türkiye genelinde en yoğun Rum
nüfus orada yaşıyor. İzafi bir yoğunluk bu elbette. 40 sene evvel 6 binin
üzerindeyken şu an birkaç yüz ya var ya yoklar. Son asırda ülke genelinde
yaşanan hikâyenin özeti birebir karşılık buluyor burada. Önce tedirgin
edilmişler. Toprakları istimlâk edilmiş, ana dilde eğitim yasaklanmış. İlk
olarak okul çağında çocuğu olan aileler ayrılmış. Sonra Karadeniz’den
Güneydoğu’ya Türkiye’nin her yerinden insan iskân edilmiş adaya. Eski düzen
kalmamış. Nesillerdir kullandıkları yollar, denize girdikleri koylar değişmiş.
Evler, köyler işgal edilmiş. Nihayet her şeye rağmen ayrılmayan yaşlılar
dışında Rum kalmamış adada. Bu kadarını kime sorsanız anlatıyor. Peki, nasıl
yorumlamış, ne hissetmişler? Cevap yok!
Bir siesta vaktinde gittiğimiz Tepeköy’de karşılaşıyoruz
53 yaşındaki Nikos Balatlis’le. Yazları kafe olarak işlettiği binanın önünde
ayaküstü başlayıp köy mezarlığına uzanan sohbet, biraz olsun yardım ediyor
adalı Rumların hissiyatını anlamamıza.
1966’da, 6 yaşındayken ayrılıyor ailesi Gökçeada’dan.
Nikos ve kardeşinin okula gitmesi gerek. Aile Rumca da öğrensinler istiyor.
Önce İstanbul’a geliyorlar. Yalnız değiller, hemen bütün komşularının ilk
tercihi İstanbul. Yakında şartlar yeniden düzelir, evimize döneriz düşüncesi
var akıllarında. Tarlabaşı’nda 8 sene yaşıyor Balatlis ailesi. Çocuklar okuyor
ama evlerine dönecekleri gün gelmiyor bir türlü. Derken 1974 Kıbrıs çıkartması…
“Adanın insanlarıyla hiç alakası yoktu bana göre. O zaman baktılar ki durum
düzelmeyecek. İstanbul’dan Yunanistan’a geçmeye başladılar. Yunanistan’la hiç
alakamız yoktu ve olmamıştı. Türk vatandaşıydık.”
-O zaman neden gittiniz Yunanistan’a?
“Çünkü Rum Ortodoks dinindendik. Yunanistanlı kabul
edildik. Orada da çok sıkıntı çektik. Burada Yunan diyorlardı. Oraya gittik bu
sefer de Türk olduk.”
19 yaşına kadar Türk vatandaşı Balatlis. 1979’da askere
çağırılıyor, gelmeyince vatandaşlıktan çıkarılıyor. İtirazını gizlemiyor: “Bana
göre o da doğru değildi. Deselerdi ki asker kaçağısın. Türkiye’ye geldiğinde
seni askere alacağız. Buradaki bütün asker kaçaklarını atıyorlar mı
vatandaşlıktan? Programlı bir muameleydi bu.”
Birkaç yıl sonra kardeşi de aynı kaderi paylaşıyor. Anne
babası gibi hukuki bir problemi olmayanların vatandaşlığıysa devam ediyor.
1988’e kadar, 9 yıl vatansız yaşıyor Nikos Bey. Yunanistan’dan oturma izni alıyor.
1984’te Yunanistan-Almanya arasında iş yaparken pasaporta ihtiyacı oluyor. Yine
lokal bir çözüm bulunuyor. Durumu izah eden resmî bir kâğıt veriyorlar eline.
Onu kullanıyor. Selanik ve Atina’da Gökçeada, Bozcaada kökenli 6 bin kadar Rum
yaşıyor. Artık Türkiye’ye dönemeyecekleri kanaati yerleşince, 1988’de dönemin
başbakanı Andreas Papandreu’nun çıkardığı bir kanunla Yunan vatandaşlığına
geçiyorlar. “Geri dönemeyecektik, bir şey olsun artık dedik.”
Çocukken ayrıldığı adaya 14 sene sonra, 1988’de 10 arkadaşıyla
birlikte geliyor ilk kez. “Çocukken ayrıldık. Herkes dünyanın bir yerine gitti.
Hiç görüşmemiştik o vakte kadar. 15 yaşında ayrıldığım çocukluk arkadaşım
Amerika’dan gelmişti. 15 sene sonra, 30’lu yaşlarımızda tekrar buluştuk.”
60’larda 1200 kişinin yaşadığı köyde sadece 84 kişi var o tarihlerde. Hiç
ayrılmayan yaşlılar ve çocuğu olmayan aileler. Bugün 23 kişiye düşmüş sayı. 3
tane genç var. Genç dediğimize bakmayın, 45-50 yaşlarında onlar da. Ötekilere
göre gençler. 88’den sonra geliş gidişler sıklaşıyor.
-Neden 88’de gelmeye başladı herkes?
“O zamana kadar zordu çünkü. Çanakkale’ye geliyordun,
orada izin için başvuruyordun emniyet müdürlüğüne. Burada doğdum büyüdüm,
Gökçeadalıyım diyorduk. Günlerce bekletiyorlardı. Sonra serbest bırakıldı, pasaport
yeterli oldu gelmek için.”
Çocukken ayrıldığı adayı çok başka hatırlıyor Nikos
Balatlis. Yolları geniş, evleri büyük, çevresi mamur bir yer hayalindeki
Gökçeada. Gelince daracık boş sokaklar karşılıyor onları. Elektrik yok ilk gün.
“İyi ki gemiyle geçiliyordu.” diyor gülerek. “Araba yolu olsa ilk gün belki
geri dönerdik.”
14 yaşında ayrılsa da oldukça düzgün bir Türkçesi var.
Kendi ifadesiyle hasta Fenerbahçeli. Türk radyosu dinliyor. Uzun yıllar
yaşadığı Almanya’da en fazla Türklerle arkadaşlık etmiş. Bu sayede hiç
kopmamış.
5 senelik oturma izni var şimdilik. O dolunca ne olacağı
belli değil. Zira miras meselesini halletmeleri gerekiyor. Anne baba Türk
vatandaşı. İhtiyaç duymadıkları için tabiyetlerini değiştirmemişler. Ancak iki
çocukları da Yunanistan vatandaşı. Adada evleri, tarlaları var. Birkaç ay
önceye kadar Türk olmadıkları için mirastan hak alamıyorlar. Avrupa İnsan
Hakları Mahkemesi’ne yapılan bir başvuru bu hususta yeni bir düzenlemeyi
gerekli kılmış. Ancak bunu daha saçma buluyor Balatlis: “Şimdi diyorlar ki size
haklarınızı vereceğiz ama bir sene içinde satacaksınız. Dalga geçiyorlar sanki!
Bizim açımızdan çok üzücü.”
-Ne yapacaksınız?
“Satmayacağım tabii. Türk vatandaşlığına başvuracağım.
Çifte vatandaş olacağız. Babam rahmetli oldu, annemden sonra daha büyük zorluk
olacak.”
Konu konuyu açıyor. Laf arasında ‘Babamın mezarı burada’
diyor Balatlis. Türkiye’de vefat ettiğini sanıyoruz önce. Ama hayır. 5 sene
önce Yunanistan’da ölmüş Dimitris Balatlis. Atina ve Selanik gibi büyük
şehirlerde, yer darlığından cenazelerin gömüldükten 5 sene sonra toplu mezara
nakledildiğini anlatıyor Nikos Bey. Babasının naaşına da aynı muamelenin
yapılmasına razı gelmiyor. Türk vatandaşı olan babasının mezarını adaya taşımak
için büyükelçiliğe başvuruyor. “Gümrükte açacaklar kutuları, bir sürü kemik!
Bunlar ne? Açıklayamazsın. Doktor geldi, ilaçlandı, sonra getirdim buraya
gömdüm.”
Samimiyetinden aldığımız cesaretle, adada karşılaştığımız
tedirgin sessizliğin sebebini soruyoruz. “Biz çocuktuk ayrıldığımızda. Pek
hatırlamıyoruz o günleri ama onlar hatırlıyor ve Türkiye’yi suçluyor.” oluyor
cevabı. “Ne oldu da bize karşı tavırları değişti hiç anlamadık. Bize böyle
davranılmaması gerekiyordu. Bu adada yaşayan insanların Yunanistan’la hiç
alakası yoktu. Türk vatandaşıydık. Sadece dinimiz farklıydı. Dedem, babam bu
ülkede askerlik yapmış. Herkesin hikâyesi aynı. Bu yüzden affedemiyorlar.
İnsanlar çok kırgın. Buradan gittik Rum’duk. Oraya gittik bu sefer de Türk
dediler. 88’e kadar ben de bilmiyordum ne olduğumu… 88’den sonra Yunan oldum,
onu da serbest dolaşmak için yaptım.”
Geri dönmeleri, tekrar adaya yerleşmeleri uzak bir hayal.
50 sene sonra geri adım atılarak yeniden Rumca eğitime başlayan okulun sadece 4
öğrencisi var. Artacak gibi de görünmüyor. Adadan ayrılmak eğitim almaları, iş
sahibi olmaları açısından iyi bile olmuş. Ama bu ayrılış tercihleri dışında
olunca, bir sürü soru kalmış geriye. Bir türlü anlayamamış ve affedememişler…





Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.