Ayşe Hür / hurayse@hotmail.com
Emniyet'in Gezi isyanına katılanların yüzde 78'inin Alevi
olduğuna ilişkin raporu vesilesiyle devletin kadim fişleme politikalarına dair
tarihsel örnekleri anımsayalım... Osmanlı kayıtlarında ‘reaya-yı millet-i
selase’ denilen ‘üç millet’ genel olarak Rumlar, Ermeniler ve Yahudiler olmakla
birlikte, Anadolu sayımlarında ‘reaya’ denildiğinde, eğer Ermenilerle ilgili
özel bir kayıt yoksa Ortodoks Ermeniler ve Rumlar kastedilirdi... Devletin
kendi tebaasını ‘Müslüman-gayrimüslim’, ‘vatanperver-vatan haini’ diye
ayırmasının en vahim sonucu 1915 Ermeni Tehciri/Kırımı/Soykırımı oldu... 1913-1915
arasında canlarını kurtarmak için pek çok Ermeni’nin, Rum’un ihtida ettiğini
(Müslümanlığa geçtiğini ya da geçmiş göründüğünü) ve bunların devletin gizli
kayıtlarında olduğunu Müdafaa-i Milliye Vekili Fevzi (Çakmak) Paşa’nın ağzından
öğrendik... 2007 yılında (o zaman) Türk Tarih Kurumu Başkanı, (şimdi MHP
Milletvekili) Yusuf Halaçoğlu’nun, devletin 1936-1937 yıllarında Müslümanlığa
ihtida eden Ermenileri ev ev tespit ettiğini ve bu dönmelerin listelerinin
elinde olduğunu açıkladı.
***
Emniyet'in Gezi isyanına katılanların yüzde 78'inin Alevi
olduğuna ilişkin raporu vesilesiyle devletin kadim fişleme politikalarına dair
tarihsel örnekleri anımsayalım.
Haziran ayında ‘Gezi İsyanı’ sırasında gözaltına alınan
5.513 kişi üzerinde Emniyet çevreleri (?) tarafından yapıldığı iddia edilen bir
araştırmaya (?) göre “isyana katılanların yüzde 78’inin Alevi olduğuna” dair
bir rapor haberi bu haftanın yazısına esin kaynağı oldu. Her ne kadar, İçişleri
Bakanı haberin bu bölümünü yalanladıysa da, haber devletin kadim
fişleme/etiketleme/damgalama/işaretleme politikalarına dair tarihsel örnekleri
anımsamama neden oldu. Ancak o kadar çok olay anımsadım ki, yazıya dökerken,
bir bölümünü atlamak, bir bölümünü ise kısa kısa anlatmak zorunda kaldım.
TAHRİR DEFTERLERİ
Osmanlı İmparatorluğu’nda devlet halkını 15-16.
Yüzyıllardan itibaren tahrir defterleri (genel nüfus kayıtları), 17-19.
yüzyıllardan itibaren avarız (olağanüstü vergi) ve Cizye (gayrimüslimlerden
alınan vergi) defterleri ve 19. yüzyıldan itaberen temettüat (gelir) defterleri
aracılığıyla kayıt altına almıştı. Bu kayıtların esas işlevi elbette, vergi ve
asker toplamaktı. Bunlardan en çok bilgi verenler tahrir defterleriydi.
Devletin arşivlerinde 3.422 tahrir defteri olduğu biliniyor. 1881 yılına kadar,
bu defterlerde kayıtlar, istisnalar hariç, ‘Müslim’ ve ‘reaya’ (devlete itaat
eden ve vergi veren halk) olarak tutuluyordu. Osmanlı kayıtlarında ‘reaya-yı
millet-i selase’ denilen ‘üç millet’ genel olarak Rumlar, Ermeniler ve
Yahudiler olmakla birlikte, Anadolu sayımlarında ‘reaya’ denildiğinde, eğer
Ermenilerle ilgili özel bir kayıt yoksa Ortodoks Ermeniler ve Rumlar
kastedilirdi.
İstisnalara örnek vermek gerekirse, 1831’de başlayıp
1838’de sona eren nispeten modern tipteki sayımda yerleşik Müslümanlar tek bir
grup altında toplanırken, göçebe Müslümanlar, Arap, Kürt, Tatar, Türkmen,
Yörük, Abdal gibi alt başlıklara ayrılmıştı. 1844’teki ikinci sayımda hem Müslüman,
Rum Ortodoks, Katolik, Musevi ayrımı yapılmış, hem de 18 ayrı etnik-dilsel grup
(Türk-Osmanlı, Arap, Ermeni, Arnavut, Dürzi, Rum, Yahudi, Kürt, Romen, Slav,
Süryani-Keldani, Tatar, Türkmen ve Çingene) belirlenmişti. Bu arada 1881 yılına
kadarki sayımlarda, sadece erkek nüfus sayılmış, buna kadın nüfus yuvarlanarak
eklenmişti.
1881-1893 nüfus sayımında (sayım aralıklarla 12 yıl
sürmüştü) halk Müslüman, Rum Ortodoks, Ermeni, Bulgar, Katolik, Yahudi,
Protestan, Latin, Monofizit, gayrimüslim Çingene, yabancı ve diğer olmak üzere
12 ayrı başlıkta toplandı. 1906-1907 tarihli son nüfus sayımında bunlara sekiz
yeni grup (Kazak Ulah, Maroni, Süryani, Samiriyeli, Yakubi, Yezidi, Ermeni
Katolik) eklendi. Bu sayımlarda Müslümanlar tek grupta sayılırken, gayrimüslimler
alt gruplara ayrılıyordu. Böylece Müslüman nüfus büyük, diğer gruplar ise küçük
gösteriliyordu.
Bu bölümü bağlarken belirtmeliyim ki, ne tahrir
defterleri ne de modernleşme dönemlerindeki nüfus sayımları hiç bir zaman
resmen ve bütün olarak yayımlanmadı. Bilgiler hep bölük pörçük ve devletin
uygun bulduğu şekilde verildi. İlk resmi yayın 1919 yılında yapılmış olan 1914
yılındaki nüfus sayımının sonuçlarıydı. Bu yayının amacı da Sevr görüşmelerinde
Müslüman nüfusun büyüklüğünü göstermekti. Aslında 1914’te sayım yapılmamış,
1906-7 rakamlarına dayalı bir projeksiyonla, imparatorluğun tahmini nüfus
bileşimi verilmişti.
Gerek sayımların yapılış şekli gerekse sonuçların usulüne
uygun açıklanmaması yüzünden devletin rakamlarıyla cemaatlerin rakamları (Patrikhanelerin
veya hahambaşılığın rakamları) arasında büyük farklar olmuştu. Müslümanlar
dışındaki grupların ayrıntılı şekilde ele alınmasından anlıyoruz ki devlet bu
grupları Müslümanlardan daha çok merak ediyordu (!), ancak bunun iyi niyetli
bir merak olmadığı ileriki yıllardaki tecrübelerle sabit oldu.
1913-1914 RUM KAÇIRTMASI
Bu kötü tecrübelerden ilki 1913-1914’de, Ege bölgesinde
yaşayan Rum tebaaya yönelik kaçırtma harekatı. Hezimetle sonuçlanan Balkan
Savaşlarından sonra iktidardaki İttihat ve Terakki Cemiyeti (İTC) ‘dahili
tümörler’ olarak görülen gayrimüslimleri ülkeden sürmeyi kararlaştırdığında ilk
hedef Ayvalık’taki 120 bin, Çanakkale’deki 90 bin, İzmir’deki 190 bin, Urla ve
Çeşme’deki 130 bin Rum’un kaçırtılmasıydı. İttihat ve Terakki’nin yeraltı kolu
Teşkilat-ı Mahsusa’nın liderlerinden Kuşçubaşı Eşref’in belirttiğine göre: “Ege
havalisindeki temizleme işini, Ordu olarak Pertev Paşa’nın (Demirhan)
kumandasında olan Dördüncü Kolordu’nun Erkânı Harbiye Reisi Cafer Tayyar Bey
(Eğilmez), mülkî amir olarak İzmir Valisi Rahmi Bey, İttihat ve Terakki Fırkası
namına da mes’ul murahhas Mahmut Celâl Bey (Bayar) ifa edeceklerdi. Devletin
bütün kuvvetleri, bu plânın tatbiki için Harbiye Nezareti’nin ve
Başkumandanlığın verdiği emirlere göre hareket edeceklerdi.”
Plan uyarınca Kuşçubaşı Eşref’in yönetimindeki çeteler
Rum köylerine baskınlar yapıyorlar, eli silah tutan Rum gençleri, Amele
Taburlarına sevk ediliyor, bunlar yol, orman ve yapı işlerinde
çalıştırılıyorlardı. Kaçışı hızlandırmak için ‘Gavur’ İzmir'in camilerinde
hocalar gayrimüslimlerden mal alınmasını boykot için vaaz vermeye
başlamışlardı. Geceleri Rum dükkânları renkli boyalarla işaretleniyor,
yerli-yabancı tüm kurumlara Rum çalışanları işten çıkarma emri veriliyordu.
Lafı uzatmayalım ekonomik boykot ve çete baskınlarıyla Edremit, Ayvalık,
Bergama, Foça, Menemen, Karaburun ve İzmir’in Rumları kaçırtıldı. Rum
kaçırtmasının başındaki isimlerden, Galip Hoca namlı Celal Bayar, 1967’de
yayımlanan hatıratında Birinci Dünya Savaşı öncesi sadece İzmir ve civarından
130.000 dolayında Rum’un zorla Yunanistan’a göç ettirilmiş olduğunu övünerek
açıklamıştı.
1915-1916 ERMENİ SOYKIRIMI
Devletin kendi tebaasını ‘Müslüman-gayrimüslim’,
‘vatanperver-vatan haini’ diye ayırmasının en vahim sonucu 1915 Ermeni Tehciri/Kırımı/Soykırımı
oldu. 24 Nisan 1915 tarihinde, İstanbul’daki evlerinden tek tek toplanan bir
grup Ermeni aydını, toplum lideri, sanatçısı, siyasetçisinin Ayaş ve Çankırı’ya
sevkiyle gayriresmi biçimde başlayan kırım, 27 Mayıs 1915’te çıkarılan geçici
kanunla resmîleşti. Tehcirin, fiilen sona erdiği 4 Ekim 1916 tarihine kadar,
devlet, elindeki kayıtlar sayesinde ufak tefek fireler (!) dışında Ermeni
tebaasını Suriye çöllerine doğru bir ölüm yolculuğuna çıkarılmıştı. Yakın
tarihe kadar kaç Ermeni’nin tehcir edildiğini de bilmiyorduk. Sayılar 2,5
milyon (Ermeni Patrikhanesi’ne göre) ile 413.067 (ATASE’ye göre) arasında
değişiyordu. Murat Bardakçı’nın 2008 yılında yayımladığı Talat Paşa’nın Evrak-ı
Metrukesi adlı kitapta 924.158 Ermeni’nin tehcir edildiği yazılıydı.
Taner Akçam, Talat Paşa’nın defterinde 18 vilayet ve
kasabanın adının olduğunu, buna karşılık Ermenilerinin sürgün edildiğini başka
kaynaklardan bildiğimiz İstanbul, Edirne, Aydın, Kastamonu, Suriye, Antalya,
Biga, Eskişehir, İçel, Kütahya, Menteşe, Çatalca ve Urfa gibi merkezlerden
sürülenleri de ekleyince 1 milyondan fazla kişinin tehcir edildiğini ileri
sürdü. Nitekim Talat Paşa’nın defterindeki listenin altındaki notta, sayıların
yüzde 30 arttırılması gerektiği yazılı. Böylece en az 1.2 milyon Ermeni’nin
tehcir edildiği ortaya çıkıyordu.
Ermeni kaynakları 1,5 ila 2,5 Ermeni’nin öldüğünü iddia
ederken, 1918’de savaş suçlarını soruşturmak üzere kurulan Mustafa Arif
(Deymer) başkanlığında kurulan Osmanlı Dahiliye Nezareti Komisyonu’nun raporuna
göre Birinci Cihan Harbi’nde ölen Ermeni sayısı 800.000’di. 1928’de Genelkurmay
Başkanlığı’nın bir belgesinde “Anadolu, bu maada, Vilâyat-ı Şarkiye
Müslümanlarından savaş işlemleri yüzünden veya mülteci olarak 500.000’ini
kaybetmiştir. 800.000 Ermeni ve 200.000 Rum da katl ve tehcir yüzünden veya
amele taburlarında ölmüştür” deniyordu. 1983 yılında ‘Resmî tarihçi’ Kâmuran
Gürün “Binaenaleyh hangi hesabı yaparsak yapalım Türkiye Ermenilerinin Birinci
Cihan Harbi içinde her türlü sebepten zaiyat (harp halinde bir toplum olduğu
için bu tabiri kullanıyoruz) miktarı 300 bini geçmez,” diyerek ciddi bir
iskonto yapmış ama ortada büyük bir katliam olduğunu inkâr edememişti.
1921’DE GİZLİ HIRİSTİYANLAR
1913-1915 arasında canlarını kurtarmak için pek çok
Ermeni’nin, Rum’un ihtida ettiğini (Müslümanlığa geçtiğini ya da geçmiş
göründüğünü) ve bunların devletin gizli kayıtlarında olduğunu Müdafaa-i Milliye
Vekili Fevzi (Çakmak) Paşa’nın ağzından öğrendik. Paşa, Meclis’in 22 Ocak 1921
tarihli gizli oturumundaki konuşmasında 300-400 bini Karadeniz sahillerindeki vilayetlerde,
100-150 bini Niğde, Kayseri, Akdağmağdeni gibi Orta Anadolu vilayetlerinde
olmak üzere tüm ülkede toplam 800 bin Hıristiyan bulunduğunu, bunların ekonomik
hayattaki yerlerini korumasından duyduğu rahatsızlığı belirtmişti. Generale
göre ya bunların imalathanelerde, nafıa işlerinde yani yol, köprü, tünel gibi
bayındırlık işlerinde çalıştırılması ya da orta hallilerinden senelik 500,
zenginlerinden 1000 lira ‘askerlik bedeli’ alınması gerekmekteydi. Bu tedbirler
(!) o yıl alınmadı ama ileriki yıllarda sık sık gündeme geldi.
Aradan 4 yıl geçmişti ki, 1925 tarihli Şeyh Said
İsyanı’ndan sonra hazırlanan Şark Islahat Planı’nın bir parçası olarak 1927’de
çıkarılan bir sürgün kanunu ile Diyarbakır ve Bayazit (Ağrı) Vilayeti’nden
1.400 kişi Batı illerine sürüldü, bunların yerine Dobruca’dan, Bulgaristan’dan,
Kıbrıs’tan, Kafkasya’dan gelen Müslümanlar yerleştirildi.
1934 TRAKYA OLAYLARI
Aradan 7 yıl geçti. 1934 yılı yazında devlet yine
elindeki listeleri karıştırdı ve hem Trakya’daki Yahudilere hem de Doğu’daki
Kürtlere karşı bir tasfiye harekatına girişti. Önce Yahudilerin başına
gelenleri özetleyeyim. Yaklaşan savaşın da yarattığı gerginlik ortamında
devletin bazı unsurları ve yerel faşistler, tarihsel olarak Trakya’da
yoğunlaşmış olan yerleşik Yahudi halkını, mandıracılık ve ticaretteki
başarıları yüzünden kıskanıyorlar, tefecilik yaptıkları için öfkeleniyorlar,
Türkçe konuşmadıkları için sadakatlerini sorguluyorlardı. Bu duyguların merkezi
yönetimin Trakya’daki uzantıları tarafından yönlendirilmesi zor olmadı. Önce,
Edirne, Kırklareli, Keşan, Çanakkale gibi merkezler olmak üzere Trakya’nın
çeşitli bölgelerinde yaşayan Yahudi cemaatinin önde gelen üyelerine ölüm
tehditleri içeren mektuplar gelmeye, halkı Yahudi tüccarları boykot etmeye
davet eden bildiriler boy göstermeye başladı.
İlk fiziki saldırılar 21 Haziran 1934’te, yaklaşık 1.500
Yahudi’nin yaşadığı Çanakkale’de başladı. Militanlar, alışveriş edilmesini
önlemek için Yahudilerin dükkânlarının önünde nöbet tutuyor, bazı evlere, şehri
terk etmedikleri takdirde öldürüleceklerine dair tehdit mektupları
yolluyorlardı. Durumun her geçen gün kötüye gittiğini gören Yahudiler 25
Haziran 1934 tarihinden itibaren Çanakkale ve Gelibolu’yu terk etmeye
başladılar. Alelacele gitmek zorunda kaldıkları için mal ve mülklerini
değerinin çok altında fiyatlarda elden çıkarmak zorunda kalmışlardı.
2 Temmuz 1934 günü bir grup saldırgan “Yahudilere ölüm!”
haykırışlarıyla Edirne’deki Yahudi mahallesini bastılar, dükkânları ve evleri
yağmaladılar, Yahudileri dövdüler ve İstanbul’a gitmelerini emrettiler. Panik
içindeki Yahudilerden varlıklı olanlar buldukları ilk araçla İstanbul’a doğru
yola çıkarken, yoksullar ve araç bulamayanlar, yaya olarak Yunanistan ve
Bulgaristan sınırına yönelmişlerdi. Geride kalan bir avuç ürkmüş yoksul
Yahudi’ye ise, fırınlar ekmek satmıyor, bakkallar yiyecek vermiyor, sakalar su
dağıtmıyordu. Görevleri etnik kökeni ne olursa olsun vatandaşı korumak olan
idari makamlar, görevlerini yapmak yerine, kalanlara 3 Temmuz günü bir tebligat
48 saat içinde şehri terk etmelerini emrettiler.
Ama en acı olaylar Kırklareli’nde yaşandı. Sadece o yıla
mahsus olmak üzere, her yıl Edirne’de düzenlenen Kırkpınar güreşleri,
Kırklareli’nin Loryalo Parkı’na alınmış, böylece aslında küçük bir kasaba olan
Kırklareli’nde büyük bir kalabalığın toplanması sağlanmıştı. Ardından
Yahudilere karşı sözlü sataşmalar başlamış, Kırkpınar güreşlerinin son günü
kalabalık dağılırken, bazı insanlar bu grupların arasına sızarak, Yahudilerin
evlerine, dükkânlarına girmeye, onlara karşı kaba ve saldırgan bir tavır
takınmaya, kadınlarına ve çocuklarına sataşmaya başlamışlardı. Bir grup lise
öğrencisinin Yahudi mahallesindeki evleri taşlamasıyla tırmanan olaylar
taşlamaya silahsız askerlerin ve halkın da katılmasıyla çığırından çıkmış ve 65
ev yağmalanmıştı. Olaylar çarşıya sirayet etmeden bastırılmıştı ancak
çapulcular Kırklareli hahamı Moşe Fintz’i evinde yakalayıp çırılçıplak
soymuşlar ve usturayla sakalını kesmişler, biriktirdiği paralarını almışlar,
sokaklarda birkaç genç kızın yüzüklerini çalmak için parmaklarını kesmişler,
bir genç kıza da tecavüze yeltenmişlerdi. Gün ağarırken, Kırklareli’nde yaşayan
400 Yahudi dehşet içinde gara koşmuş, trenlere atlayıp İstanbul’a kaçmıştı.
İşin ilginç yanı, Kırklareli tren istasyonunda her zaman en fazla üç vagon
olurken, o sabah tam 16 vagonun hazır beklemesiydi.
Yahudilerin diliyle ‘La Vaka’ (olay, vak’a), ‘Barunda’
(gürültü, karışıklık, kıyamet) veya ‘La Furtuna’ (fırtına), Yahudi cemaatinin
önde gelenlerinden Gad Franko ve Mişon Ventura’nın 4 Temmuz 1934 günü
Atatürk’le yaptığı gizli görüşme sayesinde sona erecekti. Olayların ardından
CHF’nin hazırladığı bir rapora göre Trakya’da yaşayan 13 bin Yahudi’den 3 bini
(bazı kaynaklara göre 7-8 bini) İstanbul’a göçmüş, pek çok kişi mal ve
mülklerini kaybetmişti. Bu tarihten sonra Türkiye’deki Yahudiler hiçbir zaman
kendilerini güvende hissetmediler. Ve fırsatını buldukça başka ülkelere göç
ettiler.
1934 İSKAN KANUNU
Bu olaylardan kısa süre önce devlet Kürt vatandaşlarına
karşı da bazı ‘tedbirler’ (!) almıştı. 1927-1930 arasında kademeli olarak
gelişen Ağrı İsyanı’nı kanlı biçimde bastırıldıktan sonra hem ‘Kürt Meselesi’ni
halletmek hem de Türkiye’ye dalgalar halinde gelen Müslüman muhacirlerin iskân
sorunlarını çözmek için hazırlandığı anlaşılan İskân Kanunu 15 Haziran 1934
tarihinde kabul edildi. Kanuna göre halk üçe ayrıldı: 1) Türk kültüründen
olanlar ve Türkçe konuşanlar (Anadolu’nun etnik olarak Türk olduğu düşünülen ve
Türkçe konuşan ahalisi ile Türkçe konuşan göçmenler), 2) Türk kültürüne bağlı
olanlar ama Türkçe konuşmayanlar (Kürtler), 3) Türk kültürüne bağlı olmayanlar
ve Türkçe konuşmayanlar (Araplar, Müslüman olmayan azınlıklar, anarşistler,
casuslar, göçebe çingeneler.) Bundan sonra sıra, Türk kültürüne bağlı olanların
belli yerlerde yoğunlaştırılmasına, Türk kültüründen olmayanların Türkler
arasında dağıtılmasına geldi. Kanun uyarınca kaç kişinin sürüldüğünü bilmiyoruz
ama 1947 yılında çıkarılan 5098 Sayılı Kanun ile sürgünlerin iskân edildikleri
yerde oturma zorunluluğu kaldırıldığında, Türkiye’nin değişik bölgelerine
serpiştirilmiş 4.128 hanede yaşayan 22.516 kişi Şark vilayetlerindeki eski
yurtlarına dönmüşlerdi. 1948 yılında çıkarılan 5227 Sayılı Kanun ile 917 hanede
4.607 kişi daha Doğu Anadolu’ya döndü.
1942 VARLIK VERGİSİ KANUNU
Bu olaydan 8 yıl sonra listeler yeniden masa üstüne
çıkarıldı. Bu sefer kaçırtma için fiziksel şiddet değil, ekonomik şiddet
seçilmişti Başbakan Refik Saydam’ın beklenmeyen ölümünün ardından Temmuz
1942’de Başbakan olan ve Türkçü fikirleriyle tanınan Şükrü Saraçoğlu dönemine
damgasını vuracak olan Varlık Vergisi Kanunu, 11 Kasım 1942 tarihinde TBMM’de
oturumda hazır bulunan 350 milletvekilinin oybirliğiyle kabul edildi. Varlık
Vergisi Kanunu’na göre güya II. Dünya Savaşı’nın başlamasıyla birlikte yaşanan
ekonomik sıkıntılara care olmak üzere bazı varlıklı kesimlerden bir defalık
olağanüstü servet vergisi alınacaktı.
Kanun metninde gayrimüslim, Müslüman gibi ayrımlar yoktu
ama uygulamada yükümlü¬ler, Maliye Bakanlığının belirlediği dört gruptan birine
göre vergilendirildiler: M grubu (Müs¬lümanlar) takdir edilen matrahın (vergiye
esas alınan miktarın) yüzde 12,5'ini, G gru¬bu (gayrimüslimler) yüzde 50'sini,
D grubu (dönmeler) yüzde 25'ini, E grubu (ecnebiler) yüzde 12,5'sini ödemekle
yükümlüydü; çift¬çiler de yüzde 5 ödeyeceklerdi.
18 Kasım 1942’de vergi listeleri yayımlandığında görüldü
ki, Varlık Vergisi’nin yüzde 70’i İstanbul’daki mükelleflere tahakkuk
ettirilmişti. Bunların da yüzde 87’si gayrimüslimdi. Gayrimüslimlerin mali
güçlerine ile uygulanan vergi oranları Müslümanlara uygulananlara göre yüzlerce
kez daha ağırdı. Gayrimüslimler arasında da Ermenilerin vergisi en yüksek
orandaydı.
Bu yüksek vergileri ödeme süresi 20 Ocak 1943 günü bitti,
ertesi gün hacizler başladı. Haraç mezat satılan mallarının bedeli vergilerini
karşılamayan bini aşkın mükellef 27 Ocak 1943 tarihinden itibaren çalışma
kamplarına gönderilmek üzere bazı merkezlerde toplandılar. Aşkale’ye gönderilen
1.229 mükelleften 21’i (bir kaynağa göre 25’i) kötü hayat koşulları ve yetersiz
tıbbi bakım yüzünden kampta hayatını kaybetti.
Avrupa’da savaş cephesindeki gelişmeler ve İsmet
İnönü’nün Roosevelt ve Churchill’le görüşmek üzere Kahire’ye gitmesinin
arifesinde, 17 Aralık 1943’te evlerine dönebildiler. Varlık Vergisi,
Yahudilerin ABD nezdinde yaptıkları lobi faaliyetleri sonucu ABD’nin Türkiye’ye
baskıları ve Nazilerin yenileceğinin anlaşılması sayesinde 15 Mart 1944’te
kaldırıldı. Verginin kaldırıldığı oturumda konuşan Emin Sazak "Bu kanun
onları affederse bu gibi insanlar bu milletin içinden çıkıp gitmelidirler. (…)
Hükümet tedbir almadı fakat millet intikamını alır. Linç mi eder ne eder
bilemem,” diyerek 1955'teki 6-7 Eylül olaylarının ilk sinyalini vermişti.
6-7 EYLÜL 1955 YAĞMASI
Kıbrıs’ın kaderinin belirleneceği Londra Konferansı’nın
toplandığı günlerdi. Bazı Rumların Türk komşuları tarafından yarım ağızla da
olsa ‘o gün pek dışarı çıkmamaları, çocuklarına ve karılarına göz kulak
olmaları’ yolunda uyarıldıkları o meşum 6 Eylül 1955 günü, saat 13.00’de
radyolar, Selanik’te Atatürk’ün doğduğu eve bombalı saldırı yapıldığı haberini
vermişti. Öğleden sonra o güne kadar tirajı 20-30 bini geçmeyen İstanbul
Ekspres adlı gazete, haberi 300 bin adetlik iki ayrı baskıyla kamuoyuna
duyurdu.
Öğleden sonra, İstiklal Caddesi’nde toplanan güruh,
gayrimüslimlere ait işyerlerini taşlamaya başladı. Olaylar kısa sürede Beyoğlu,
Kurtuluş, Şişli, Nişantaşı gibi gayrimüslimlerin yoğun olarak yaşadığı
bölgelere yayıldı, ardından Eminönü, Fatih, Eyüp, Bakırköy, Yeşilköy, Ortaköy,
Arnavutköy, Bebek, Kadıköy, Moda, Kuzguncuk, Çengelköy gibi uzak bölgelere
sıçradı. Saldırganlar halkı tahrik etmek için “Makarios’a ölüm’, “Kıbrıs
Türk’tür” diye haykırıyor, ellerindeki Atatürk ve Bayar resimlerini, KTC
rozetlerini karşılaştıkları Türklerin ellerine tutuşturuyorlardı. Daha sonra
pek çok tanık, hemen her semtte yağmacıların kullandığı sopaların aynı tornadan
çıkmışçasına eşit büyüklükte ve kalınlıkta olduğunu, Rumlara ait ev ve iş
yerlerinin önceden tespit edildiğini, hatta kimi yerlerde bu ev ve işyerlerinin
bir gece önce tebeşirle ya da soba boyası ile işaretlendiğini, polislerin ise
saldırganları izlemekle yetindiğini anlatacaklardı. Olaylar sırasında, resmî
rakamlara göre 5.300’ü aşkın, gayri resmî rakamlara göre 7 bine yakın bina saldırıya
uğramıştı. Değişik kaynaklara göre 4 ila 15 arasında ölüm, 200’ü aşkın tecavüz
olayı yaşanmıştı. Yıllar sonra Özel Harp Dairesi (ÖHD) başkanlığı, Genelkurmay
İstihbarat başkanlığı ve MGK’da üst düzey görevlerde bulunmuş Sabri
Yirmibeşoğlu gazeteci Fatih Güllapoğlu’na 6-7 Eylül’ün ‘devletin muhteşem bir
örgütlenmesi’ olduğunu söyleyecekti.
1978 KAHRAMANMARAŞ VE ÇORUM KATLİAMLARI
Aradan 23 yıl geçmişti ki, derin devletin eli tekrar
kaşınmaya başladı. 1978 yılı yazında görevli olduklarını söyleyen bir takım
kişiler, Alevilerin ve solcuların oturdukları semtlerde, bir tür nüfus sayımı
yaptıklarını söyleyerek konutları dolaşmışlar, yeni numaralar verdikleri
kapıları kırmızı boyayla işaretlemişlerdi. Bazı bölgelerde ise PTT görevlisi
olduklarını söyleyen kişiler kapılara işaret koymuşlardı. Müftü de resmî araçla
şehri dolaşıp kışkırtıcı konuşmalar yapmıştı.
19 Aralık 1978 gecesi, ‘Esir Türkler Haftası’ vesilesiyle
Ülkücü Gençlik Derneği (ÜGD) tarafından tüm Türkiye’de eş zamanlı gösterilen
Sovyetler Birliği aleyhtarı ‘Güneş Ne Zaman Doğacak?’ adlı filmin gösterimi
sırasında Kahramanmaraş’taki Çiçek Sineması’na düşük tesirli bir bomba atıldı.
Bir grup faşist ‘Müslüman Türkiye!’ sloganlarıyla CHP İl binasına saldırdı. 20
Aralık’ta Yenimahalle’de Alevilerin gittiği Akın Kıraathanesi’ne bomba atıldı.
21 Aralık’ta öldürülen iki solcu öğretmenin cenaze töreninden sonra cenaze
törenine katılanlarla 10 bin kişilik faşist grup arasında çatışmalar oldu.
23-24 Aralık 1978 günleri, baltalı, palalı saldırganlar işaretli evlere,
binalara saldırıya geçtiler. Resmî rakamlara göre ölü sayısı 111, gayri resmî
kaynaklara göre bunun en az iki katı insan, doğranarak, işkence edilerek,
yakılarak katledildi. Çok sayıda kadına tecavüz edildi, göğüsleri kesildi. 552
ev ve 289 işyeri tahrip edildi.. Olaylardan sonra Ecevit Hükümeti’nin tek
yaptığı 13 ilde sıkıyönetim ilan etmek oldu. Daha sonra olaylara karışan bazı
kişilerin adına 1996’daki Susurluk Skandalı’nda rastladık.
Aradan 2 yıl geçmişti ama devletin fişlerle işi bitmemişti.
Tedavi gördüğü kanser hastalığı yüzünden ölmesi an meselesi olan MHP Genel
Başkan Yardımcısı Gün Sazak’ın bilinmeyen kişilerce 27 Mayıs 1980 günü
Ankara’da öldürülmesiyle doğan gerilimin ‘meyveleri’ Çorum’da toplandı. Bu
sefer iktidarda Süleyman Demirel’in çoğunluk hükümeti vardı. Haziran ayı
boyunca Çorum kent merkezinde ve çevre köylerde gerginlik tırmandırıldı. 4
Temmuz 1980 Cuma günü ‘Komünistler Alaaddin Camii’ne bomba attılar’
söylentisinin yayılması ve bunun TRT’nin 19.00 bülteninde yer almasıyla
başlayan saldırıda saldırganlar ‘Kanımız aksa da zafer İslam’ın’, ‘Kana kan,
intikam’, ‘Müslüman Türkiye’ sloganları atıyorlardı. Bilânço, çoğu Alevi 50’den
fazla ölü 100 civarında yaralıydı. 100’den fazla işyeri de tahrip edilmişti.
12 EYLÜL, 28 ŞUBAT DARBELERİ
Aradan 2 ay geçti. Yıllardır itinayla örgütlenen 12 Eylül
1980 darbesi gerçekleşti. Devlet yıllardır solcular ve ülkücüler hakkında
topladığı fişleri masaya dizdi ve operasyona başladı. (1921, 1925, 1927, 1929,
1932, 1944, 1946, 1951 yıllarında TKP’ye yönelik geniş çaplı tutuklamalar
yapılmıştı. Bu konuyu ayrı bir yazıya bıraktım.) 650 bin kişi gözaltına
alındı.?1 milyon 683 bin kişi fişlendi. Binlerce kişi ülkeden kaçtı,
kaçırtıldı. Açılan 210 bin davada 230 bin kişi yargılandı. 7 bin kişi için idam
cezası istendi. 517 kişiye idam cezası verildi. O günlerde ocağı söndürülen pek
çok kişinin hayatı bir daha iflah olmadı.
Aradan 17 yıl geçti. 28 Şubat 1997 ‘post modern’
darbesiyle devletin dindar vatandaşlarını fişlediğini öğrendik. Aslında bu
fişleme işi tüm Cumhuriyet tarihi boyunca düzenli olarak yapılmıştı, ancak 1950
sonrasında ağırlıklı olarak sağ-İslamcı muhafazakar partiler iktidarda olduğu
için (CHP Türkiye'yi 1923-50 arasında 27 yıl,1961-1979 arasında kesintili 2189
gün/6 yıl yönetti. 1979’dan beri de iktidar yüzü görmedi) fişleme işini esas
olarak Kemalist yönelimli TSK içindeki oluşumlar yapmıştı. Bunlardan Batı
Çalışma Grubu’nun 6 milyona yakın kişiyi fişlediği iddia edildi. Bu
fişlenenlerden kaçının işten atıldığını, kaçının ocağının söndürüldüğünü henüz
hükümet açıklamadı ama bilançonun en azından psikolojik açıdan büyük travmalara
yol açtığı, 28 Şubatçılara yönelik bitmeyen öfkeden anlaşılıyor.
28 Şubat’ın üstünden 7 yıl geçmişti ki yeni bir fişleme
skandalı patlak Verdi. Tuğgeneral Mehmet Kaya Varol’un komuta ettiği İstanbul
Maltepe'deki İkinci Zırhlı Tugay Komutanlığından 26 Ocak 2004 tarihinde
Kadıköy, Maltepe, Kartal ve Sultanbeyli kaymakamlıklarıyla 1 Numaralı Dikimevi
Müdürlüğü, Jandarma İkmal Merkezi Komutanlığı'na gönderdiği yazıyla, “AB ve ABD
yanlısı kişilerin organize bir grup olup olmadığı, söz konusu devletlerle
ilişkilerinin mahiyetinin ne olduğu araştırılırken biyografik bilgilerin de
toplanması istenmişti. Yazının dayanağı olan Haber Toplama Planı'yla haklarında
bilgi toplananlar AB ve ABD yanlılarıyla sınırlı değildi. İstihbarat formunda
yer aldığı şekliyle 'Azınlıklar ve kendini azınlık olarak görme eğiliminde olan
(Çerkez, Roman, Abaza, Arnavut ve Boşnak vb) gruplar', yüksek sosyete grupları,
sanatçıların mensup olduğu gruplar, zengin ailelerin çocuklarının oluşturduğu
gruplar, tarikatlar, Satanistler, Klu Klaxcılar, Masonlar, internet grupları,
cinsellik, uyuşturucu, meditasyon, ruh çağırma vb. grupları' da istihbarat
hedefleri arasındaydı.
ERMENİLERİN SOY KODU: 2
Bundan sonrakiler hepimizin gözü önünde olduğu için kısa
hatırlatmalarla yetineceğim. 2007 yılında (o zaman) Türk Tarih Kurumu Başkanı,
(şimdi MHP Milletvekili) Yusuf Halaçoğlu’nun, devletin 1936-1937 yıllarında
Müslümanlığa ihtida eden Ermenileri ev ev tespit ettiğini ve bu dönmelerin
listelerinin elinde olduğunu açıklaması, 2012 yılında, devletin 1937-1938
yıllarında Tunceli Hozat’ta yürüttüğü fişleme faaliyetlerini üstlenmesi
istendiği için Hozat’ın çiçeği burnunda Emniyet Müdürü Çağlar Şan’ın intihar
etmesi, İstanbul Milli Eğitim Müdürlüğü’nün 27 Haziran 2013 tarihinde Şişli
Milli Eğitim Müdürlüğü’ne yazdığı yazıyla bir Ermeni anaokuluna çocuğunu
kaydetmek isteyen veliyle ilgili olarak 1923 yılından bu yana ‘vukuatlı’ nüfus
kayıtlarında gizli soy kodunun yer aldığının, bu bağlamda Ermeni vatandaşların
soy kodunun 2 olduğunun itirafı…
Ne dersiniz, Gezi olayları ile ilgili ‘yüzde 78’i Alevi’
açıklamasıyla ilgili zihnimi meşgul eden şüphelerde haksız mıyım?
Not: Bu yazıda sözünü ettiğim olaylar hakkında ayrıntılı
bilgileri ve özet kaynakçayı Öteki Tarih I, II ve III (Profil Yayıncılık, 2012,
2013) adlı kitaplardaki yazılarımda bulabilirsiniz. Bu yazıların bir bölümü
Taraf ve Radikal gazetelerinin internet arşivlerinde de var.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.