Murat Belge
Dersim belgeselini yapanlar, kıyımda yer almış
askerlerden dört tanesini bulup konuşturmuşlar. Bunlardan birinin söyledikleri
arasında şunlar da var: “Ölenin sayısını mı bileceğim? Ne üzüntü duyan
ölenlerden dolayı? Öldürmeye gidiyoruz, üzüntü mü duyacağım?”
Bunca yıl sonra bu köylü bu şekilde konuşabiliyorsa,
“aynı zihniyet, aynı faaliyet” sürüp gider elbette. Bu kişi, askerlikte,
gerekli “vazife bilinci”ni edinmiş, işin doğrusunu öğrenmiş. Hayata aynı
felsefeyle bakan çok kişi var bu ülkede.
Ama bu dört kişinin öbür üçü böyle konuşmuyor. Aslında bu
oranın doğru oran olduğunu sanıyorum. Bu köylü gibi net ve kesin bir şekilde
vurmayı kırmayı onaylayanlar, dörtte biri çok geçmez.
Buna karşılık, “olmamalıydı” diyen dörtte üç, sonuçta
olayda rol almış. Emir vermişler, onlar da yapmış.
Taner Akçam’ın aktardığı Minber’de yayımlanmış imzasız
makalede Kıyım’ı planlayan ve yürütenler suçlanıyor. Belli ki Mustafa Kemal
kendisi (makaleyi o da yazmış olabilir) bu düşüncelere katılıyor. Ama burada
da, Ermeniler’in dostumuz olduğu vurgulanıyor, “Ermeni demek, Hıristiyan Türk
demektir” sözü söyleniyor, hattâ Kıyım’dan ötürü uğradığımız maddi zarardan dem
vuruluyor. Yani, bütün bu gibi kaygılar bu yana, “Kıyım yapmak alçaklıktır”
denilmiyor, denilemiyor.
Taner Akçam bu bilgileri veriyor, herhalde daha da
verecek Başbakan’a “yardımcı olmak” için. Yani, “Kürdistan” dedi, “Neden
diyorsun?” diye celâllenenlere de “Atatürk demişti” diye cevap verdi; şimdi,
“Ermeni Kıyımı” için de aynı taktiği kullansın... Kullanacağını hiç sanmıyorum,
herhalde Taner’in de böyle bir beklentisi yok.
Ama tabii ki araştırıp bulacağız, yazacağız,
söyleyeceğiz.
Pandora’nın kutusu açıldı bir kere.
Açıldığı için, gazetenin bir sayfasında Dersim Kıyım,
öbür sayfasında Ermeni Kıyımı...
Bunların hepsinin örtüldüğü, gizlendiği, her sabah kalkıp
“Türküm doğruyum” diye bağırdığımız, çevremize baktığımızda “Türk öğün...”
sözlerini gördüğümüz bir dünyada yaşıyorduk. Bunun adı “Beyin yıkama” ise,
evet, tertemizdi beyinlerimiz; her gün yeniden yıkanıyordu, pırıl pırıldı.
Ama, görüyorsunuz işte, olmuyor. Gerçeklik büsbütün
gizlenemiyor. Bir yerden bir delik açılıyor, bir yerden bir ses işitiliyor,
derken arkası geliyor.
Türkiye’nin de saati geldi çattı. Bizler için bu kadar
zahmet ve özenle hazırlanmış bu yaldızlı yalan- tarihi bir kenara fırlatıp
nereden nasıl geçerek bugün durduğumuz yere geldiğimizin gerçek hikâyesini
öğrenmeye başlıyoruz. Bir yaz günü bulutların dağılıp güneşin parlaması
sürecini andıran bir durum bu.
Dünyaya günışığında bakmayı öğrendikçe, buna kendimizi
alıştırdıkça, “öldürmeye gidiyoruz, üzüntü mü duyacağım?” diyenlerin, bunu
diyebilenlerin sayısı da azalacak.
Yani normal insanlar olacağız.
Şimdilik, arada bir noktadayız.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.