Bir yandan
ölçüsüz bir hümanizm.. Bir yandan sömürgecilikle iç içe geçmiş ırk
ayrımcılığına karşı bir mücadele. Kolay mı? Çok zor!.. O
“demokrasinin beşiği” İngiltere’den yadigar bir rejim. Geri kalan Batı
tarafından da desteklenen, “ada”dan kopup gelmiş sömürgecilik çağının yağmacı
zalimlerinin egemenliği. Kolay mı? Bu da çok zor. Ezici çoğunluğunu kara
derililerin oluşturduğu bir ülkede egemen olmak ve egemenliğini sürdürmek hiç
kolay değildir.
AMA NEREYE
KADAR?
Sömürgecilik
dönemi zaten “sorunsuz”, yani “siyahlar” bir şey elde edemeden geçmiş,
emperyalizme varılmıştır. Birinci ve İkinci emperyalist savaşlar Afrika’nın
güneyinin kendi halinde kalmasına yaramış, beyaz azgınlık kimsenin dikkatini ve
tepkisini çekmemiştir. Zaten Avrupa’nın beyazları da birbirlerinin boğazına
sarılıp halklara ellerinden gelen zulmü reva görmekte, genelleşen zulüm dünyayı
sarmaktadır.
Tek karşıt
ses Sovyetler Birliği’nden gelir ve olağanüstü etkili olur. Mücadele
çağrısıdır. Milyonlarda yankılanır. Bir yandan çoğunluk olanların ayaklanmaları
patlak verir, bir yandan da dünyanın dört bir yanında sömürü ve zorbalıktan
kurtuluşun örgütleri ortaya çıkar.
BEYAZ REJİMİN
ÇÖKÜŞÜNÜN BAŞLANGICI
İkinci savaşa
sosyalizmin çağrısıyla Almanya, İtalya ve Japonya’da iktidar olan faşizmin
çağrısı ve çatışması koşullarında yürünür. Yükselen faşizm dünyadan paylarını
istemiştir. Dişlerinden tırnaklarına silahlanmış sömürgeci emperyalistler
dünyanın yeniden paylaşılması için yeni bir savaştan kaçınamazlar. Ama bu kez
karşılarında sosyalizmin bayrağı da dalgalanmaktadır ve savaş, asıl olarak bir
antifaşist savaş niteliğiyle gelişir.
Faşizm
yenilip püskürtülünce, onun bir türü olan sömürgeci ırkçılığın işi zorlaşır.
Dünya ölçeğinde esmeye başlayan demokrasi rüzgarları “beyaz rejim”in çöküşünün
başlangıcı olur. Hele bir kez birbirlerine karşı rakip emperyalistlerce
silahlandırılıp tarih sahnesine sürülen sömürge halklar, ellerinde silah,
uyanıp eskisi gibi yönetilmek istemeyip silahlarını sömürgecilerine doğrulttuklarında
sömürgecilik sisteminin de ölüm çanı çalar. Yeni tip sömürgeciliği “keşfetmiş”
Amerikalıların çıkarları da kendi “yeni”lerini yerleştirmek üzere “eski”sinin
sahneden çekilmesini gerektirince, yüzyıla yaklaşan geleneksel sömürgecilik
şurada burada halklar tarafından yenilgiye uğratılmaya başlar.
Güney
Afrikalı ırkçı faşist rejim direnir, ömrünü uzatmaya uğraşır. Nafile çabadır,
koşullar ırkçılara karşı dönmüş, rüzgar tersten esmeye başlamıştır.
FAŞİZMİN
YÜKSELİŞİ IRKÇILIĞI PEKİŞTİRDİ
Daha Birinci
Dünya Savaşı’na giderken “beyaz” yağma ve şiddete karşı kabile şefleri, kilise
örgütleri ve kara derili halkın mücadeleci militanlarınca 1912’de toplanan
Kongre, 1923’e kadar Güney Afrika Yerli Ulusal Kongresi adıyla anıldı. Ekim
Devrimi ve Sovyetler Birliği’ni ortaya çıkaran koşullar ve SB ile birlikte,
Afrika Ulusal Kongresi (ANC), özellikle siyah işçilerin bir mücadele örgütü
olarak çalıştı. 1919’da işçilerin seyahat özgürlüklerini sınırlayan rejime
karşı kampanyayı yürüttü. 1920’de, maden işçilerinin militan grevini örgütleyip
destekledi. Kongre içinde sömürgecilikle uzlaşma ve “ılımlı”lık yanlılarının
etkinliğiyse örgütün etkisini sınırlamaktaydı. Aynı süreçte güçlü işçi
sendikaları ve partileri de kurulmaya başladı. 1921’de ırk esasına dayanmayan
Güney Afrika Komünist Partisi kuruldu. Karşıt güç birikimi, örgüt ve mücadele,
sömürgeci ırkçı rejimi sertleştirdi ve siyah işçileri yarı-kalifiye işlerden de
dışlayan ırkçı yasa kabul edildi. Artık kara derililer ne oy kullanabiliyor ne
de kalifiye ve yarı-kalifiye işlerde çalışabiliyorlardı. Dünyada faşizmin
yükselişi Afrika ırkçılığının pekiştiricisi oldu.
YERLİ KABİLE
REİSİNİN OĞLU MANDELA
1927’de ANC
ırk ayrımcılığına karşı mücadelesini yeniden örgütlemeye ve Komünist Parti ile
iş birliğine girişti. Sonradan bu yönelimden cayılsa da, komünistlerin etkisi
sürdü.
II. Dünya
Savaşı’nın sonuna doğru, 1944’te, Afrika Ulusal Kongresi Gençlik Birliği
kuruldu ki, bir yerli kabilesi reisinin oğlu olan Nelson Mandela bu
örgütlenmede aktif rol üstlendi. Kendi gücüne
dayanarak mücadele çağrısı yapan örgütün grevler, direnişler ve boykotlar
örgütlenmesini öngören “eylem programı”, ırkçı Ulusal Partinin Apartheid
rejimini ilan etmesinden bir yıl sonra, 1949’da onaylandı. ANC’nin “Başkaldırı
Kampanyası” içinde sivrilen ve ANC Transvaal bölgesi başkanı seçilen Mandela,
1961’de Komünist Partisi ile iş birliği yaparak silahlı eylemler de örgütleyen
militan Umkhonto we Sizwe örgütünü kurdu. 1962’de tutuklanarak, sabotaj
eylemlerinde bulunmak ve hükümeti devirmeye teşebbüsten müebbed hapis cezasına
çarptırıldı. Cezasının büyük bölümünü Robben Adası’nda geçiren Mandela toplam
27 yıl cezaevinde kalarak bu alandaki rekorun sahibi oldu.
1994 YILINDA
MANDELA BAŞBAKAN
Ünü Güney
Afrika ve dünyaya yayıldı. Afrikalıların sembol ismi oldu. Cezaevinde kendisine
önerilen iş birliği ve kara derililerin mücadelesini yatıştırma rolünü
üstlenmeyi kabullenmeyerek direndi. Ancak kendisinden istenenlerin zamana
yayılmış uzunca bir süreçte gerçekleşmesinin önüne dikilecek gücü kendisinde bulamadı.
Katliamdan
başka çaresi kalmayan ve sık sık bunu uygulamakta olan Apartheid rejiminin daha
yürüyecek yolu kalmamış, rejim uluslararası dayanak ve destekçilerince de terk
edilmişti. Kanlı bir yıkımdan kaçınabilmesinin tek yolu, eski rejim yetkilileri
ve yandaşlarının sömürgen yaşamlarının garanti edileceği bir devir-teslimdi ki,
rolü Mandela’nın üstlenmesinden doğalı yoktu. Kağıt üzerinde anlaşma
imzalanmamış olmalıdır, ancak büyük uluslararası güçler ve emperyalist
devletlerle Güney Afrika kapitalizminin egemenleri, yerli tekellerin
çıkarlarının korunacağı bir “rejim değişikliği” örgüt ki rejimin “patronu”
faşist de Klerk, iktidarı törenle, bu kez değiştirilen seçim yasası uyarınca
siyah çoğunluğun da oy kullandığı 1994 Seçimlerini ezici çoğunlukla kazanıp
devlet başkanı olan Mandela’ya devretti.
Apartheid
rejiminin belirli yasaları değiştirilerek siyah derililerinin siyasetten
bütünüyle dışlanmasına son verildiği, ama kurumların hemen tümüyle eskisiyle
aynı kaldığı koşullarda bir “toplumsal uzlaşma” sağlanmış ve yürütücülüğünü bir
siyah olan Mandela üstlenmişti. Kapitalist emperyalist dünya memnundu, Mandela
vakit geçirilmeksizin Nobel Barış Ödülü’yle “onurlandırıldı”. Ancak ırk ayrımcı
zorbalığın aşırılığından kurtulmakla birlikte, siyahlar, özellikle siyah işçi
ve emekçiler, eskisini pek de aratmayan sömürü ve zorbalık koşullarının
ağırlığından kurtulmanın yeni çarelerini çoktan aramaya başladılar bile.
www.evrensel.net
Eklenme
tarihi: 2013-12-07

2 yorum:
Mandela bir teroristti. Afrika Ulusal Kongresin oldurdugu, bombaladigi yerleri analtin.. Beyazlari oldurun diye bar bar bagirdigini hatirlatin.
Mandela senelerce hapiste kalmanin sebebi politik harekatlardan degil , icledigi cinayetlerden dolayidir...Maalesef butun dunya bu hakikatleri xsoyluyemiyor ve hali altina supuruyor...
Bulanikli,her terorist Mandela gibi olsa,yasini,nerede hangi sartlar icinde yetistigini ,aldigin egitimi bilmiyorum,gercek olan "Mandela bir teroristti"diye kesip atman.Zamanin Güney Afrikasinda teni beyaz olmiyanlara uygulanan politika Amerikada zencilere uygulanan irkciliktan daha beterdi,bu durum bati dünyasi tarafindan da desdekleniyordu(sebebi Güney Afrikayi komunistlere kaybetmemek)Mandela pasif protestolarla bir yere varilmiyacagini anlayinca is siddete döküldü,lütfen bu insan hakkinda bir kitap degil birkac tarafsiz kaynaklardan
bilgilenerek yorum yap.Bu gün Afrikadaki zenciler kendilerine beyazlar tarafindan köle olarak kullanilmamasini,Mandelaya borcludurlar,kendi aralarindaki sömürme baska.
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.