Tessa Hoffmann - Thea Halo, Pontos Rum bir anne ile bir Protestan Süryani-Arami babanın kızı. “Not Even My Name” adlı kitabı, annesi Themia’nın 1920 yılının baharında, on yaşındayken memleketi Pontos Rum köyünden tehcir edilmesini anlatıyor. Themia, küçük kardeşlerinden farklı olarak bu ölüm yürüyüşlerinden sağ kurtuluyor ve yaban ellerde, Süryanilerin ve Ermenilerin yanında büyüyor. Adının Sano Halo olarak değiştirilmesi ve daha 15 yaşındayken evlendirilmesiyle birlikte, Themia’nın Rum kökeninden hiçbir şey, adı dahi kalmıyor. Kendi yaşının üç katı büyük olan kocasının peşi sıra ABD’ye gidiyor ve çok zor koşullar altında on çocuk büyütüyor. Geriye yıkıntıları ile kalmamış olan ebeveynlerinin evini nafile yere bulmak üzere yıllar sonra kızı Thea ile birlikte Türkiye’yi ziyaret ediyor.
Thea Halo, Pontos Rum bir anne ile bir Protestan
Süryani-Arami babanın kızı. “Not Even My Name” adlı kitabı, annesi Themia’nın
1920 yılının baharında, on yaşındayken memleketi Pontos Rum köyünden tehcir
edilmesini anlatıyor.
46 küstah adam
Tessa Hoffmann - Thea Halo, Pontos Rum bir anne ile bir
Protestan Süryani-Arami babanın kızı. “Not Even My Name” adlı kitabı, annesi
Themia’nın 1920 yılının baharında, on yaşındayken memleketi Pontos Rum köyünden
tehcir edilmesini anlatıyor. Themia, küçük kardeşlerinden farklı olarak bu ölüm
yürüyüşlerinden sağ kurtuluyor ve yaban ellerde, Süryanilerin ve Ermenilerin
yanında büyüyor. Adının Sano Halo olarak değiştirilmesi ve daha 15 yaşındayken
evlendirilmesiyle birlikte, Themia’nın Rum kökeninden hiçbir şey, adı dahi
kalmıyor. Kendi yaşının üç katı büyük olan kocasının peşi sıra ABD’ye gidiyor
ve çok zor koşullar altında on çocuk büyütüyor. Geriye yıkıntıları ile kalmamış
olan ebeveynlerinin evini nafile yere bulmak üzere yıllar sonra kızı Thea ile
birlikte Türkiye’yi ziyaret ediyor.
GERİYE ADIM BİLE KALMADI
Thea Halo
Oraya girdiğinde annem “diğerlerini uyandır” diyordu.
“Askerlerin ne zaman geleceğini bilemeyiz”.
Masanın başında duruyor ve ekmeğin üzerine eritilmiş
tereyağı döküyordu. Babam masanın başında oturmuş, kahvesini içiyordu ve
büyükannem ise ikizlerle ilgileniyordu.
“Anne neden gitmemiz gerekiyor” diye sordum.
Tereyağı küpünü elinden bıraktı ve gözlerinden boşalan
yaşları gizlemek için başını öte yana çevirdi. Bir cevap alabilmek için babama
baktım, babam çenesinin kasları ortaya çıkana kadar dişlerini sııyordu.
Sonrasında ise çaresizliğini aşmak için gözlerini kapattı. Sonunda annem,
neredeyse sakin bir ses tonuyla “Eğer gitmezsek bizi öldürürler” dedi.
“Hadi şimdi koş ve diğerlerini uyandır.”
(…)
Tam Hristodulas’ın omzuna dokunup onu uyandıracakken
ayağının altındaki ahşap zemin gıcırdadı. Yan odanın tabanında duyulan çizme
sesi, Histoduas’ın şaşkın gözlerle sıçramasına neden oldu. Kimin geldiğini
anlamak için geri koştum.
Nikolas amcanın elinde bir çıkın vardı ve soluk
soluğaydı. “Gitmiyorum” dedi, “karım bostanın dibinde bekliyor. Biz
gitmiyoruz.”
Annemin yüzünden umut ve kaygı yansıyordu. “Biz
gitmiyoruz” demekle ne demek istiyorsun” diye sordu. Babam da “Ne demek
istiyorsun” diye sordu.
“Ben gitmiyorum, Siz de gitmeyin”…
“Ama burada nasıl kalabiliriz” dedi babam.
“Eğer siz kalırsanız sizi öldürürler”…
“Ben memleketimi terk etmeyeceğim. Burası bizim
memleketimiz. Biz buraya aitiz. Onların beni memleketimden kovmalarına izin
vermeyeceğim.
“Lanet olsun! Seni öldürecekler” dedi babam, “Seni
öldürecekler”…
“Hayır! Tekrar güvende olana kadar Türklerin arasına
karışacağım” dedi Nikolas amca. “Beni ve karımı koruyacaklardır. Biz burada
Türklerle hep iyi anlaştık. Eğer kalırsanız, sizi de korurlar”.
Annem ilk kez gözlerinde umutla babama baktı.
“Bunu yapabileceğimize inanıyor musun” diye sordu.
Ayağa kalktı ve fincanını ateşe attı.
“Nasıl olur da hemen çekip gidersin” diye bağırıyordu
Nikolas amca da. “Her şeyi nasıl bırakabilirsiniz?”
Babam ayakta öylece durup gözünü ateşe dikmişken, annem
bir ona, bir diğerine bakıyordu. Yatak odasının kapısında Hristodulas, Yanni ve
Nastasia duruyordu. Onlar da suskun, onlar da donup kalmışlardı. Cevap
alamayınca, “Nasıl” diye bağırdı Nikolas amca, daha yüksek bir sesle.
“Sen yalnızsın” diye bağırarak cevapladı babam nihayet.
*Sen yalnızsın ve belki kendini Türkler arasında gizleyebilirsin. Bizim ise
sayımız çok. Yaşlı bir kadını, karımı ve altı çocuğumu nasıl gizleyebilirim?
Bir yol göster, kalayım! Sadece nasıl olacağını söyle!”
Annemin gözlerindeki umut yok oldu ve ilk kez ağladı. Ona
doğru koştum ve acısını dindirmek için onu kucakladım. “Her şey düzelecek”
diyen annem, gözyaşlarımı ve konuşmamı engelleyen sümüklerimi silmeye çalıştı.
“Günün birinde yine geleceğiz. Göreceksin!” dedi. Beni
kollarına aldı ve başını benim başıma dayadı. Yüzümü göğsüne bastırdığında,
gözyaşlarının saçlarıma döküldüğünü ve kafamı ıslattığını hissediyordum. “Söyle
bana ve ben de yapayım” diyordu babam, artık daha sakindi. “Hadi söyle bana!”
Babam ve Nikolas amca birbirlerinin yüzüne bakıyorlardı.
Daha sonra Nikolas amca bakışlarını indirdi. “Sizi bırakmak istemiyorum” dedi.
“Ancak gidemem.”
“O halde gitme! Eğer başarabileceğine inanıyorsan, kal!
Kal ve Tanrı seni korusun!”
(…)
Bizim dinlenmemiz dikkate alınarak değil, bilakis
askerlerin seccadelerini yere serip namız kılabilmeleri için verilen kısa
molaların dışında, tüm gün yürüdük. Babam yükümüzü azaltmak için çıkınları
eşeğin sırtına yığdı. Yol boyunca ilerlerken annem bebekleri emzeriyor, bazen
de bir parça ekmek yiyorduk. Atlı askerler bizi hareket halinde tutmak için ara
sıra bağırıyorlardı. Mathea’yı sırtımda taşıyabilmek için arkamda birleşik
tuttuğum kollarım ağrıyordu ve bacaklarım fazladan binen yükten dolayı kaskatı
kesilmişti. Ancak herkes ben de dünyaya, gözyaşlarının bulanıklaştırdığı
gözlerle bakarak ilerliyordum.
(…)
Bir zamanlarda otlaklarda ineklerini otlattığımız yaşlı
kadın daha fazla dayanamadı. Kırılgan bedeni yolun ortasında iflas etti. Oğlu
onu ara sıra taşıyabileceği kadar taşımıştı ama sonunda yolun kenarına, bir
kayaya yaslayarak bıraktı. Yanından geçerken bizi donmuş gibi izliyordu ve
arkamızdan gözünü bile kırpmadan bakıyordu. Kemikli ellerinden biri kucağına
düşmüştü, diğeri yerde hareketsiz duyuyordu. Nasırlı ayaklarının topukları,
yırtılmış ayakkabı ökçelerinden dışarı fırlamıştı.
(…)
YATSIDA ÖLÜMLER İYİYDİ…
Ayakkabılarım tamamen parçalandığında dört aydır
yoldaydık. Bu çorak arazilerde yalınayak yürümek cam parçaları üzerinde
yürümekle eş anlamlıydı. Yanımıza aldığımız yiyeceğimiz de tükenmişti. Her gün
yeni bir ölümü daha getiriyor, her gün bir beden çürümek üzere yol kenarına
bırakılıyordu. Bazıları yolda yürürken ölüp yere yığılıyorlardı. Akbabalara ve
kurtlara yem olacak örselenmiş bedenleri, yoldan geçen arabadan düşen çöp gibi
yolu kaplıyordu.
Yatsıda ölümler daha iyiydi. Aileler, ölü bedenlerin
üzerini bir kaşık veya sopa kullanarak eşeledikleri toprakla örtmeye
çalışıyorlardı.
Gündüzleri askerler ölüm yürüyüşünü canlı tutuyorlardı.
Kamaları, bedenimizde derin yaralar açmak, acıtmak için hazırdı.
Yiyeceğimiz bittiğinde, babam geçtiğimiz küçük
kentlerden, eğer askerler izin verirse veya görmezlerse, biraz yiyecek bir şey
alıyordu.
İlk aylarda ağlama sesleri, yürüyüşe sürekli refakat
ediyordu ama bedenlerimiz zayıfladıkça zihnimiz dondukça ve gözlerimiz sadece
önümüzdeki yola dikildikçe, bu bile durmuştu.
Yaşayabilmek için hafızamdan kısmen sildiğim yürüyüş bile
tek başına bir kabustu. Günlük olaylar, tıpkı yazın gece yarısı güneşinin
çıkmasıyla, günlerin iç içe geçmiş bir güne dönüştüğü ülkelerde olduğu gibi iç
içe geçmek üzere yok oluyorlardı. Gecelerimiz, gökyüzünün titreşen mavisini
örten bir buluttan ibaret gibiydi. Zaman aralıksız olarak devam eden, hiç
dinmeyen bir fırtınaya benziyordu. Öldürücü sıcağın olduğu bugünlerin hiçbiri,
ailelerin ateşin atrafında toplanıp yemek yediği veya sükunetin olduğu bir
geceyle sonlanmıyordu. Aksine yeni ölümler, yeni cenazeler, yüreğimde kapanmaz
bir yara açan, yeni bir acı dolu feryat oluyordu.
Sadece belli anılar tekrar hatırlanır, ancak bu anılar
tüm korkunç ayrıntıları ile bize dönüyorlar.
Yine olayların yaşandığı yerde sabit gözlerlerle
dikiliyorum. Yıllar geçip gitti ve ben yine on yaşındayım ve her şeyi seziyor
ve duyuyorum. Gözlerim sonuna kadar açık olduğu halde, tüm bugünkü çevrem yok
oluyor ve ben kendimi tekrar cehenneme giden ve çatlamış yolda buluyorum.
(…)
BİR ÇOCUĞUN SU İSTEDİĞİ İÇİN ANNESİNİN KAMÇILANDIĞINI
GÖRDÜĞÜ AN…
Türkiye’nin içlerine vardığımızda hava, hareket etmenin
bile zorlaştığı derecede sıcaktı. Su çok nadir bulunuyordu ve güneş olanca
kızgınlığı ile vuruyor, dudaklarımızı korutuyor, şişmiş dudaklarımızı,
dillerimizi kan içinde kalacak şekilde açıkta bırakıyordu. Bazen uzakta su
birikintileri çıkıyordu önümüze. Bunlar helak olmuş bedenlerimizi kendine doğru
çekiyor ve ruhumuzu, baş aşağı serin bir vahaya atlıyormuş duygusuyla
dolduruyordu.
Hala takati kalmış olanlar, kollarını su
birikintilerinden yükselen serin havayı yakalamak istercesine açarak,
adımlarını hızlandırıyorlardı. Her adımda başları öne düşüyordu Ancak
yaklaştığımızda su birikintileri her defasında bir şeytanın sihirbazlığı ile
küçülüyor ve biz tam zamanında son damlalarının yolumuzun üzerinden tekrar
görünmek üzre nasıl çekildiğine ve yok olduğuna şahit oluyorduk.
Sırtımdaki Mathea’nın ağırlığı her geçen gün artıyor,
üzerime küçük gelen, uzun kollu toz ve ter içindeki elbise ıslak tutkal gibi
üzerime yapıyordu.
Annem, belki de doğru dürüst yemeden veya içmeden
ikizleri de emzirmek gibi artı bir zorlanmadan kaynaklı olacak, her geçen gün
daha da güçten düşüyordu.
Küçük bir şehrin kıyısında, sürekli fışkıran, soğuk
hazinesini bir taş oyuğuna akıtan, bu arada etrafındaki taşları siyaha boyayan
bir su kaynağı vardı.
Annemi hiç bu kadar hırslı görmemiştim. Hep zayıf,
sabırlı, Türklerin ‘güzel’ olarak adlandırdığı bir mücevher gibiydi. Annem
şimdi su kaynağına bir an evvel ulaşmak için sıradan çıkmıştı. Sürgünler onu,
riskli teşebbüsü başarıya ulaşması durumunda, su kaynağına hücum etmek üzere,
merakla izliyordu. Ancak daha hedefe ulaşmadan bir Türk askeri atını tırısa
kaldırarak, emir yağdırmak üzere yanında belirdi. Öküzlere ve eşeklere
yapıldığı gibi kamçısını kaldırıp yapıştırdı. Ayaklarını yerden keslildi.
Kalbim yerinde çıkacak gibi olurken annem, dizlerinin üzerine çöktü. Babam
yükünü attı ve ona doğru koştu.
“Ne olur su” diyordu annem askere. Baba, annem ayağa
kaldırmaya çalışıyordu. “Ne olur su”. Askerin daha fazla küfürler yağdırarak
kaldırdığı kamçısı annemin bedeninde şaklarken, babam elini annemin omuzuna
attı ve onu beraberinde uzaklaştırdı. Tehcirlerin kir pas içindeki yüzlerinde
hayal kırıklığını okumak mümkün değildi. Gözlerinde daha ziyade mahrumiyetin
ortaya çıkardığı ve yenilginin güçlendirdiği bir şaşkınlık vardı. Onlar robot
gibi yürümeye başladıklarında, annem tökezleyerek kafiledeki yerini aldı.
Maria o gün mü ölmüştü? Tam olarak hatırlayamıyorum.
Sadece Hristodulas’ın sırtına bağlanmış olan küçük bedenini, bir öne bir arkaya
sallanan küçük başını görmüş, bir şeylerin yolunda gitmediğini hissedince
kızgın bedenimi soğuk, nemli bir panik sarmıştı.
“Anne” dedim, “Maria garip görünüyor.” Annem yukarı baktı
ve gözyaşlarına boğuldu. Maria’nın yüzü kül rengindeydi. Gözleri küçük oyuncak
bebek gözü gibi sonu görünmeyen bir boşluğa bakıyordu ve başı her adımda bir o
yana, bir bu yana gidip geliyordu.
Hristodulas dehşet içinde, “Ne oluyor, ne var” diye
sordu. Nehirdeki taş yığınları gibi kala kaldık. Takatten düşmüş olan
sürgünler, yanımızdan geçerek yürüyüşlerini sürdürdüler. Annem Maria’yı
Hristodulas’ın sırtından aldı ve gözyaşları Maria’nın cansız bedenini yıkayarak
onu kucakladı. Bir asker dolu dizgin yaklaştı “yürü” diyerek bağırdı.
“Bebeğim” dedi annem.
ÖLDÜYSE AT, DİYE BAĞIRDI ASKER…
Sanki kendi yaşadığı şok ve acı aynı zamanda onun da
olabilirmiş gibi görebilsin diye Maria’yı uzattı.
“Öldüyse at!” diye bağırdı asker. “Yürüyün!” Annem
hıçkırarak, “gömmemize izin ver” dedi. “At onu!” tekrar bağırdı asker,
kamçısını kaldırarak “at onu!”.
Biz yanında durup onu izlerken annem Maria’nın bedenini
göğsüne bastırdı. Yüzü o güne kadar görmediğim bir acıyla doluydu. Babam,
zannedersem yere koymak amacıyla Maria’yı almaya çalıştı, ancak annem onu daha
sıkıca kendine bastırdı. Sonra kenti yoldan ayıran yüksek duvarın yanına gitti
ve Maria’yı Tanrı’nın sunağının üzerine bırakırcasına, duvarın üzerine bırakmak
üzere yukarı kaldırdı.
Annem o gece uykusunda ağladı. Gözlerim kapandığında,
Maria’yı nasıl da bir kurban gibi göğe sunduğunu gördüm.
Maria’nın, duvarın üstünde, kitapsız bir ritüeldeki
armağan gibi duran cansız bedeninin silueti beni rüyalarımda, sonraki
günlerimde de izledi. Küçük kardeşimin, etrafta akbabaların dolaştığı ve bizim
yola devam etmemizi bekledikleri sırada, yakıcı güneşin altında nasıl yattığını
her düşündüğümde duygularıma hakim olamayarak hıçkırıklara boğuluyorum.
Yayınlanmasına izin verdiği için Thea Halo’ya teşekkür
ederiz. Tüm haklar yazara aittir, baskı ve alıntılar onun iznini gerektirir.
NOT EVEN MY NAME: Copyright 2000 by Thea Halo Printed in
Australia Angel Hat Ink., May 2003
First printed in the United States of America by St.
Martin’s Pres, LLC. May 2000/Juni 2001…
Kaynak: Takibat
Tehcir ve İmha (Osmanlı İmparatorluğu’nda 1912-1922 yılları arasında
Hristiyanlara yönelik yaptırımlar) Sayfa 319-327…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.