Mayıs
ayında başlayan direniş sürecinde öne çıkan figürlerden biri oldu Boğaziçi Caz
Korosu’nun yetenekli şefi Masis Aram Gözbek. Genç yaşında hatırı sayılır
başarılara imza atmış; yedi senedir şefliğini üstlendiği korosuna dünya koro
olimpiyatları şampiyonluğunu tattırmış; çalışkanlığı, disiplini, duyarlılığı,
samimiyeti, ülkesine olan sevgisi ve sıra dışı topuzuyla hepimizin sevgisini
kazanmış bir isim. Masis ile onun yoğun temposundan adeta zaman çalarak dört
saat süren, zaman zaman güldüğümüz, zaman zaman gözlerimizin dolduğu bir
söyleşi yaptık.
Onun müziğe olan tutkusunu, hayallerini, hedeflerini konuşurken
aslında yaptığı çoksesli müziğin onun kişiliğine ve taşıdığı kültürel değerlere
ne kadar uyduğunu bir kere daha fark ettik.
Söyleşi-
Işıl GEREK
Bundan
önceki söyleşilerde seninle koronun yola çıkış hikâyesi üzerine konuştuk,
koroyu daha geniş kitlelere tanıtmak için söyleşiler yaptık. Ama artık koro
yolunu çizdi, hatta seninle beraber bir marka oldu. Özellikle Gezi süreciyle bu
tanınırlık inanılmaz boyutlara ulaştı. Şöyle bir baktığında yıllar içinde
koronun gelişimini nasıl değerlendiriyorsun? Yavaş yavaş senin kafandaki, hayallerindeki
noktaya ulaşıyor mu?
Koronun
şefliğini üstlendiğimde ya da aslında ondan önce, bir korom olsun, yarışmalara
katılsın, ödüller alsın, şampiyon olsun, işte Türkiye’yi temsil edecek bir
milli koro gibi olsun, ya da Türkiye tarihinde çok önemli bir kırılma noktası
olan bir olayda çok önemli bir misyon edinsin gibi hayallerim yoktu tabii.
Koronun şefi olmam, tamamen benden önceki şefin görevini bana devretmesiyle
oldu. Yani koro şefi olmak gibi bir idealim yoktu benim. Ama şöyle ki herhangi
bir şeyin sorumluluğunu aldığımda, onun en iyi şekilde olması için çok çaba
sarf ederim. Dolayısıyla Cihan’ın şefliği bırakmasıyla koro da bana kaldığı
zaman, bir anda sorumlulukla baş başa kaldım.
Zaten 2005’te korist olarak
koronun bir üyesiyken de çalışmaları çok ciddiye alıyordum. İşte iyi bir
müzikalite çıksın, performanslar güzel olsun diye. Ama o zaman şefi asiste
ediyordum. Ama tüm sorumluluk bana geçince daha iyi nasıl olabilir üzerine çok
düşündüm ve elimden geleni ardıma koymayacağım dedim. O zaman Boğaziçi’nde
matematik okuyordum ama müzik de hep vardı kafamda. Koronun şefliğini
üstlenmemle bu alana daha fazla odaklanmam gerektiğini fark ettim. Zaten benim
yapımda vardır. Kendime bile söylemediğim ya da aklıma getirmekten imtina
ettiğim bir özgüven vardır bende ve ben bir işi üstleniyorsam onun en iyi
olması için çok çabalarım. Bu bilinç benim hayatımın her alanında vardır.
Dolayısıyla koronun üstüne düşersem, belli bir oranda ivme kazanacağını
biliyordum. Çünkü istemek tek başına yeterli olmuyor, uğraşman ve emek harcaman
gerekiyor. Bunu ne kadar yaparsan, o kadar iyiye gidiyorsun. Bazen aksamalar
olduğunda o zaman kendimi hadsizce ve acımasızca eleştirebiliyorum. Ama bir
şeyleri başarabileceğimizi zaman içinde iyice anladım. 2007’de koroyu ilk
devraldığımda, yeni bir yaklaşımla yeni bir kadroyla çalışmalara başladık. Ve
iki ay sonra çıktığımız bir konserde bu çalışmalarımızın güzel bir sonuç
verdiğini görünce, tamam dedim, olacak. Ve sonra Vocal Total a capella
yarışması için Avusturya’ya gittik. İlk
yurtdışı deneyimimizdi. Hemen aynı sene IKSV Caz Festivali’nde söyledik. Yani
bu işe yeni başlayan biri için bunlar yenilir yutulur türden şeyler değil
aslında düşününce. Bunlar oldukça tabii ufkumuz açıldı, vizyonumuz gelişti.
İnsanın hayalleri bir şekilde bildikleriyle ilintili aslında. Çünkü bilmediğin
bir şeyi hayal edemezsin. Bildiğin birtakım şeyleri birleştirerek hayaller
kurarsın. Ama yine hedef konusuna gelecek olursak, aklımdaki şey en başından
beri, koronun mutlaka dünyada bir yerinin olması gerektiğiydi ki bu da şimdi
oluyor yavaş yavaş. Türkiye’den çıkıp dünyaya ulaşınca, deneyimledikçe,
gördükçe hayallerimiz de arttı. Bu çalışarak ve çabalayarak ivme kazanan bir
panorama aslında. Ama bunun sonu yok,
hep daha iyisi var. Koro şu an istediğim seviyeye geldi diye bir şeyi hayatım
boyunca söyleyebileceğimi sanmıyorum. Dememeyi de tercih ederim zaten.
Zaten
bu sanatın doğasına da aykırı.
Tabii,
tabii. Ama fena bir yolda değil. Her sene kendimize ders çıkartıyoruz. Ve her
sene daha iyi oluyoruz. Koronun benim şefliğimdeki yedinci senesi, bazı
eksiklerimiz elbette oluyor ama yedi senede elde ettiğimiz başarıları zamana
oranlayınca fena bir yerde olmadığımızı söyleyebilirim. Ama benim işim sürekli
olarak eksikleri tespit etmek, bakmak ve görmek. Dolayısıyla sürekli bir
ilerleme olabilmesi için bu eksiklerin fark edilmesi ve giderilmesi lazım.
Gezi’nin
sloganlarından biri haline gelen “Çapulcu musun Vay Vay” sizin metro klibini
solladı sanki?
Ya
evet aslında ama bunun rasyonelleri o kadar da basit değil. Aynı amaçla
üretilmiş ya da ortaya konmuş işler değildi. İkisi de çok fazla izlendi, şöyle
bir tesadüf var ikisi de 6 Haziran. Biri 6 Haziran 2011, diğeri 6 Haziran 2013.
Bu benim çok hoşuma giden bir detay. 2015’i merakla bekliyorum.
(Gülüşmeler)
İlki,
yani metrodaki o flash-mob bilinçli bir çalışmaydı. İkincisinin ise bir amacı
yoktu, tamamen doğal olarak gelişti. Gezi’deki tek amacımız, şarkılarımızla o
insanlarla beraber olmaktı. İşte Kürşat’ın aklına bu sözlerin düşmesiyle bir
anda ortaya çıktı. Koronun en başından beri, biraz benim yapımdan da
kaynaklanan, hızlı aksiyon alabilme yetisi de yardımcı oldu tabii. Metro
videosunu tamamen tasarlayarak yapmıştık, ama bu şarkı kendiliğinden bir anda
ortaya çıktı, bir anda internete kondu ve yayıldı. İkincisinin başarısı
samimiyetindeydi. Çünkü hiçbir art niyet yoktu. Zaten art niyet olmadığı için
bu kadar insan benimsedi. Metro videosunu neden solladı? Neticede metrodaki
eğlence odaklı bir şeydi. Ama Gezi’deki videoyla biz aslında sanatın kitleleri
etkileme gücünü fark ettik. Çok hassas bir dönemde bunu bir kez daha hatırlamış
olduk. Sanatın neler yapabileceğini unutup, sanatın gücünü arka plana atıyoruz.
Ama en etkili sözü sanatla söylüyoruz. Biz o video ile sanata siyaset
bulaştırmak ya da taraf olmak gibi bir amacı hiçbir zaman benimsemedik. Bundan
da kaçındık hatta. Bu şarkı herkesin ortak endişelerine tercüman oldu bir
yerde. Bir şekilde hayatımıza müdahale edildi, bazı dayatmalar yapılmaya
çalışıldı, artık evimize, yatağımıza kadar girmişlerdi, insanların canına da
tak etti. Ağaca vurulan ilk kepçe de bu olayları ateşledi. Biz de bu noktada
sade, mizahi, içinde hiciv duygusu barındıran bu sözlerle, bizden, kendi
kültürümüzden bir melodiyle bunu yapınca, herkesin çok hoşuna gitti, yayıldı.
Bir de hiçbir hakaret vs. içermediği için her eve girdi, her görüşten, her
yaştan, her kültürden insanın diline dolandı. Dolayısıyla bağırıp çağırıp,
saldırganca slogan atmak yerine böyle samimi bir şekilde derdimizi dile
getirince, etkisi de aynı oranda samimi ve büyük oldu.
Ve
Gezi’nin sonradan fark ettiğimiz o ruhuna da çok uydu. Biz tabii o zaman
Gezi’nin öyle bir ruhu olduğunu bilmiyorduk çünkü doğal olarak, hatta
rastlantısal bir şekilde gelişti her şey. Bir sürü başka element bir araya
geldi ve sonradan böyle bir Gezi ruhu oluştu.
Tabii
tabii, şu çok önemli. O şarkılar, o mizahi söylemler orada can buldu. İlk
prova, ilk performans orada yapıldı. Bu süreçte her şeyin provası o alanlarda
alındı.
“Çoksesli
koro geleneği olan ülkelerde huzur var.”
Bunu
çoksesli bir koronun söylüyor olması da önemli değil mi?
Kesinlikle.
Çoksesli koro ne demek? Birbirinden farklı insanların bir araya gelip her
şeyden öte birlikte iş yapabilmesi demek. Bunu bizim koro üzerinden
detaylandırırsak; mesela şu an 45 kişi var koroda. Birbirinden bağımsız, farklı
yaşlarda, farklı altyapılarda, farklı tiplerde, kültürlerde insanlar, farklı
zevkleri, hassasiyetleri, alışkanlıkları olan, farklı birikimleri olan bireyler
bir arada bir iş yapmaya çalışıyor. 40-45 kişiyi farklılıkları koruyarak ortak
bir noktada buluşturabiliyor olmak çok zor ama aynı zamanda önemli bir şey.
Yani ben buna sivri taraflarımızı yuvarlayabiliyor olmak diyorum. Tüm bunları
koruyarak nasıl tek bir ses çıkarabileceğimizi gösteren bir örnek aslında. Bir
koroya baktığımızda aslında hep böyle idealini kurduğumuz o “çoksesli” yaşam
biçimini çok rahat bir şekilde görmüş oluyoruz. Türkiye’deki çoksesli bir koro
olarak bunu yapabiliyor olmak çok önemli. Bu kültür Türkiye’de çok yoktur,
çoksesli koro geleneği olan ülkelere bakıyorsun zaten, huzur var, insan
ilişkileri daha farklı. Bakıyorsunuz ki birbirini dinleyen insanlar var. Çünkü
çoksesli bir koroda da sen birbirini dinlemek zorundasın, aksi halde kakafonik
kötü bir şey ortaya çıkar. Dolayısıyla bu aynı zamanda çoksesli bir koronun mesajı
olarak bambaşka bir pencere açtı. Hem koro müziği hem de koro müziğinin temsil
ettiği değerler düşünüldüğünde bu çok önemli bir dönüm noktası.
Muhteşem
İzmir konserinize de değinmeden geçmeyelim. Binlerce insanı Gündoğdu Meydanı’na
topladınız, herkes şarkılarınıza eşlik etti. İzmir’e ayrı bir düşkünlüğün var
değil mi?
İzmir’de
hem bana karşı hem de koroya karşı çok güzel bir ilgi var. Haziran sürecinden
sonra her şeye daha hassas yaklaşıyoruz. Her şeyi daha büyük tepkilerle ele
alır olduk. Bu güzel bir şey tabii ki ama işte bunu başka amaçlar için
kullanmamak lazım. Mesela bu süreci yaşarken bunu uzun uzun konuştuk, sürekli
durum kontrolü yaptık. Hiçbir şeye malzeme olmak istemedik ve hassas davrandık.
O şarkıların yeri meydanlardı, Gezi’ydi, o şarkıların orada söylenmesi
anlamlıydı. Biz şu konuda kararlıydık. Koronun hiçbir siyasi yönelimi
olmayacaktı. Yani bizim siyasi bir tepkimiz oldu tabii ama bu tamamen
dayatılmaya çalışan hayata karşıydı. Hiçbir siyasi partinin taraftarı olarak ya
da herhangi bir siyasi partiyi karşımıza alarak bunu yapmadık. Bazı etkinlikler
belirli bir partinin propagandası haline getirilmemeli. Biz, her ne kadar bazen
bizim dışımızda gelişen olaylara maruz kalsak da buna dikkat ediyoruz. Zaten
bizim İzmir’deki konserlerimiz her zaman çok coşkulu geçiyor. Gündoğdu’daki
konserin bizim için ayrı bir önemi vardı. 2014 kadrosunun ilk konseriydi. Ve
karşımızda binler, herkesin enerjisi muhteşem. Kordon’da bütün balkonlar dolu.
Ve şu açıdan özeldi. Şu anda mücadelesini verebildiğimiz, o peşinden koştuğumuz
tüm bu değerleri borçlu olduğumuz Atamız için sahneye çıkmak çok başka bir
duyguydu. Onun için ne yapılsa az ama biz inanılmaz bir yoğunlukla seslendirdik
şarkılarımızı. Her sene Ege Üniversitesi’nde mutlaka bir konser veririz.
İzmir’de bizi seven ve destekleyen bir kitle var, takipçilerimiz var. Ben de
koro vesilesiyle İzmir’e gidip geldikçe hayran olmaya başladım. Birçok açıdan
İzmir’e hayran olmamak elde değil şimdi. (Gülüşmeler) Neyse, İstanbul’da
doğmuş, İstanbul’da büyümüş ve İstanbul’da yaşayan biri olarak, İzmir’e
gittiğimde biraz nefes alma fırsatı buluyorum. Tabii ki yaşamak bambaşkadır ama
arada bir soluklanmaya gitmek hakikaten çok iyi geliyor. Hem insanı çok başka,
hem havası çok başka. Yani kavga gürültü yok, koşuşturmaca yok, bir siesta
hali. Her yer elinin altında, çevresi güzel, Mordoğan, Seferihisar, Çeşme,
Foça. Her gittiğimde orada yaşayan insanlara imreniyorum. Hep kafamdan
geçiriyorum orada yaşamayı ama en azından konserlerimiz olduğunda birkaç gün
fırsat yaratıp ya önceden gidiyorum ya da sonradan birkaç gün kalıyorum. Güzel
yani. (Gülüşmeler)
Mayıs
ayında başlayan süreçle, direnişle beraber birçok foruma katıldın, fikirlerini
paylaştın. Sen her ne kadar koronun belirli bir siyasi görüşe angaje olma gibi
bir durumu yok desen de, direnişin sana siyasi bir kimlik kazandırdığını
düşünüyor musun?
Orada
çok farklı tepkiler aldım tabii. Kimisi işte Çapulcu Masis, kimisi Mustafa
Kemal’in askeri, yani herkes kendi evladı olarak benimsemek istiyor hem beni
hem koroyu. Çok böyle keskin şeylerin bir parçası olmak istemiyorum. Bu aslında
hepimizde olduğu gibi bende de şuna vesile oldu. Bazı şeylerin daha fazla
farkına vardık. Şimdi daha farklı bakabiliyorum olan bitene. Siyasete çok fazla
ilgisi olan bir adam değildim sadece genel kültür bazında bilgilerim ve buna
dayanan görüşlerim vardı. Ama içine girdikçe daha çok okuyor insan, daha çok
araştırıyor. Ve yeni yeni tartışmalar, yeni yeni fikirler ortaya çıkıyor ve
olgunlaşıyorsun. Ama yine de ben şuyum, ben buyum diyebileceğim bir siyasi
kimliğim olduğunu düşünmüyorum. Ama tabii sanatçının hiçbir zaman içinde
bulunduğu toplumdan kopuk olabileceğine de inanmıyorum.
Sen
aslında “Sanat, söyleyecek sözü olanın işidir.” diyorsun. Uluslararası alanda
ülkeni çok büyük başarılarla temsil ederken, bir yandan da yaşanan toplumsal ve
politik gelişmelere karşı ciddi bir sorumluluk taşıdığını düşünüyor musun?
Tabii
kitlelere seslenen, görüşlerini paylaşan biri olarak belli bir sorumluluk
taşıdığımı düşünüyorum. Bu ağır bir şey tabii ki. Bazen çok ince bir çizgi
üzerinde yürüyorsun. Doğru yönlendirmelerle, bilgiyle, akıl yürütmeyle o ince
çizginin üzerinde yürüyebileceğimize inanıyorum. Ama tabii ki, bu attığınız her
adımı etkiliyor. Mesela Temmuz ayında Avrupa Koro Olimpiyatları’na katılacaktık
ama gitmedik. Çünkü ülke çalkalanıyordu. Hepimizi çok yakından ilgilendiren,
hepimizin hayatını ve her anlamda geleceğini etkileyen çok hassas bir
dönemdeydik. Bu süreçte burada olmak, destek vermek, katkı sağlamak çok daha
anlamlı olacaktı. Ve ortak aldığımız bir kararla gitmedik. Ve bence yarışmayla
elde edeceğimiz deneyimden çok daha fazlasını kazandık bu süreçte.
Koro
çok farklı ailelerden, eğitimlerden, altyapılardan gelen karma bir kadroya
sahip. Ve sen bir şekilde bu çeşitlilikten bütünsel bir topluluk oluşturup,
çoksesli bir müzik yaratabiliyorsun, çok da övgü dolu tepkiler alıyorsun.
Burada biraz senin eğitmen kimliğinden bahsedelim istiyorum aslında. Sen
koristlerine ciddi bir eğitim de veriyorsun.
Şeflik
kavramıyla başlayalım. En temelde orkestra şefliği ve koro şefliği olarak ikiye
ayrılıyor. Temelde ikisi de aynı işi yapıyor gibi gözükse de birbirinden ayrıldığı
çok önemli bir nokta var ki o da insan ilişkileri. Koro şefinin kimliği çok
farklı. Orkestra şefinin gerektiği zaman herkesin derdiyle tek tek ilgilenmesi
gibi bir yükümlülüğü yoktur. Herkesin nabzına göre şerbet verme gibi bir hassas
durumu yoktur. Ya da insanlara müzik öğretmez. Orkestra şefi, zaten işini yapan
adamların bir arada çalmalarını sağlar, kendi yorumunu katar. Hatta orkestra
şefleri kendi özgürlüklerini daha fazla yaşarlar müzikte. Çünkü karşısındaki
müzisyenler ne kadar iyiyse, orkestra şefinin hareket kapasitesi de o kadar
genişliyor. Ama koroda öyle değil. Yeri geliyor bir ağabey, bir baba, yeri
geliyor sırdaş, yeri geliyor öğretmen. Yeri geldiğinde kötü polis, yeri
geldiğinde arabulucu. Yani tüm bunları düşününce koro şefi yüzde yirmi ya da
otuz müzik yapıyor. Geri kalan kısmı bu ilişkileri, insan ilişkilerini
yürütebilmek oluyor. Yani önemli olan bu bahsettiğimiz çeşitliliğe sahip olan
ekibi bir arada tutabilmek. Çünkü koro şefi bir eğitmen aynı zamanda. Hem
müzikal anlamda hem de sosyal anlamda. Koro şefliğinde işin pedagojik tarafı
müzikal tarafından ağır basıyor. Ve bizim enstrümanımız sesimiz ve bedenimiz.
Ve iyi bir müzikaliteye ulaşmak, iyi bir ses çıkarabilmek direkt olarak ruh
sağlığıyla ve motivasyonla ilgili. Koristlerinle kurduğun ilişki, mesafe,
disiplin çok önemli. Dolayısıyla koro şefi tüm bunlardan sorumlu. Koro şefi
aslında bir denge unsuru, onun görevi denge kurabilmek. Tabii bir liderlik
vasfı yoksa bu dediğim şeyler çok zor oluyor. Çünkü korodaki insanlar bir yerde
şefe hayranlık duyuyor, onun görüşlerini önemsiyor, onunla müzik yapmak
istiyor. Bu aslında şefin hayalidir. Ve o kırk elli kişi o hayale ortak olur.
Yani tüm bu detayları bir araya getirerek çok hassas olmak durumundasın. Her
şeyi görmek, duymak, bilmek zorundasın. Tabii bu da herhangi biri gibi rahat
bir hayat sağlamıyor haliyle ama eğer bütün bu sorumluluklarla mutluysan, o
zaman doğru yoldasın demektir. Sonra herkesin seni anlamasını bekleyemezsin.
Kendini doğru anlatabilmek de bir sanat. Dolayısıyla, bu insanların güvenini ve
sana olan inancını kazanmak durumundasın.
“Son
dönemde yaşadığımız öğretici süreç, hepimizin inancını tazeledi.”
Türkiyeli
bir Ermeni olarak, birbirini daha fazla dinleyen ve anlayan bir ülke
olacağımıza dair inancın ne durumda? Sence senin müzikle başardığın o çoksesli
ama uyumlu melodiyi ülke olarak başarabilecek miyiz?
Yani
şöyle insan ümit etmekten vazgeçmemeli bence. Hayalini kurduğu şeylerin
peşinden umutla gitmeli bence. Benim hiç inancım yok dersem, yaşamanın hiçbir
anlamı olmaz bence. Bir şeyin olmasını istiyorsak en başta buna inanmalıyız
zaten. Sonra da gerekenleri yerine getirmeliyiz. Ben birey olarak bu ölçüde
davrandığımı düşünüyorum ve buna inanıyorum. Tabii ki bu son dönemde
yaşadığımız ciddi öğretici sürecin de birçok kişinin inancını tazelediğine
inanıyorum. Yine bu süreçte karşılaştığımız birçok manzaranın, daha öncesinde
imkânsız gözüyle baktığımız şeylerin aslında o kadar da imkânsız olmadığını
gördük canlı örneklerle. Ne bileyim geçtiğimiz sene bu zamanda birbirine yakın
duramayacak, farklı siyasi görüşe mensup toplulukların bu yaşananlarla kol
kola, omuz omuza olduklarını gördük. Yani birbirini hiç tanımayan insanların
yardımlaşmaları, o zor anları paylaşmaları bizim umudumuzu arttırdı açıkçası.
Bunun olabileceğine inandığım için de ben koro müziğini hayatımın bu kadar
önemli bir yerine koyuyorum aslında. Yani inandığın şeyin gerçekleşmesi için
mücadele etmedikçe, sen de bir katkıda bulunmadıkça o zaman hiçbir şeyin anlamı
olmuyor ve boş bir hayat geçirmiş oluyorsun.
Söz
konusu kültürel çeşitlilikleri koruyarak, bir bütün içinde uyumla yaşamak fikri
olunca akla ilk gelen isimlerden biri Hrant Dink oluyor tabii. Burada onu da
anmadan geçmeyelim. 19 Ocak tarihi hepimiz için büyük bir utanç. Ama sen nasıl
hissediyorsun? Hrant Dink Vakfı Ödülleri’nin verildiği gece koro bir performans
sergiledi. Sahnede konuşma yaparken gözünden akan o bir damla yaş tam olarak
neyin dışavurumuydu? İnternette canlı yayınlanan bir törendi ve bilgisayardan
da olsa senin o duygu yoğunluğun hepimize ulaştı. Sen orada tam olarak ne
hissettin?
(Sessizlik)
Yani gözümde hep sırtından vurulan bir adam canlanıyor. O resim gözümün önünden
gitmiyor. Orada bir sürü şey geçti kafamdan tabii. Yıllarca Ermenilerin
yaşadığı zorluklar. Ailelerinden, memleketlerinden ayrılan çocuklar, aç susuz
günlerce yürütülen binlerce insan. Yani kendi yurdundan edilmek istenen bir
millet düşün. Yıllarca yaşadığın, kültürünü oluşturduğun, ismini verdiğin
topraklardan sürülmek istenen. Ve hala birileri çıkıp da ya işte siz nereden
geldiniz diyebiliyor. Uzaydan gelmedik yani. Yani birileri çıkıp böyle çiğ bir
şekilde, büyük bir cehaletin ürünü olarak, yer yer aşağılayıcı, yer yer
dışlayıcı, yer yer tehditkâr söylemlerde bulunabiliyor. Tabii bunların hepsi
benim bire bir yaşadığım şeyler değil ama ben bunları duyuyorum, hissediyorum
en başta. Ve kulakları duymayan, gözleri görmeyen bir insan değilsen eğer
bunları fark edersin. Yani böyle bir toplumdan bugüne kadar yetişmiş birçok
değer var. Türk tarihinde çok önemli noktalarda yer almış Ermeni isimler var.
Aslında düşündüğünde bu insanlar kendi ülkeleri için çalıştılar ve çalışıyorlar
da. Birileri çıkıp olayı bir ötekileştirmeye ayrıştırmaya soktuğu zaman bu
sefer insan tabii sorguluyor. Bu ötekileştirme olmasa, bu insanlar zaten en
doğal şekliyle bir arada yıllarca yaşamış, birbirinden kız alıp birbirine kız
vermiş, birbirlerinin hayatını kurtarmış. Ki zaten hala anlatılır, zamanında bu
sürgünler yapılırken birçok Türk aile Ermeni aileleri evlerine almış, korumuş.
Çünkü bu insanlar bir arada zaten, birbirlerinden sürekli beslenmişler.
Mutfaklarındaki yemek isimleri bile birbirine karışmış, aileleri karışmış,
kültürleri, müzikleri karışmış. Yani Anadolu’da harmanlanmış bir halk var
aslında baktığımız zaman. Ama işte cehalet o kadar kötü bir şey ki kim ne dese
ona inanıyorsun. Cahil birini alsan, yetiştirsen mesela, hep belirli fikirleri
empoze etsen, o da kalkar gün gelir birini vurur. Bu yüzden önemli olan,
birileri bir hiç uğruna hayatını kaybederken, kim olursa olsun, arkasından
ağlamak değil de bunun sebeplerini araştırmak ve bunun sebepleri konusunda
dürüst olabilmek. Yani bir insanın hayatını kaybetmesinin bize kazandıracağı da
bir şey olması gerekiyor. Yani terazide bir kefe aşağı inerken diğeri yukarı
çıkar. Dolayısıyla, öncelikli sorunumuz cehalet ve bu cehaletten kaynaklı
sevgisizlik ve bilgisizlik. Ama yani aydın saydığımız birçok kişi, bir sürü
sarayların mimarının Ermeni olduğunu, işte çok sevilen bazı şarkıların
bestecisinin Ermeni olduğunu bilmiyor ya da bilmezden geliyor. Bu halkın
içinden yetişmiş insanlara uzaylı muamelesi yapılabiliyor. Dolayısıyla ben
orada, o sahnede, kendimi bir Türk gibi hissederek aynı zamanda… Zaten bunu hep
söylerim şaka yollu, mesela Türkiye- Ermenistan maçı olur ben Türkiye’yi
tutarım. Çünkü benim Ermenistan ile bir bağım yok. Ben Ermeni’yim ama bu
toprakların çocuğuyum, buradan besleniyorum, burada aşık oluyorum, burada
babamı kaybediyorum, tüm sevinçlerimi, üzüntülerimi burada, arkadaşlarımla,
eşimle dostumla yaşıyorum. Dolayısıyla sen nerede paylaşıyorsan oralısın, sen o
insanlarlasın. Benim o sahnedeki konumum şu anlamda çok farklıydı. Orada ben
bir Türk korosunu çalıştırıyorum. Yurtdışında defalarca kez bu ülkenin
bayrağını göndere çektirmiş, bu ülkeyi gururla temsil etmiş, kitlelere İstiklal
Marşı’nı okutabilmiş ve neredeyse Türkiye’nin milli bir korosu haline gelmiş
bir koronun şefiyim ben orada, Ermeni asıllı bir Türk vatandaşı olarak. Ben
İstiklal Marşı okunurken en coşkulu şekilde eşlik edebiliyorsam, o bayrak
göndere çekilirken en yoğun duyguları yaşıyorsam, o sahnede de aynı şekilde çok
yoğun duygular içine girdim. Yani beni sırtımdan vurmuşlar gibi, anlıyor musun?
Hrant
Dink’i tanıma fırsatın olmuş muydu?
Şöyle,
ilkokulda bir gazete çıkarıyorduk. Hatta ilk sayısıydı gazetenin. Agos’a bir
ziyarete gittik. Orada tanıştık Hrant Ahparig ile. Bir de onun haricinde
babamdan biraz bilirim. Onun bir ya da iki dönem üstüymüş Tıbrevank’tan, yatılı
okuldan. Yani hem ondan dinlediklerim hem de birebir tanışığımdaki gözlemim,
geri kalan okuduğum, izlediğim, dinlediğim her şey şunu hissettiriyor. Bu kadar
iyi niyetli bir insan, bunu yapmak zorunda olmadığı halde, Ermenistanlı değil,
Türkiyeli biri olarak, büyük riskler almış ve bunun bedelini de hayatıyla
ödemiş biri olarak, hep diyoruz ya gerçekten halkların kardeşliği için en çok
uğraşmış insanlardan biriydi ve böyle olmamalıydı.
Öldürülmeden
çok kısa bir süre önce Agos’ta bir yazı kaleme alıyor ve diyor ki, “Kendimi bir
güvercinin ruh tedirginliği içinde görebilirim ama biliyorum ki bu ülkede insanlar
güvercinlere dokunmazlar. Güvercinler kentin ta içlerinde, insan
kalabalıklarında dahi yaşamlarını sürdürürler. Evet, biraz ürkekçe ama bir o
kadar da özgürce.” Biz maalesef ülke olarak onu haklı çıkaramadık. Senin
gözlemlerin ne yönde, hala o tedirginliği yaşayan insanlar, aileler var mı?
Yaşanıyor
diye düşünüyorum. Çünkü bu tedirginliğin geçmesi adına bir şeyler olmuyor
maalesef. Hala bazı meseleler, ilkokul çocuğu psikolojisinden kurtulamayan bir
zihniyetle ele alınmaya çalışılıyor. Garip garip, insanlıktan çok uzak teoriler
üreten ve buna inanan bir kitle var. Şunu anlamıyorlar, kimsenin derdi soykırım
vs değil. Sadece belli noktalarda hak etmediği bir muamele görmek istemiyor bu
insanlar. Bu noktada ben belirli konularda sağlam durmak zorunda olan ve
Türkiye adına kararlar vermek zorunda olan kişilere de saygı duyuyorum ve
onların durumlarının da çok kolay olmadığını anlayabiliyorum. Bazı şeyleri
kabul etmek kolay değil ama kaçmak da çözüm değil. Maalesef ki burada dert
bizden çıkıyor ve bizi hiç ilgilendirmeyen aktörlerin, Fransa’nın onun bunun
meselesi haline geliyor. Hedeflenen çok farklı şeyler var şüphesiz ki. Ve bu da
çok çirkin bir tablo sunuyor. Oradaki samimiyetsizliği çok çirkin buluyorum.
Onların derdi, işte Ermeniler hak etmedikleri bir muamele görüyor vs değil.
Türkiye’yi zora sokmak için bir şeyleri kullandıklarının farkındayım. Ama
meseleyi sadece buna endeksleyerek çözümden kaçmak biraz çocukça geliyor.
Burada bunu yönetebilecek ustaca bir tavır lazım. O da çok üzülerek söylüyorum,
yakın gelecekte başarılabilecekmiş gibi gelmiyor.
Aslında
Hrant Dink bunu şöyle açıklıyor. Diyor ki, “Bizim sorunlarımızın Avrupa’da,
Amerika’da sermaye yapılması zoruma gidiyor. Bu çağda ne bir parlamentonun
hakemliğe soyunmasını kabul edebilirim ne de bir devletin. Gerçek hakem halklar
ve onların vicdanlarıdır. Benim vicdanımdaysa hiçbir devlet erkinin vicdanı,
hiçbir halkın vicdanıyla boy ölçüşemez.”
Tabii,
mesela şöyle olsa. Atıyorum Türkiye biraz daha olgunlukla yaklaşabilse ve diğer
ülkelerin emellerine alet olmadan, biz ilişkilerimize güveniyoruz, biz
hatalarımızı kabul ediyoruz, bunlar neticede tarihte karşılıklı yapılmış
şeyler, ama biz özür diliyoruz denebilse… Bu gururunu ayaklar altına almak
değildir. Bu çok tanıdık bir psikoloji, her gün hepimizin yaşadığı. Özür
dilemek zordur ama büyük erdemdir. Koskoca bir ülkeyi yönetiyorsan, bu kadar
insanın da, Türkiye sınırları içinde yaşayan azınlıkların da, Ermenilerin de
huzurundan sorumlusundur. Yani soykırım konusu açıldığında en iyi
arkadaşlıkların bozulmaması, birilerinin birilerini öldürmemesi gerekiyor.
Bunun güvencesini de devletin ve ülkenin aydınlarının sağlaması gerekiyor. Ben
nasıl koromun içindeki huzurdan sorumluysam ve her görüşe saygı duyuyorsam, her
bir koristin bir şekilde var olabilmesi için çabalıyorsam, onları dinliyorsam,
onlara karşı bir haksızlık yaptığımda hatamı kabul ediyorsam aynı şeylerin
ülkemizde de olması lazım, karşılıklı. Yani iki taraf da inadından vazgeçmeli
ve bazı şeyler vicdanlarda çözülmeli.
Hrant
Dink, Anadolu’ya ve türkülere olan bağını da birçok yazısında dile getiriyor.
Siz de aslında adınızda caz geçse de, folklorik eserlere yer veriyorsunuz
repertuarınızda. Türküler bizi daha mı iyi anlatıyor?
Biz
türkü söylemeyi çok seviyoruz her şeyden önce. Bence zaten bu topraklarda
yaşayan bir insanın Anadolu türkülerini benimseyebilmesinden daha kolay bir şey
yoktur. Zaten bu bizim kendi kültürümüz, kendi yaşantımız. Türkülerde
anlatılanlar şu an yaşadığımız şeylerin en saf halleri. Bunun yanı sıra
katıldığımız uluslararası festivallerde bizi en iyi yansıtan şeyin türkülerimiz
olduğunu düşünüyorum. Yani bizim bir caz söylememizle türkü söylememiz arasında
fark var. Türkülerle o yoğun duyguyu daha çok hissediyoruz ve hissettiriyoruz.
Ve
şimdi yeni bir macera. Matematik ve kompozisyondan sonra orkestra şefliği
bölümüne geçtin. Neden böyle bir seçim yaptın?
Ben
Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Devlet Konservatuarı’nda kompozisyon
okuyordum. Çok isteyerek girdiğim bir bölümdü. Eskiden caz kompozisyonlarına
ilgi duyardım, Berklee hayallerim falan vardı. Sonra biraz daha klasik eserlere
ilgi duymaya başladım. Ama koro çok vaktimi aldığı için kompozisyona istediğim
kadar vakit ayıramadım. Hayat tarzım buna izin vermedi. Çünkü bir kompozitörün
kendi kendine kalması gereken bir zaman olmalıdır. Oturup düşünüp tasarlaması,
belki duygularını, düşüncelerini filtrelerden geçirmesi için bir zaman gerekir.
Dolayısıyla benim buna fırsatım olmuyordu. Bizim okulda da zamanında Gürer
Aykal’ın hocalık yaptığı, aynı bölümün bir dalı olan orkestra şefliğine öğrenci
alınacağını ve Antonio Pirolli’nin ders vereceğini duydum. Pirolli Türkiye’deki
en iyi şeflerden biri. İtalyan bir şef, 8 senedir Türkiye’de, opera alanında
uzmanlaşmış biri. Öyle olunca ben bir heveslendim ve başvurdum. Sınavı kazandım
ve başladım. Zaten orkestra şefliğinde deneyim elde etme fikrim ve arzum hep
vardı. Orkestraları ve iyi şefleri izlerken yakın bir bağlantı kuruyordum ve
neden ben de yapamayayım diyordum. Şimdi işte derslere devam etmeye
çalışıyorum. Yine istediğim kadar zaman ayıramıyorum koronun işleri yüzünden
ama orkestra şefliği konusunda kendimi geliştirmeyi çok arzu ediyorum.
Koro
şefliği ve orkestra şefliğini karşılaştırdığında teknik farklılıklar ya da
zorluklar neler?
Koro
şefliğinde tek bir enstrümanı idare ediyorsun, insan sesi. Ama orkestrada
yaylılar, nefesliler, vurmalılar, bunların kendi içindeki alt bölünmeleri,
milyon tane enstrüman var. Bütün hepsinin yapısına, notasyonuna, ses
aralıklarına, çalış stillerine, 21. yüzyıl yeni çalma tekniklerine, klasik ve
romantik eserlerle beraber modern eserlere, tüm bunlara hâkim olmak zorundasın.
Dolayısıyla her enstrümanı biraz biraz çalman gerekiyor aslında. Ben mesela o
konuda çok eksiğim. Bir yaylı çalgılar dersim olacak ve bir yaylı çalgıyı
öğrenmem gerekecek. (Gülüyor) Tüm bunların dışında, orkestra şefinin herkesle
anlaşabilecek evrensel bir dile sahip olması gerekiyor. Dünyanın neresine
gidersen git o evrensel dili konuşmak zorundasın ki herkes seni çok iyi
anlasın. Bir de orkestralar kendilerine gelen şefleri bir yargılarlar önce.
Hele de gençsen ve kalantor müzisyenlerle çalışıyorsan ve mesela yeni bir şey
yapmak istersen ama kendinden emin değilsen, orkestra tokadı yapıştırır sana.
Yani orkestra şefliğinde ne istediğini çok iyi bilmen gerekiyor ve her anlamda
her şeye çok hâkim olman gerekiyor.
Tüm
bu çabaların karşılıksız kalmıyor aslında. Kısa bir süre önce Ten Outstanding
Young Persons (İz Bırakan On Genç) ödülünü aldın. Çok anlamlı bir ödül,
tebrikler…
Evet,
çok teşekkür ederim. Kültürel başarı kategorisinde Türkiye’nin en başarılı
genci ödülünü aldım. Dünyanın en büyük sivil toplum kuruluşlarından JCI’ın
(Genç Liderler ve Girişimciler) düzenlediği bir yarışma. Hatta Şafak Pavey de
dünya finaline hak kazanmıştı ve ödül almıştı geçtiğimiz yıllarda. Özel bir
ödül gerçekten. Törende koroyla bir performansımız da oldu. Ödülü almaya
çıktığımda da bende emeği olan birçok kişiye teşekkür ettim. Ailemden, yakın
çevreme, tabii ki korodan Kürşat’a her zaman benim yanımda olduğu için, kilise
korosundaki şefimden müzik kulübüne, birçok engeli beraber aştığımız arkadaşım
Burak’a, bütün üniversitelerimdeki hocalarıma, o an aklıma gelen herkese
teşekkür ettim. İki sene önce kaybettiğimiz bir arkadaşımız vardı Güniz diye,
koroda birlikte şarkı söylediğimiz bir arkadaşımızdı. Ödülü de babama ve
Güniz’e ithaf ettim.
Son
olarak koronun sıkı takipçileri için yakın zamandaki konser tarihlerini
paylaşır mısın?
Tabii
ki. 22 Ocak’ta Yeniköy’de Avusturya Kültür Ofisi’nde sahne alacağız. Hemen
ardından 23 Ocak’ta da Caddebostan Kültür Merkezi’nde sahne alacağız. Biletleri
biletix üzerinden temin edebilirler. Herkesi bekliyoruz.
Fotoğraflar-
Orçun Dalarslan
Boğaziçi
Caz Korosu’nu ve konser haberlerini aşağıdaki linklerden takip edebilirsiniz.
www.bogazicicazkorosu.com
www.facebook.com/bogazicijazzchoir
www.twitter.com/bogazicicazkoro
http://aykiriakademi.com/haber/haber-goster/230-bogazici-caz-korosu-sefi-masis-aram-gozbek-ile-soylesi.html



.jpg)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.