İsveç’te
üniversitede tarih okuturken, yıllarca aileleri Ortadoğu kökenli öğrencilerle
pek çok ilişkim oldu. Anlattıkları Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemlerinde,
ailelerinin yaşadıkları tecrübeler ve sıkıntıları can kulağıyla dinleyip
büyülendim. Öğrencilerimle diyalog halinde, öğrencilerimin geldikleri yerlerde
olup bitenlere dair tarihsel kanıtlar toplamaya başladım. Buraları daha çok
Türkiye’nin Diyarbakır, Mardin, Botan ve Hakkâri gibi bölgeleri ile İran, Irak
ve Suriye’nin komşu yöreleriydi. Çok karmaşık ve çekişmeli olan bölge fırtınalı
bir tarihe sahipti.
Toplayabildiğimiz bilgilerin çoğu hiçbir kuşağın kendisini
kurtaramadığı kitlesel şiddetle ilgiliydi. Doğrusu, bir toplum tarihçisi olarak
bu durumu müthiş ilginç buldum. Çünkü Avrupa’da da dışarıda da kitlesel şiddeti
açıklamanın bir hayli zor olduğu görülmüştü.
Araştırmam
I. Dünya Savaşı’nda olup bitenler üzerinde odaklandı. İşte “Katliamlar,
Direniş, Koruyucular” toplanan bu belge yığınından doğdu. Amaç, sınırlı bir
bölge içinde farklı gayri-Müslim halkları hedef alan kitlesel şiddetin niteliği
ve yaygınlığı konusunda, ilgili gruplardan mümkün olduğunca fazla kanıt
toplamaktı. Bu doğal bir konu seçimiydi, çünkü konunun kendisi zaten çok
tartışmalıydı. Oysa sahada araştırma yapabilen araştırmacılar bir avucu
geçmiyordu. Ben, pek çok katliamın hangi bağlamda gerçekleştiği kadar,
kurbanları, failleri, tertipçileri, direnişçileri ve biraz da seyirci kalanları
elimden geldiğince ortaya çıkarmakla ilgilendim. Toplayabildiğim bilginin büyük
kısmı Ermeni ve Asurîlerin yaşadığı deneyimle ilgili olsa da riski paylaşmış
olan Yezidileri de unutmadım. Bunun I. Dünya Savaşı’nda Asurî ve Yezidilerin ve
hatta ender araştırma konusu olan Katolikler gibi bazı Ermenilerin deneyimini
konu alan ilk akademik çalışma olduğuna inanıyorum.
Dünya
savaşından sonra, Doğu Anadolu ve Kuzey Mezopotamya’daki Ermeni ve Asuri
halklarının geleneksel yaşam alanları/yurtları, boşaltıldıktan sonra, süreç
içinde diğer mülteciler tarafından yeniden iskan edilmiştir. Çoğunlukla farklı bölgelerde
yerleşmiş olmalarına rağmen, Ermeni ve Asurilerin durumu benzerlik
gösteriyordu. Paris barış konferansına katılan Asuri-Keldani heyeti, savaş
sırasındaki ölümlerin savaş öncesi nüfusun yaklaşık yarısını bulduğunu
açıkladı. Ermeniler genelde ölenlerin sayısının üçte ikiye yaklaştığını öne
sürerler. Benim araştırma yaptığım alanlarda, kayıp yüzdeleri çok daha yüksek.
Diyarbakır’da nüfus kaybı Gregoryen Ermenilerde % 97, Katolik Ermenilerde % 92,
Keldani Asurilerde % 90, Süryani Ortodoks Asurilerde % 72 ve Süryani Katolik
Asurilerde % 62’ydi. Bu vilayette düşman ordular arasında neredeyse hiç çatışma
olmadığı düşünüldüğünde, bunlar çok yüksek yüzdeler.
İttihad
ve Terakki Cemiyeti’nin Hıristiyanları hedef alan kampanyasının sistematik bir
nitelik taşıdığını doğrulayan olgular hiç de az değil: Cinayetlerin yaygınlığı,
etnik temizliğin kapsamı, planlama ve karar alma süreçlerine üst düzey devlet
görevlilerinin katılımı, tahrikçi ve fail rolünde (çoğu paramiliter Teşkilatı
Mahsusa’dan olmak üzere) az sayıda seyyar görevlinin varlığı, küçük direniş
ceplerinin imha edilmesi için hükümetin ısrarla düzenli ordu birliklerini
harekete geçirmesi… Bunlardan biri, kitapta uzun bir bölüm ayırdığım yeni adı
İdil olan Azak köyüydü. Bu kampanya 1948 BM konvansiyonunun koyduğu soykırımın
hukuksal tanımına uygundur. Ruslarla temas kurmakla suçlanan Ermeni ve
Asurîler, “askeri zorunluluk” gerekçesiyle cephe hattından tehcir
edileceklerdi. Tehcire karşı çıkınca, durum hızla tırmanarak, mahalli gönüllü
çetelerle askerin birlikte uyguladığı zorunlu etnik temizliğe dönüştü. Arkadan
bunun bir iç savaş olduğu ilan edildi. Ancak şiddete dayalı ilk tedbirleri
Osmanlı hükümeti almıştı. Ve olaylar da Ermeni ve Asurîlerin böyle bir savaş
için (ne askeri ne siyasi) hazırlıksız olduklarını gösteriyor. Elbette ancak
istisna sayılabilecek hallerde etkili bir direniş sergileyebilmiş ve hiçbir
zaman uzun vadeli başarı elde edememişlerdi.
Araştırmam
İstanbul’daki Osmanlı Arşivi ve Ankara’daki Askeri tarih Arşivi’nden alınan
materyale dayalıdır. Bunları İngiliz Fransız, Alman, İran ve Rus arşivlerinden
alınan ve ayrıca çoğu kez Arapça yazılı zamanın kaynaklarından elde edilen
tanıklıklar ve sözlü tarihlerle birleştirdim. Birbirinden çok uzak kaynaklardan
alınan tanıklıklar birbirini doğruluyor ya da zenginleştiriyor. Türk
arşivlerinde çok az belge genel bir Hıristiyan isyanının geliştiğini
gösteriyor. Oysa önlemler potansiyel bir ihanet korkusuna dayandığından,
belgeler daha çok yetkililerin yetersiz ya da düzmece kanıtlarla panik içinde
hareket ederek Hıristiyanları imha ettiklerini gösteriyor. Ayrıca sıradan
Osmanlı yetkilileri ve bürokratlarının Hıristiyan uyruklarını hedef alan
emirleri protestolarına dair pek çok örnek de var. Bu yetkililerin bir kısmı
masum kurbanları korumak için ellerinden geleni yapmışlar. Ne yazık ki, bu
davranışları da cezasız bırakılmamış.
Osmanlı
hükümetiyle çatışmaya ilk giren Asurîler, Hakkâri Dağı’nı mesken tutan özerk
Nasturi aşiretleriydi. Kitabımın 5. Bölümü’nde bunu anlatıyorum. Rus-Türk
savaşının başlamasından birkaç gün önce, 26 Ekim 1914’te İçişleri Bakanı Talât,
İran sınır boylarında yaşayan Nasturilerin Konya ve Ankara vilayetlerine
nakledilmelerini emretti. Buralarda öylesine dağıtılacaklardı ki hiçbir yerde
nüfusun ağırlıklı unsuru olmayacaklardı. Bunun nedeni, ihanet ve Rusya’nın
potansiyel işbirlikçisi olacakları şüphesiydi. 1915 kış ve ilkbaharında
Hükümetin izniyle başlatılan katliamlar ve tırmanan şiddet, filli bir abluka
durumu yarattı. 1915 Mayısında Rus ordusu Van şehrindeki Ermenileri kurtarmak
için ilerliyordu. Bölgeye yaklaştıkları sırada, Asurî liderler Ruslarla
birleşmeye karar verdiler. Osmanlılar derhal büyük bir askeri harekâta girişti.
Asurîler çakmaklı tüfekleriyle yiğitçe direndiler. Ancak hem sayıları hem
silahları yetersizdi. Şiddetli çatışmalar, dağ tepelerinde açlıkla boğuşma ve
çok sayıda kayıp vermeleri üzerine, Nasturi aşiretleri 1915 Eylülünde İran’a
girdiler. Sonradan epey çaba harcadılarsa da asla geri dönemediler.
İran’ın
Urmiye vilayetinde Ermeni Asurîler farklı ama bir o kadar acı bir deneyim
yaşadılar. Bunu 4. Bölüm’de anlattık. Bu kişiler, İran’ın Rusların ve Türklerin
yayılmacı eğilimlerinin kasıp kavurduğu sınır kesimlerinde yaşayan Ermeni,
Nasturi ve Keldani çiftçileri ve yoksul kentlilerdi. Ocak-Mayıs 1915 arasındaki
beş ay içinde, bölgeye jandarma, Kürt gönüllüler ve Teşkilatı Mahsusa
ajanlarından oluşan gayri-nizami bir birlik konuşlandıran Osmanlı İmparatorluğu
tarafından vilayet işgal edilmişti. Bu sivilleri yönetmekten çok, sabotaj
eylemleri için donatılmış bir askeri kuvvetti ve durum hızla kötüleşti. 1915
Şubat sonunda, Haftevan’da 700’den fazla yetişkin Asurî ve Ermeni’nin
öldürüldüğü büyük bir katliam yaşandı. Katliam Van valisi Cevdet Bey’in
komutası altındaki askeri birimlerce gerçekleştirilmişti. Urmiye’de, insanlar
sığındıkları Fransız misyonu kompleksinden alınıp bilinmeyen yerlere götürülmüş
ve infaz edilmişlerdi. Bu Rusların silahlandırıp eğittiği Asurî ve Ermeni
öz-savunma birimlerinin oluşmasına karşı bir çeşit öç alma eylemleri olabilir.
1915 Mayıs başında, Harbiye Nazırı Enver Paşa’nın amcası Halil Paşa’nın
komutasında takviye sefer kolordusu gönderildi. Bu birliğin İran’ın Dilman
kavşak kasabasında önemli bir muharebeyi kaybetmesi, Osmanlıları İran’dan
çekilmeye zorladı. Ermeni Antranik komutasındaki Ermeni ve Asurî gönüllü
tugayları Türklerin yenilgisinde esas rolü oynadı. Bundan sonra Halil Paşa
kendi birliklerindeki Türkiye-Ermeni’si asker ve subayların infaz edilmesini
emretti. Birlik geri çekilirken, önüne çıkan tüm Hıristiyanları katledip, Başkale,
Siirt ve Bitlis kazalarında taş üstünde taş bırakmadı.
Diyarbakır
vilayetinin Mardin sancağında, Asurî nüfus genelde Süryani Ortodoks ya da
Süryani Katolik kiliselerine bağlıydı. Ayrıca az sayıda Ermeni Katolik de
vardı. Burası cephe hattından uzak bir sancaktı. Eski bir askeri doktor olan
vali Reşid Bey, İstanbul’dan yazılı tehcir emri gelmeden aylar öncesinden,
zalimliklerine başlamıştı. Buradaki olaylar 6., 7., 8. ve 9. Bölümlerde
anlatılıyor. İtihad ve Terakki Cemiyeti’nden yerel siyasetçilerin bölgedeki
bütün Hıristiyanları silip süpürmeye kararlı oldukları anlaşılıyordu.
İstanbul’la yaptıkları yazışmalarda, ya Asurîlere “Ermeni” diyor ya da “asiler”
gibi her anlama çekilebilecek bir terim kullanıyorlardı. Karma Hıristiyan nüfus
barındıran şehirler ve büyük kasabalarda, ilk toplanıp infaz edilenler
Ermenilerdi. Sonra sıra Katolik ya da Protestan Asurîlere geldi. En son
kurbanlarsa, Süryani Ortodoks Kilisesi’ne bağlı olanlardı. Sancağın çok sayıda
görevlisi sözlü iletilen Hıristiyan karşıtı planları protesto etti. İki
mutasarrıf başka vilayetlere atanırken, bazı kaymakam ve küçük memurlar
suikasta kurban gittiler. Valilik imha amaçlı özel bir komite kurdu. Elli
üyeden oluştukları için, güneyde Arapça elli anlamına gelen el-Hamsin adıyla
tanınan mahalli milis güçleri örgütlendi. Milis köyleri kuşatıp yok edecekti.
Daha büyük ya da direniş beklenen yerlerde bazı Kürt aşiretlerine de çağrı
yapılacaktı. Hayatta kalanlar çoğu kez belirli aşiretlerden söz ediyorlardı.
Açıkçası bazı aşiretlerin bu olaylarda öne çıktığı görülüyordu. Ne var ki,
katliamlara açıkça karşı çıkan aşiretler de vardı. Hatta Haverkan aşireti ve
birçok Yezidi Kürt gibi Hıristiyanları aktif bir biçimde koruyan aşiretlere de
rastlanıyordu. 9. Bölüm’de anlattığımız gibi, Cizre yakınlarında şimdiki adı
İdil olan Azak ve Midyat yakınlarında, yeni adı Gülgöze olan Aynwardo Asurî
köyleri aylar süren kuşatmalara direnebildiler. 1915 Kasımında ateşkese kadar
düzenli ordu saldırıları bile kâr etmemişti. Ama çoğu köy ve kasabada
Hıristiyan kalmadı. 28 Eylül 1915’de, vali vilayette 120.000 “Ermeni” ile
uğraştığını, oysa şimdi geride kimsenin kalmadığını bildirmişti.
Savaştan
sonra ön plandaki faillere karşı bazı davalar açıldı. Diyarbakır’ın Hıristiyan
halkını yok etme gibi savaş suçlarından yargılananlar arasındaki Reşid Bey’in
sözleri sarsıcıydı: Hıristiyanları zararlı bakterilerle bir tutuyordu ve
bakterilerden kurtulmanın bir hekimin görevi olup olmadığını soruyordu. Sanık
Mahkeme sonuçlanmadan intihar edecekti. Araştırma saham olan vilayetlerde Ermeni
ve Asurîlere karşı işlenen savaş suçları hiçbir zaman gerektiği gibi
kovuşturulmadı. Oysa bu azınlıkların imhasının eskiden sanıldığından çok daha
geniş kapsamlı olduğu ortaya çıkmıştı. Bu kitabı yazdığımdan beri farklı
dillerden yepyeni materyaller gün ışığına çıktığından, umarım önümüzdeki
yıllarda daha geniş kapsamlı yeni bir çalışmayı tamamlayabileceğim.
Türkiye’de
I. Dünya Savaşı’ndaki olayların özel bir yorumunun egemenliğini sürdürdüğünün
farkındayım sahiden. Bu yoruma bakılırsa, çok sayıda Ermeni ve Asurî’nin
öldürüldüğü külliyen yalan ve olaylar nasıl gelişmiş olursa olsun, soykırım
diye bir şey olmamıştı. Hâkim görüşe göre “Sözde soykırım” deniliyor, değil mi?
Ya da düşmanla işbirliği yaptıklarından, Ermeniler ve Asurîlerin cezalarını
buldukları da söyleniyor. Bu tezler kural olarak zayıf araştırmalara ve seçilen
sınırlı sayıda kaynağın kullanılmasına dayalıdır. Burada düzeltmeye çalıştığım
da zaten bu anlayış. Genellikle kurban sayıları keyfi olarak düşük tutulurken,
bazı tarihçiler farklı yayınlarında çeşitli düşük rakamlar verebiliyorlar.
Hatta Osmanlıların resmi telgraflarında verilen rakamların bile tırpanlandığı
oluyor. Bu tarihçiler, kural olarak Ermeni ve Asurî “isyanları”na dair
kanıtları abartıyor hatta kimi zaman uyduruyor. Tabii ki bu tutumlarıyla
kronolojiye dikkatsiz yaklaşımları birlikte görülüyor. Van ya da Hakkâri’de
görüldüğü gibi, askeri saldırıların kışkırttığı “isyanlar”a aslında isyandan
çok, öz-savunma denmelidir. Ayrıca I. Dünya Savaşı katliamlarının kurbanlarının
Osmanlı hükümetinin ekmeğine yağ sürercesine, kendi kendilerini imha ettirmek
için isyan ettikleri tezini öne sürmek talihsizlik.
Profesyonel
tarih disiplininin Osmanlı İmparatorluğu’nun gerileme ve çöküşünde Ermeniler ve
Asurîlerin oynadıkları rolle ilgili tartışmaların çözüme bağlanmasına büyük
katkı sağlayabileceğine yürekten inanıyorum. Hiçbir araştırmaya konu olmayan ve
olup bitenin ayrıntısını verebilecek bir enformasyon yığını duruyor. Tek
yapılması gereken açık fikirli olmak. Hiçbir ülkenin tarihi şan şerefle dolu
bir ahlak timsali sayılmaz. Bence, özellikle askeri diktatörlüklerde
liderliklerin ağır hatalar yapıp, sonra da olguları hasıraltı etmeye
çalıştıklarını kavramak, gerçekte demokratikleşmenin önemli bir parçasıdır. Bir
ülkenin hâkim tarih yorumunu sorgulayan tüm tarih disiplini, o ülkenin
demokratikleşmesine katkıda bulunur. Ve tüm demokratikleşme bir ülkenin siyasi
tarihinin sürekli yeniden-yorumlanmasına paralel gelişir.
David
Gaunt
Teşekkür
ederim.
(
) David Gaunt, Katliamlar,Direniş,Koruyucular. 1.dünya Savaşında Doğu Anadoluda
Müslüman-Hıristiyan ilişkileri. Belge yayınları Ekim 2007
(2)
David Gaunt’un istanbul kitap fuarında belge yayınları tarafından düzenlenen
“tarihle yüzleşmek” panelinde yaptığı konuşma.
(3)
Bize bu konuşmayı gönderen Sait Çetinoğlu’na teşekkür ederiz. (Nas-Edi)
http://www.argun.org/2007/11/16/katliamlar-direnisciler-koruyucular/

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.