Hovsep Hayreni
KCK liderlerinden Bese Hozat ile Rıza Altun'un ard arda
yaptıkları “Ermeni ve Rum lobileri”ne dair ifrada vardırılmış suçlamalar birkaç
hafta boyunca yoğun tepkiler aldı. Eleştirilerin birçoğunda dikkat çekildiği
gibi, bu son beyanlar çok daha önce İmralı Zabıtları'nda okunmuş olan Abdullah
Öcalan'ın sözlerini gözü kapalı tekrarlamaktaydı. Paris katliamının muhtemel
sorumluları üzerine fikir yürütülürken, onunla bağlantılı olduğu ima edilerek,
hem de “bizzat Türkiye'de devlet içerisinde yuvalanmışlar” gibi akla aykırı
vurgularla esrarengiz “lobiler”e saldırılması, İslam eksenli o yeni
paradigmanın getirdiği bir tür “şeytan taşlaması”ydı.
Bu söylemle öne çıkan veya belki de tercihen kürsüye
çıkarılanların hareket içinde Dersimli ve Alevi kimliğiyle tanınan isimler
olması daha da acıklı oldu. Aynı günlerde Ömer Güney'in ses kaydı ve MİT'in
ıslak imzalı belgesiyle Paris cinayetlerinin hazırlık safhası ortaya dökülüyor,
fakat “barış sürecini bozmamak” adına bu durumun üzerine öyle sert gidilmezken
hayalet gibi öne çıkarılmış “lobiler”e yönelik suçlamada ısrar ediliyordu.
Öcalan'ın “Kürt sorununda çözümü istemeyecek çevreler” diye onları işaret etmiş
olması bütün bu akıl dışılıkların başkaca kanıt gerektirmeyecek güçte dayanağı
olmuştu. En başında “paralel devlet” tabirinin içine o “lobi”leri sokuşturan ve
ezbercilerin hayal aleminde “Cemaatçilerle kolkola Ermeniler” tasavvuruna yol
açan da kendisiydi. Bu nedenle sorunun asıl muhatabı olarak Öcalan'dan açıklama
beklemek bütün duyarlı çevrelerin ortak talebi olacaktı.
Hiç kuşku yok ki, Öcalan'ın Ermeni halkına özel bir
mektupla seslenmek istemesi bu tartışmalardan kaynaklandı. Fakat merakla
beklenen mektubu yayınlanınca gördük ki, Öcalan tepki çekmiş beyanlarının ne
özeleştirisini veriyor, ne de mantığını açıklıyor. İki sayfalık mektupta asıl
görülmek istenen şeyin doğrudan bahsi yok. Satır arası muğlak ifadelerden
dolaylı olarak anlaşılan ise, hem kendisinin, hem de KCK sözcülerinin lobi
taşlamalarını yine savunduğudur. “Kapitalist modernite”, “uluslararası sermaye”,
“para-kapital ve milliyetçilik” gibi sözcüklerle beraber sık sık anmadan
edemediği “lobiler”i bu defa kimliksiz ifade etmiş. Lakin bu örtülü ifade
birşeyi değiştirmiyor. Ortalama akıl sahibi her okur, burada sözün yine
özellikle “Ermeni lobileri”ne gittiğini anlayabilir. Çünkü bu soyut söylemleri
tam da Ermeni soykırımıyla yüzleşme gereğine değindiği yerde yapıyor. O
cümlesinden sonra dönüp Ermeni halkını “ırkçı-milliyetçi tuzaklara” ve
“halklarımızı daha yüzyıllar boyunca çatıştırmayı hedefleyen uluslararası
sermaye güçlerinin ve lobilerinin sinsi amaçlarına” karşı uyarıyor. Mektubunun
bazı cümleleri Ermeni halkının (ve diğer yok edilmiş halkların) adalet
arayışına sıcak baktığını ima ederken, bazı cümleleri tersini düşündürüyor.
“Kürt çözüm süreci
ve Ermeni Heyulası” başlıklı yazımda Öcalan'ın İmralı Zabıtları'na düşen
sözlerini eleştirirken “lobiler” şifresine genişçe değinmiştim. Tartışılan bu
konu Ermeni halkına ne hissettiriyor? Bazen küçük bir mizah binlerce sözden
daha çarpıcı şekilde durumu özetler. Agos'ta Aret Gıcır'ın karikatür kahramanı
bir defasında şöyle diyordu: “Hepimiz Ermeni lobisiyiz 1915'den beri!..” İşte
bütün meselenin özeti. Her kim 1915'in soykırım olduğunu söylüyor ve bunun
adaletini talep ediyorsa bazılarının nazarında “Ermeni lobisi”dir. Bütün Ermeni
diasporasına zaten lobi gözüyle bakılır. “Lobi” kelimesinin Ermenice bir anlamı
da var ki, bütün bunları alaya alacak bir başka doğal hicivdir. Bizim Batı
Ermenicesiyle “lupya” dediğimiz fasulyeye Doğu Ermenicesinde “lobi” derler. Türk
devleti ve medyasının somut olarak hangi grup, kuruluş, şahıs için konuştuğunun
hiçbir önemi olmadan rastgele diline pelesenk ettiği Ermeni lobileri, tam da
kelimenin o anlamıyla ve argo tabirle “fasulyeden” (yani boş ve değersiz)
hamaset sözleridir. Öcalan'ın ortaya attığı “Kürt sorununda çözümü istemeyecek
olan lobiler” ise o bayatlamış fasulyenin boğaza dizilen ipliği!.. Türkçede
“kılçık atmak” diye bir deyim var. Sanki bunun için söylenmiş. Öcalan bu
kılçığı bir defa Ermeni halkı ve
dostlarının boğazına saldı, şimdi nasıl çekip alacak diye mektubun muhtevasını
merak ediyorduk ki, heyhat olmadı! Kılçık atıldığı yerde duruyor ve bu
yaklaşımla benzer söylemlerin yinelenmesine açık kapı da bırakıldığı için daha
çokça iritasyon yaşanabilir.
Okuyucunun dikkatini şu farka çekmek istiyorum. Yıllar
yılı Ermeni ve Rum düşmanlığını körüklemede Türk devleti ve basınının çiğnediği
“lobiler” sakızı böyle hassas tepkilere yol açmaz, hatta aldırış bile edilmeden
geçilirken, şimdi Kürt siyasetinin dilinden duyulması olay olmuştur. Kimileri
bunu “PKK ve Kürt halkına karşı linç kampanyası” diye yorumluyor. Böyle
söyleyenler hiç düşünmüyor mu; aynı Ermeniler ve dostları Türk resmi
literatürüne öyle tepki göstermezken bize neden gösteriyorlar diye? Bunun
cevabı basittir, çünkü sizden beklemedikleri için o sözleri duyunca şok
oluyorlar. Yapılan eleştirilerin de çok büyük bölümü bundan duyulan üzüntüyü
hissettirme ve telafisini sağlamaya dönük olmuştur. Ona rağmen gösterilen
karşılıklar, yalnız siyasi değil, kültürel olarak da ciddi bir sorun
yaşandığını gösterir. Yani herşeyden önce eleştirilmeye kapalılık, en haklı
tepkileri bile “düşmanca” sayma ve hiç özürsüz savuşturma eğilimi. Bu sorunla
başetmek siyasi yanlışlarla uğraşmaktan daha zor olacak görünüyor.
Yine mektubun muhtevasına dönersek, Öcalan bütün sonraki
ezberlerin sorumluluğunu da üstlenerek kendi referans sözleri için bir
özeleştiri vermek yerine, o sözlerin bahsini etmeksizin Ermeni halkının
kulağına hoş gelecek başka değinmelerle biraz gönül almayı denemiştir. Bu
açıkyüreklilikten yoksun tutum yine de çölde bir parça serinlik arayan Türkiye
Ermenilerine vaha gibi gelmiş, Agos yazarlarının hoşnutluk duygusunu biraz
abartılı şekilde öne çıkarmalarına yetmiştir. Şüphesiz her biri tatmin edici
olmayan noktalara da temas ettiler, ama bunlar takdir edici sözlerinin
gölgesinde kaldı ve mektubun politik kıvraklığını hakkıyla sorgulamak ayıp
olacakmış gibi bir hisle söylemekten kaçınılan şeyler, sonuçta onun
özeleştirisiz işin içinden çıkmasını kolaylaştırmaya yaradı. Öncesinde
eleştirilere gösterilen haksız sert tepkilerin etkisiyle “Kürt ve Ermeni
halkları arasında gerginlik yaratan” taraf olmamak adına böyle davranmanın
tercih edilmesi de anlaşılır, ama kendi payına hoyratlıktan sakınmayanlar bu
hassasiyetin değerini bilecek mi, orası çok meçhul. Bunu söylemekteki kastım,
benzer karşılıkları özendirmek asla değil. Saygılı, ölçülü, yapıcı ve dostane
üslubu terketmeden işin özüne dair sözlerimizi hakkıyla söyleyebilmektir.
Sonuçta evet, mektubun pozitif bir yönü de var. Ermeni
soykırımından ve tarihle yüzleşme gereğinden açıkça sözetmesi, Türkiye
Cumhuriyeti için bunun kaçınılmazlığını vurgulaması, halklar arasında
kardeşliğin “gerçek bir adalet temelinde inşa edilmiş tarihi bir barış”la
mümkün olabileceğini söylemesi elbette olumludur. Bunun dile geldiği koşulları
ve kendisine bağlı yığınlar üzerinde yapacağı etkiyi düşünürsek değerini
yadsıyamayız. Ama unutmayalım, 2013 Newroz mesajındaki tarih okuması, “bin
yıllık İslam kardeşliği” ve “Misak-ı Milli ruhu” temelinde ittifak arayışı da
geçerliliğini sürdüren bir olgudur. Ermeni halkına seslenirken bunları
yinelememiş olması esas siyasi yöneliminin bu olduğu gerçeğini değiştirmiyor.
Ayrıca şunu belirtmek gerekir; Öcalan 1915'te Ermeni halkına yapılanın soykırım
olduğunu daha önceleri de söylemiş, fakat açılımını yaptığı ölçüde o
tanımlamayı anlamsızlaştıran, katili neredeyse meşru müdafaa pozisyonuna
yerleştiren bir bakışa sahip olduğunu göstermişti. Ona göre esas sorun o zaman
da “emperyalist güçlerin oyunlarına gelen Ermeni milliyetçiliği”ydi, bugün de
öyledir. Türk milliyetçiliğini o kadar suçladığı olmuyor. Sermaye çevrelerine
çatarken de ayrımcıdır; dünyada başka kapitalist yok sanki, varsa yoksa Ermeni,
Rum, Yahudi lobileriyle ilişkili sermaye! Peki Türk sermayesi ve devletinin
finanse ettiği lobiler neci oluyor? Bu seçiciliğin nedeni birincilerin
“yabancı” ikincinin “yerli ve de milli” görülmesi olmasın sakın?
Şüphesiz biz bu yorumları yaparken onun içinde bulunduğu
çok özel tutsaklık (hatta bir bakıma politik rehinelik) koşullarını gözardı
etmemeliyiz. Bu mektup da Adalet Bakanlığı kanalıyla iletilmiştir, hükümetin
onayından geçmeyecek içerikte şeyleri en azından bu yolla bekleyemeyiz. Ama bu
koşullar herşeyi mazur görmenin gerekçesi de olamaz. Zira doğru mesajlar vermenin
engellendiği durumda yanlış sözler söyleme zorunluluğu yoktur. Bu nedenle, daha
önemli olarak onun seçtiği yada uzlaşarak kabul ettiği politik stratejinin
rolünü görmemiz gerekir. O doğrultu olmadan yukarda işaret ettiğimiz seçici
yaklaşım, çelişki ve tuhaflıkları açıklayabilmek mümkün değil.
Daha ilginç bir tezat, Öcalan'ın yine İmralı
Zabıtları'nda yansımış olan MİT'i kollama hassasiyetinde görülebilir. Bu
topraklarda yaşama hakkı yok edilmiş halkların diaspora güçlerini devletin
“hain dış mihraklar” söylemine benzer şekilde hedef gösterip, MİT'e gelince
gözbebeği gibi korunması gereken “milli” bir kuruluştan söz etmek nasıl bir
şeydir? Herhalde “milliyetçiliği tam olarak aşmak” böyle oluyor. Öcalan İmralı
söyleşisinde bir de şunu diyordu; “Ha bizi vurmuş, ha Sakine’yi vurmuşlar. Çok
karanlık bir olay. Ankara’ya gelmiş (Ömer Güney) Çankaya’da büro tutmuş. Sterk
'MİT kaynaklı' demiş. Mümkün değil ama düşüneceksin. Milyonda bir de olsa
düşüneyim, MİT var mı? MİT de şaşırdı. Demek ki darbe hala devam ediyor.” Bugün
artık somut deliller açıkça MİT'i gösterirken, halen daha soyut “lobiler”den
bahisle cin kovalayan hoca gibi davranmak da bir tür “siyaset ustalığı” olsa
gerek. Hastayı Kur'an okuyarak iyileştiremeyen hocalar bazen “bunu gâvur yeli
çarpmış, bizim duamız kâr etmiyor” diye başından savardı. Çocukluğumda bir Türk
anne saralı kızına şifa bulamayan hocanın bu teşhisi üzerine “bir gâvura
okutmak” için araya sora bizim aileyi bulmuş, yaşlı ninem çocuğa sevabına İncil
okumuş ve şansından iyileşen hastanın ailesi çok minnettar olmuştu. Ne yapsak
acaba, “gâvur yeline tutulmuş” gibi “lobiler”den sakınılan şu hasta sürece de
İncil mi okutsak?
“Zorlu koşullarıma rağmen sürdürmeye çalıştığım barış
arayışının hiçbir halkın zararına ve aleyhine olmayacağı, olamayacağı 30 küsur
yıllık mücadelemizin her anında saklıdır” diyen Öcalan, soykırım mağduru
halkları bu konuda temin etmeye çalışırken, onların adalet arayışının
kendilerince neden şüpheyle karşılandığını konu etmiyor. Kürt ve Ermeni
halklarının haklı mücadeleleri arasında dayanışmaya aykırı olan kendi
beyanlarıydı halbuki. “Çözüm sürecinin başarıya ulaşmasını kimler istemez?”
sorusuna karşılık “Ermeni lobisi etkili. 2015’le gündem olmak istiyorlar...
Anadolu İslamlaştıktan sonra, bin yıllık bir Hıristiyanlık öfkesi var. Rum,
Ermeni, Yahudi, Anadolu’da hak iddia eder...” gibi karşılıklar vermişti. Çok
açık ki Öcalan Ermeni halkının 1915'e dair adalet arayışına orada sempatiyle
bakmıyor, bunu Kürt sorununda kendi amaçladığı “çözüm”e engel olarak görüyor ve
Kürt halkının 2015'e doğru soykırım mağduru halklarla birlik olmasını istemez
gibi konuşuyordu. Son mektubunda o sözlerini yine tekzip etmemekle beraber iki
haklı mücadelenin dayanışması lehine olumlu olan şu sözleri söylemiş: “Kürt
halkının özgürlük mücadelesi ile Ermeni halkının acılarının sağaltılması, eşit
haklara sahip yurttaşlar olarak bu topraklarda yaşama mücadelesi iç içe
geçmiştir. Demokrasiyle taçlandırılmış bir cumhuriyet hem geçmişiyle
hesaplaşmış hem de farklı bütün kimliklerin özgürce yaşadığı bir cumhuriyet
olacaktır.” Bunları duymak güzel, fakat yeterli değil. Çünkü bir doğrunun
önünde ve arkasında giden yanlışlar onu güme götürür.
Tarihsel deneyimler de bizi uyarıyor. Öcalan yalnızca dış
güçlerin kullanmacı ve müdahaleci geleneklerine dikkat çekmekte. Kuşkusuz bu da
vardır ve onlara bel bağlamadan hareket etmeyi bilmek gerekir. Ayrı mesele. Bu
konu dünyada 1915'i soykırım olarak tanıyan ülkelerin sayısını çoğaltma ve
uluslararası platformlarda olayı daha güçlü mahkum etme çabasına karşı bir dalgakıran
gibi kullanılamaz. Onun da altını çizelim. Emperyalist güçler bir çok şeyi
kendi yararına kullanmak isteyebilir, Ermeni diasporası bundan dolayı haklı
davasını tanıtmaktan rücu edecek değildir. O mantıkla bakılırsa Kürt
hareketinin de sözgelimi Avrupa'da hiç bir kuruluşu kendi lehine tavır almaya
zorlamaması gerekir. Türk devletine göre bu da “hainlik”tir. Bu kadarını
söylemek yeter, gerisini Kürt hareketinin akıl ve izan sahibi fertleri
rahatlıkla anlayabilir. Tarihte Ermeni ulusal hareketine arka çıkar gibi yapan
bütün büyük devletler sonunda onu satmış ve trajedisiyle başbaşa ortada
bırakmıştır. Şimdi de esas olarak stratejik hesaplarında daha önemli yer tutan
Türkiye'yi kolluyorlar. Bu durumu zorlamak ve onların samimiyetsiz tavırlarını
da sorgulayarak Türk devletinin hesap vermesi için mücadele etmek neden yanlış
olsun? Hele de Kürtlerin özgürlük mücadelesine bunun zararı nedir? Mazlum
halkların dostluk ve dayanışmasını savunanlar bunu iyi düşünmeli, alakasız
karşıtlık denklemleri kurmamalıdır.
Gelelim Öcalan'ın hiç sözünü etmediği kızıştırıcı
faktöre: Her iki davanın muhatabı olan Türk devleti ve onun bu halkları
birbirine karşı getirme becerisi geçmişte daha az rol oynamadığı gibi, bugün de
daha az önemli değil. Yüz yıl önce Ermeni sorununda çözüm arayışları hep
Kürtlere karşı gösterilerek onların devletten yana konumlanmaları sağlandı.
Ermeni hareketinin hataları da buna bir ölçüde çanak tuttu. Yüz yıl sonra Türk
devlet geleneği yine aynı çabayı gösteriyor. Ermeni halkının adalet mücadelesini
Kürt sorununda çözüme karşı göstermek, böylece Kürt halkının Ermeni ve
Süryanilerle dayanışmasını önlemek istiyor. Bu illüzyonu doğrudan devlet
adamları yapmaya çalışsa o kadar etkisi olmazdı. Süreci başlatırken Öcalan'la
diyalog içinde olan MİT yetkilileri, muhtemelen ona “bu işi bozmaya çalışacak
güçlerin başında Ermeni lobileri geliyor, bu yönde aldığımız istihbari bilgiler
var, sizin de buna karşı uyanık olmanız gerekir” gibi şeyler empoze ettiler.
Belki inandırmak için uyduruk “belirtiler” de gösterdiler. Nasıl olduğunu
bilemeyiz, ama o mesajı Kürt hareketinin lideri ağzından iletmek için bir dolap
çevirmiş oldukları şüphe götürmez. Yoksa kimsenin göremediği öyle bir “tehdit
unsuru”nu daha sınırlı basın-yayın imkanlarıyla Öcalan nerden keşfedip de BDP heyetleriyle
ilk kapsamlı görüşmesinde buna dikkat çekecekti? Sahi nasıl oldu da, onlarca
yıldır Türk egemen jargonuna mahsus bir şey olan “Ermeni lobileri” ona yabancı
durumdaki Kürt hareketinin diline yerleşti? Hadi Öcalan mahkumdu, biraz da
dolduruşa getirildi diyelim, ya dışardaki özgür kadroların bu hamasi resmi
söyleme çabucak adapte olmalarına ne demeli? Korkunç bir akıl tutulması değil
mi?
Ortaya atıldığı bir yıldan beri ne devlet kanalından, ne
de Öcalan'ın o mesajını ağır bir boyunduruk gibi taşıyan hareketin
kanallarından Ermeni diaspora kuruluşlarının Kürt çözüm sürecini sabote etmeye
çalıştıklarına dair en ufak bir somut veri gösterilemedi. Bu gerçeklik bütün
soyut suçlamalardan güçlüdür. Öcalan'ın bunu dolaylı ve muğlak ifadelerle
geçiştirmek yerine büyük bir handikap içine düşürüldüğünü itiraf etmesi iyi
olurdu. Yine de geç değil, önümüzde 99. yılın 24 Nisan'ı var. Öcalan önceki
negatif beyanlarının ve son zamanlarda yapılan daha kötü tekrarların
yanlışlığını açıkça kabul ederek düzeltici davranmalı, son mektubunda bile
çokça tekrar ettiği “lobiler” hikayesine artık bir son vermeli, 2015'e
hazırlanan Ermenileri suçlamakla savunmak arasında tercihini net olarak
yapmalıdır. 2015'e sadece bir yıl kalmışken Kürt halkının dayanışma eğilimine
güç vermek ile taş koymak arasında bir seçim olacaktır bu. Mektuptaki güzel
sözleri ancak böyle bir sarihlikle anlam ve pratik değer kazanabilir. Bu da
bizim naçizane dileğimizdir.
Son bir sözü hareketin dışardaki kadrolarına söylemekte
yarar var. Öcalan zaman zaman söylüyor, “herşeyi benim üzerime yıkmayın” diye.
İşte bütünüyle onun üzerine yıkılmaması gereken çok önemli konulardan biri de
budur. Özgürlük, adalet ve demokrasi mücadelelerinin birliği, dayanışması
deniliyorsa gün bugündür. Kimse teorik olarak dost gördüğünü pratikte soyut
faraziyelerle düşman yerine koymamalı ve egemen kültürün ayrımcılığına maruz
kalanlar birbirini ötekileştirmekten geri durmalıdır. Son zaman bu yanlışı Kürt
hareketinin sözcüleri gösterdi ve vicdani olarak Türk resmi söyleminin yapamadığı
kadar incitici oldular. Bunun muhasebesi yapılıp dostluk dili
geliştirilmelidir. Politik doğrultusunun yanlışlarına dikkat çekme ve
eleştirmekle birlikte Kürtlerin özgürlük mücadelesine destek, dayanışma
bizlerin doğal görevi. Ermeni, Süryani, Rum, Alevi, Yezdi halkların adalet ve
hak taleplerine güç vermek de Kürt ve Türk demokratları için öyle olmalı.
Adaletsiz demokrasi olmaz. Soykırım mağduru halkların sorunu yalnız “yasını
tutabilmek” değildir. Mesele öyle olsa yüz yıldır yas tutmaktan yoruldular.
Ermenilerin asırlık bir uyanış-diriliş türküsü var: “Xeğc Mışetsin merav lalov”
(Garip Muşlu ağlamaktan helak oldu) diye başlar. Bizler üçüncü nesiliz, hala
geriye bakmaktan ileri bakamıyoruz. Bizim ihtiyacımız artık bu sorunun muhatabı
olan devlet ve toplumların adam gibi yüzleştiklerini görmek ve telafi edici
adımlarla sükuta ermektir. Öcalan'ın sözünü ettiği “acıların sağaltılması” da
böyle olur. Ancak o zaman tarihle uğraşmaktan kurtulup bütün kapasitemizle
geleceğe yönelebiliriz. Bu yüzleşme ve iyileştirici adımlarda Kürt toplumuna da
görev düşüyor. Onun ikincil planda kendi hesabına yapacağı muhasebe, asli
sorumlu olarak Türk devletinin yüzleşmesine de etki edecektir. Bütün bunlar
için Kürt hareketinin önde gelenleri hiç değilse Öcalan'ın son mektubundaki
pozitif noktaları baz alarak, kendi özgür koşulları içinde daha ileri söylem ve
eylemleri geliştirmenin sorumluluğunu duymalıdırlar. 2015'e doğru ve adalet
sağlanıncaya kadar Ermeni-Süryani halklarıyla sıcak bir dayanışma Kürt
hareketinin namus borcudur.
4 Şubat 2014
Hovsep Hayreni
http://www.demokrathaber.net/yasam/ocalanin-bogazimizdan-cekip-alamadigi-kilcik-h28107.html
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.