Garbis
Altınoğlu
Türk
gerici ve şovenistleri kendi tarihlerinden söz ederken Türklerin devlet/ devlet
kurma geleneği ve devlet aklı üzerinde dururlar. Onlara göre, bu alanda başka
kavimlerden çok daha ileri olan Türkler tarih boyunca pek çok devlet ve
imparatorluk kurmuş ve başka halkları yönetmişlerdir. Bu inanış; aşırı,
abartılı ve saldırgan bir Türk milliyetçiliğiyle, kof bir kahramanlık
edebiyatıyla, bir kollektif aşağılık kompleksini zar zor gizleyen içi boş
övünmelerle ve -yer yer bir anti-emperyalizm görüntüsüyle maskelenen- gerici
bir Batı-karşıtlığıyla elele gider. Bu kişiler Türk devletinin bir “çadır
devleti” olmadığını sık sık yineler ve devlet geleneği ve devlet aklı denen
şeylerin, kurulan -ve doğal olarak yıkılan- devlet sayısıyla ölçülebileceğini
varsayarlar. Ama Türkler'in devlet geleneğiyle, ne kadar çok ülkeyi işgal
ettiğiyle, ne kadar çok kavmi ne denli “başarı ve hoşgörü”yle yönettikleriyle
bunca övünen bu baylar kendilerine şu soruyu sormazlar: Acaba çok sayıda bey,
paşa, padişah, komutan, savaşçı vb. yetiştiren Türkler neden bilim, teknoloji,
felsefe, sanat vb. alanlarında başarılı olamamış, neden bu alanlarda hemen
hemen hiçbir değer üretememişlerdir?
Peki
Türkler gerçekten de sahici bir devlet/ devlet kurma geleneğine ve devlet
aklına sahip midirler? Devlet geleneği ve devlet aklı dendiğinde anlamamız
gereken herhalde, kökü yüzlerce ya da binlerce yıl geriye giden devlet kurma ve
yönetme deneyimi ve bu deneyimden ders çıkarma ve edinilmiş olan bu deneyimi
daha sonraki dönemlerde ve bugün karşı karşıya gelinen sorunların çözümünde
kullanabilme yetisidir. Ne var ki, Osmanlı ve Türkiye devletlerinin yakın
tarihi, kendi savlarının tersine Türk egemen sınıflarının bu anlamda ciddi bir
devlet geleneği ve aklına sahip olmadığını ya da belki de daha önce sahip
oldukları devlet geleneği ve aklını unuttuklarını/ yitirdiklerini gösteriyor.
Türkiye'de bugün yaşanan siyasal keşmekeş bu saptamayı doğrular gibidir. Ancak
bundan hareketle öteki kutba savrulmak gerektiği ve Türk burjuva devletini
yönetenlerin hafife alınabileceği sonucu da çıkarılamaz; daha öncekileri
saymazsak, ardında 600 küsur yıl boyunca Ortadoğu, Balkanlar, Kuzey Afrika ve
Anadolu halklarını boyunduruk altında tutan Osmanlı İmparatorluğu'nun yönetim
deneyimi bulunan bir Türkiye Cumhuriyeti'nden sözediyoruz.
Bu
savlara biraz daha yakından bakalım. 1930'larda yaratılan ve neredeyse dünyanın
-Çin, Hint, Mezopotamya, Mısır, Hitit, Etrüsk, Roma uygarlıkları da içinde
olmak üzere- tüm uygarlıklarının Türkler'in doğrudan girişimi, yolgöstericiliği
ve müdahalesiyle oluştuğunu savunan Türk Tarih Tezi'nin tarih kitaplarında yer
alan yansımaları günümüze kadar uzanmaktadır. Örneğin, Mustafa Kemal bu konuda şunları
söylemişti:
“Türk
milletinin tarihi, şimdiye kadar sayıldığı gibi, yalnız Osmanlı Tarihinden
ibaret değildir. Türk'ün tarihi çok daha eskidir. Büyük devletler kuran
ecdadımız, büyük ve şümullu medeniyetlere de sahip olmuştur. Bunu aramak,
tetkik etmek, Türklüğü tanımak ve cihana bildirmek bizler için bir borçtur.
Türk çocuğu ecdadını tanıdıkça, daha büyük işler yapmak için kendinde kuvvet
bulacaktır.” (Aktaran Etienne Copeaux, Türk Tarih Tezinden Türk-İslam
Sentezine, İstanbul, Tarih Vakfı Yurt, 1998, s. 106)
Temmuz
1931'de toplanan Birinci Türk Tarih Kongresi'nde bir konuşma yapan Maarif
Vekili (=eğitim bakanı- G. A.) Esat Sağay, Türkler tarafından kurulan devlet ve
uygarlıklara ilişkin verilerin çarpıtıldığını söyledikten sonra sözlerini şöyle
sürdürmüştü:
“Bu
suretle milattan 7,000 sene kadar evvel çiftçilik ve çobanlığı ilerletmiş ve
altın, bakır, kalay ve demiri keşfetmiş olan Türkler Orta Asya'dan yayıldıktan
sonra gittikleri yerlerde ilk medeniyeti neşretmiş (=yaymış- G. A.) ve böylece
Asya'da Çin, Hint ve mukaddes yurt edindikleri Anadolu'da Eti, Mezopotamya'da
Sümer, Elam ve nihayet Mısır, Akdeniz ve Roma medeniyetlerinin esaslarını
kurmuşlar ve bugün yüksek medeniyetlerini takdir ve takip ettiğimiz Avrupa'yı o
zamanlar mağara hayatından kurtarmışlardır.” (Atatürk Devri Fikir Hayatı II,
Ankara, Kültür Bakanlığı, 1981, s. 250-51)
Aynı
çizgiyi izleyen tanınmış Türk milliyetçi akademisyen Osman Turan, ilk basısı
1968 yılında yayımlanan bir kitabında şöyle diyordu:
“İslam'dan
önce Türkistan. İslam devrinde de Yakın-şark ve Türkiye merkez olmak üzere Çin,
Hindistan, Afganistan, Horasan, Şarki (=Doğu- G. A.) ve Orta Avrupa, Balkanlar,
İran, Azerbaycan, Kafkasya, Anadolu, Rumeli, Irak, Suriye, Mısır ve Şimali
(=Kuzey- G. A.) Afrika Türkler'in başlıca istila, göç ve hakimiyet sahaları
olmuştu. Türkler bu ülkelerde bir çok devletler ve imparatorluklar kurmuşlar;
muvakkat (=geçici- G. A.) yurtlara ve devamlı imparatorluklara sahip
olmuşlardır.” (Türk Cihan Hakimiyeti Mefkuresi Tarihi, Cilt 1, İstanbul,
Boğaziçi, 1999, s. 2)
A.
Deliorman'ın 1992'de yayımlanan Lise I Tarih kitabında ise şöyle deniyordu:
“Milletimiz
geçmişte Asya, Avrupa ve Afrika'da onaltı büyük imparatorluk, çok sayıda devlet
kurmuşlardır.
“Dünyada
hiçbir millet Türk milleti kadar çok devlet kurmamıştır.
“Tarih
bilginleri 375 yılında başlayan Kavimler Göçü ile 1683'teki II. Viyana
Kuşatması arasındaki uzun süreyi 'Türk Çağı' olarak tanımlamışlardır.” (Türk
Tarih Tezinden Türk-İslam Sentezine, s. 103)
Burada
asıl konumuz, Türk toplumunda devlete tapmanın ve onu yüceltmenin nedenleri
değil. Gene de geçerken bu devlet fetişizminin bellibaşlı nedenlerinden ikisini
belirtmek isterim. Bunlardan birincisi, Türkiye Cumhuriyeti'nin; bir dönemin en
güçlü devleti olan, 600 küsur yıllık ömrü boyunca pek çok kavmi kendi
boyunduruğu altında tutan ve bu süre içinde hem üretim araçlarını, hem de
siyaset ve kültür alanlarını kendi denetimi altında bulunduran Osmanlı
devletinin ve hatta ondan önceki Büyük Selçuklu İmparatorluğu'nun ve Anadolu
Selçuklu devletinin mirasçısı oluşudur. İkinci neden, Müslüman-Türk
burjuvazisinin ana gövdesinin özellikle 20. yüzyılın başlarında İttihat ve
Terakki kliğinin yönettiği devletin Ermeni, Süryani ve Rum halklarına karşı
gerçekleştirdiği terör, kıyım, zorla göçertme ve mülksüzleştirme yoluyla
meydana gelmiş olmasıdır. Belki bunlara bir üçüncü neden ekleyebiliriz: O da,
ömrünün son ikiyüz küsur yılı boyunca Batı Avrupa ülkelerinin ve Çarlık
Rusyası'nın müdahale, toprak gaspı ve saldırıları karşısında sürekli bir
gerileme ve zayıflama süreci yaşayan Osmanlı devletinin Birinci Dünya
Savaşı'nın bitiminde tam bir yokolma tehlikesinden, gene devleti temsil eden
İttihatçı-Kemalist çelik çekirdek tarafından kurtarılmış ve Türkiye Cumhuriyeti
biçimi altında restore edilmiş olmasıdır. Yani Türkiye burjuvazisi, başka
hiçbir yerde olmadığı ölçüde varlığını, oluşmasını ve gelişmesini, Anadolu'nun
Müslüman halkını -ve Balkanlar'dan ve Kafkasya'dan gelen Müslüman göçmenleri-
Türk ulusu kalıbına döken devlete borçludur.
En
kodaman burjuvaların bile, eğer devlet iktidarını elinde bulunduruyorlarsa
Adnan Menderes, Turgut Özal ya da Recep T. Erdoğan gibi daha dünün çocukları
sayılması gereken ikinci ya da üçüncü sınıf politikacılar karşısında elpençe
divan durmalarının, eğilip bükülmelerinin altında işte bu maddi nedenler
yatmaktadır. Aynı ölçüde önemli bir başka husus da, 90 yıl önce kurulan
Cumhuriyet rejiminin oluşumundan bu yana ülkede kapitalizmin büyük ölçüde
gelişmesine rağmen bu sakat ve zenofobik devletçi-milliyetçi anlayışın, egemen
sınıfın bütün fraksiyonları tarafından içselleştirilmiş olması ve hatta
toplumun muhalif ve devrimci öğelerinin zihin dünyasını da şu ya da bu ölçüde
etkilemiş ve etkilemekte olmasıdır. Türkiye'de Allahın millete değil, ama devlete
zeval (=yokoluş, tükenme- G. A.) vermemesi gerektiği anlayışı sanıldığından da
yaygındır.
Türkiye'nin
bugün yaşamakta olduğu siyasal keşmekeşin ve bu keşmekeş karşısında sergilenen
tepkisizliğin işte bu sözünü ettiğim gelenekle, devletin ve onu yönetenlerin
putlaştırılması ve sorgulanamazlığı geleneğiyle yakından ilintili
söyleyebiliriz. Bugün Başbakan R. T. Erdoğan ve yönettiği AKP hükümeti, Türkiye
Cumhuriyeti tarihinde görülmemiş ve hatta dünyada çok az rastlanır düzeyde
hırsızlık, rüşvet ve yolsuzluk olaylarının basıncı altında sarsılmaktayken
hiçbir şey olmamış gibi davranabilmekte, hatta kendisini “uluslarası bir
komplo”nun ve gerici Fethullah Gülen hareketinin saldırısının kurbanı olarak
sunabilmektedir. Bu klik; varolan gerici burjuva hukukunu da ayaklar altına
alarak bu olayları örtbas etmeye, hatta karşı-saldırıya kalkışmakta, savcıların
soruşturma açma yetkilerini ortadan kaldırmaya ve gerici yargı mekanizmasını
tümüyle kendisine bağlamaya girişmekte, görsel ve yazılı basın üzerindeki tekelimsi
konumunu pekiştirmekte ve sanal alandaki eleştirileri engellemeyi sağlayan bir
sansür yasasını TBMM'nden geçirmektedir. Başbakan Erdoğan bu siyasal
istikrarsızlığın ülke ekonomisi üzerindeki olumsuz etkilerine işaret eden ünlü
işadamlarını ve -CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu da içinde olmak üzere-
kendisini eleştirmeye kalkan herkesi “vatana ihanet”le suçlamakta, önüne gelene
hakaret etmekte ve ülkeyi 1930'lardan bu yana görülmemiş bir “tek adam
diktatörlüğü”ne götürmektedir. Öte yandan, yıllardır çözüm bekleyen Türk-Kürt
sorunu, şu sıralar ciddi bir silahlı çatışma yaşanmamasına rağmen içten içe
işlemeye devam etmekte, Erdoğan kliğinin anti-Alevi çizgisi ülke içinde mezhep
çatışmasının zeminini güçlendirmekte, dinsel fanatizmin AKP hükümeti döneminde
katlanarak büyümesi, insanların yaşam tarzına müdahale girişimleri, toplumun
daha kentli, daha eğitimli katmanlarıyla taşra gericiliği arasında çatışma
eğilimini körüklemekte, kamu kaynaklarının AKP döneminde tavan yapan eş-dost
kapitalizmi eliyle yağması, eğreti ve güvencesiz çalışmanın yaygınlaştırılması
ve doğal çevrenin ve tarihsel mirasın yıkımının fütursuzca sürdürülmesi, emekçi
yığınların daha geniş katmanlarının öfkesini giderek daha fazla arttırmaktadır.
Bu arada Türkiye'nin dış politikası belki de en kötü ve en başarısız dönemini
yaşamakta, ülkenin enerji güvenliği tehlikeye girmekte, daha da önemlisi
Osmanlı İmparatorluğu'nun güncel bir versiyonunu kurma hayalleri yıkılan Türk
gericiliğinin Suriye'deki terörist gruplara sistemli ve açık bir biçimde destek
vermesine, ABD emperyalistlerinin bile denetleyemediği bu gruplarla çok sıcak
bir ilişki içine girmesine ve 1 milyondan fazla Suriyeli'nin topraklarına
yerleşmiş olmasına bağlı olarak Türkiye çok ciddi iç güvenlik sorunlarıyla
karşılaşma riski altına girmektedir vb. Ama, daha da kötüsü var: Erdoğan kliği
içine itildiği kapandan kurtulmak, iktidarının ömrünü uzatmak ve özellikle de
yaklaşmakta olan ekonomik bunalıma bağlı olarak kaçınılmaz bir biçimde
yükselecek olan yoksullaşma ve işsizlik karşıtı kitle muhalefetini
etkisizleştirmek için pek çok şeyi yapmaya hazır gözüküyor. Türkiye'nin, tersi
yöndeki savlara rağmen bu terörist grupları perde arkasından desteklemeye devam
eden ABD ve İsrail'in üstü örtülü itelemesiyle Suriye'ye ve Kuzey Suriye'deki
gerçekleşen Rojawa ulusal devrimine karşı bir askeri operasyona girmesi
olasılığı bir kez daha gündeme gelmektedir. (1) Erdoğan kliğine, ülke çapında
bir sıkıyönetim uygulamak ve seçimleri ertelemek olanağı verecek olan böylesi
bir askeri müdahalenin Türkiye'nin iç çelişmelerini daha da keskinleştirmesi,
ülkeyi bir iç savaş ortamına sürüklemesi ve bir devrimci duruma yol açması
beklenebilir ve beklenmelidir.
Ancak,
neredeyse herbiri ayrı bir skandal niteliği taşıyan bu olgular karşısında
sergilenen göreli sessizliği nasıl açıklamalı? Göstermelik değil de sahici bir
devlet geleneği ve devlet aklı olan bir egemen sınıfın ve onun devletinin
değişik konumlardaki temsilcilerinin tam da bu koşullarda yapması beklenen
nedir? Asıl yükünü emekçi yığınların çektiği, ama egemen sınıfın ve onların
devletinin stratejik çıkarlarına da zarar veren ve hatta ülkeyi adeta felakete
sürükleyen bu gidişata karşı net ve kararlı bir tutum almak. Ama böylesi ve bu
düzeyde bir tepkiyi, ne CHP ve MHP gibi gerici düzen partileri, ne de devlet
aygıtı -ordu, MİT, polis, sivil bürokrasi, yargı- ve onun değişik bölümlerinde
yer alan üst düzey bürokratların ve düzenin diğer öğelerinin göstermemesi ve
hepsinin de adeta yele kapılmış yapraklar gibi olayların akışıyla birlikte
sürüklenmeleri, Türkiye Cumhuriyeti'nin hal-i pür melalini göstermeye yeter. Bu
durumda, aslında Erdoğan kliğine yakın bir isim olan Sedat Laçiner'in
geçenlerde şunları söylemesi hiç de şaşırtıcı olmamıştır:
“En
büyük şehir efsanemiz ‘Türklerin bin yıllık bir devlet geleneğine sahip olduğu’
yalanıdır. Bugün yaşadıklarımız bu koca efsanenin çöküşünün en güzel
örneklerinden biridir.” (“İlkeler ve Kurumlar”, Star, 27 Aralık 2013, italikler
yazarın)
Benim
de savunduğum bu saptamanın doğru olduğunun en önemli kanıtlarından biri
Türkiye'nin Birinci Dünya Savaşı macerasıdır. Bundan yaklaşık 100 yıl önce,
yani 28 Temmuz 1914'te Birinci Dünya Savaşı olarak bilinen emperyalist paylaşım
savaşı başlamış ve İttihat ve Terakki kliğinin yönettiği Osmanlı İmparatorluğu
da 29 Ekim'de Alman komutanlarının yönettiği Osmanlı donanmasının Rusya
limanlarına saldırması ve Rusya'nın da 30 Ekim'de Türkiye'ye savaş ilan etmesi
sonucunda savaşa sürüklenmişti. Gerek egemen sınıf düzeyinde ve gerekse
aydınlar ve -doğal olarak- halk düzeyinde hükmünü sürdüren toplumsal bellek
yoksunluğunu dikkate alarak bu olayın öncesine ve ayrıntılarına çok kısa bir
biçimde göz atalım.
II.
Abdülhamit döneminde gelişmeye başlayan Almanya-Türkiye ilişkileri, İttihat ve
Terakki'nin iktidarı tam olarak ele geçirdiği 1913'ten itibaren daha da
gelişmiş ve Prusya militaristleri İttihat ve Terakki ve özellikle de Enver Paşa
üzerindeki nüfuzları ve Osmanlı ordusu içinde kilit noktalarda bulunmaları
sayesinde Türkiye'yi kendi savaş arabalarına bağlayabilmişlerdi. Daha bir yıl
önce Balkan savaşlarından yenilgiyle çıkmış, ordusu dökülmekte ve hazinesi
tamtakır olan ve böylesi çok daha büyük bir savaşın gerektirdiği altyapıdan ve
manevi hazırlıktan hemen hemen tümüyle yoksun bulunan Osmanlı devletinin en az
gereksinim duyduğu şey herhalde Birinci Dünya Savaşı mezbahasına sürüklenmekti.
Buna rağmen Türkiye, sadece bir kaç üst düzey yöneticinin kararı ve
inisiyatifiyle bu bir savaşa balıklama atıldı. 2 Ağustos 1914'te, Alman elçisi
Hans von Wangehheim'ın dayatması ve sadece dört üst düzey yöneticinin -Sadrazam
Sait Halim Paşa, İçişleri Bakanı Talat Paşa, Savaş Bakanı Enver Paşa ve Mebusan
Meclisi Başkanı Halil Bey- kararıyla Türkiye ile Alman arasında bir askeri
bağlaşma anlaşması imzalandı. Bundan sekiz gün sonra, yani 10 Ağustos 1914'te
İngiliz savaş gemilerinden kaçan -ve Yavuz ve Midilli adlarını alacak olan-
Goeben ve Breslau adlı iki Alman savaş gemisi, sadece Enver Paşa'nın aldığı bir
kararla Çanakkale Boğazı'ndan geçerek Türkiye'ye sığındı. Daha sonra, gene
sadece Enver Paşa ile Cemal Paşa'nın aldığı bir kararla Karadeniz'e açılan bu
iki Alman savaş gemisinin 29 Ekim 1914'te Rus limanlarına saldırması üzerine
Türkiye kendisini Birinci Dünya Savaşı'nın içinde buldu. Bu ise; yüzbinlerce
asker ve sivilin ölümüne, ülkenin daha da yoksullaşmasına ve Osmanlı devletinin
yıkımına yol açan ve bu arada Ermeni, Rum ve Süryani halklarına karşı girişilen
terör, kıyım ve mülksüzleştirmeye uygun ortam yarattı. Bütün bu kararların
alınmasında, görüşlerini bir sömürge valisi edasıyla Osmanlı yöneticilerine
dayatan ve Osmanlı bakanlarını bile azarlamaktan çekinmeyen Alman elçisi Hans
von Wangehheim ile hızla yükselen ve daha 32 yaşında savaş bakanlığı koltuğuna
oturan ve edimsel olarak Osmanlı ordularının başkomutanı olan “Almanların sadık
dostu” Enver Paşa son derece önemli, hatta belirleyici bir rol oynayacaktı.
Türk
burjuvazisi ve devletinin sahici bir devlet geleneği ve bir devlet aklı
olmadığının bir başka göstergesi, onların son yıllara kadar Türk-Kürt sorunu
karşısında takındıkları histerik ve irrasyonel tutumdur. Burada bu tutumu, ABD
ve ortaklarının Irak'ı Kuveyt'ten çıkarmak için Şubat 1991'de giriştikleri
İkinci Körfez Savaşı örneği üzerinden betimlemeye çalışacağım.
Cumhurbaşkanı
Turgut Özal'ın çok istekli olmasına, Irak Devlet Başkanı Saddam Hüseyin'in
görevinden uzaklaştırılması için elden gelen herşeyin yapılmasını, hatta bu
çatışmayı fırsat bilerek Misak-ı Milli sınırları içinde olan Musul ve Kerkük'ün
Türkiye'ye katılmasını savunmasına rağmen Türk gericileri, ‘‘Çöl Fırtınası’’
adı verilen İkinci Körfez Savaşı'nda doğrudan yer almadılar. Ama bu onların,
emperyalist efendilerinin yanında saf tutmadıkları anlamına gelmiyordu. Irak'ın
kısa sürede yenilgiye uğradığı bu savaştan sonra bu ülkeye karşı alınan ABD
güdümlü BM ambargo kararlarını “ilk uygulayan” ülke, Habur sınır kapısını ve
Kerkük-Yumurtalık petrol boru hattını kapatan Türkiye oldu. Ancak Irak'a
uygulanan insanlık-dışı ambargodan ve Irak ekonomisinin bu yolla
çökertilmesinden Irak’ın yanı sıra Türkiye de zarar gördü. Hazine
Müsteşarlığı’nın 2001’e ilişkin resmi rakamlarına göre Irak ambargosunun
Türkiye ekonomisine doğrudan faturası o güne kadar 35-40 milyar doları
bulmuştu. Ne var ki, yitirilen pazarlar, azalan ihracat, artan işsizlik,
kapanan şirketler, onbinlerce kamyon ve TIR’ın atıl kalması ve müteahhitlik
sektörünün zararları da hesaba katıldığında bu fatura on yılda 100 milyar
dolara kadar çıkıyordu. Aslında dönemin Cumhurbaşkanı Turgut Özal da bunu kabul
etmiş ve ABD'ni, Türkiye'nin zararlarını karşılayacağı yolundaki sözlerini
yerine getirmediği için eleştirdiği bir CNN mülakatında şöyle demişti:
‘‘Bize
verilen sözler tutulmadı. Gürlüyorlar ama bir türlü yağmur olup yağmıyorlar.’’
Ama
ambargonun, Türk gericileri açısından yol açtığı daha önemli sorunlar vardı. Irak
halkını aç, ilaçsız, elektriksiz vb. bırakarak milyonlarca kadın, çocuk ve
yaşlının ölümüne yol açan bu uygulamanın bir diğer sonucu, Irak Kürtleri'nin ve
PKK'nın güç kazanması oldu. (Burada okurların, bugünkü durumun aksine o sıralar
Türk gericilerinin, özerklik de içinde olmak üzere her türlü Kürt siyasal
oluşumuna kesinlikle karşı olduklarını anımsamaları gerekiyor.) Neden? Çünkü
ABD ve Britanya 1991 savaşının ertesinde, sözümona Kürt halkını korumak için
Irak'ın 36. paralelin kuzeyinde ve gene sözümona Şii halkını korumak için de
33. paralelin güneyindeki bölümlerini “uçuşa yasak bölge” ilân etmiş, Irak
savaş uçaklarının buralara girmesini yasaklamış, bu yasağı uygulamak ve
denetlemek için Temmuz 1991’de, Irak hedeflerini yıllardır keyfi bir tarzda bombalayan
ve Çekiç Güç adı verilen bir ortak hava gücü oluşturmuşlardı. Ancak, ABD ile
Britanya'nın Güney Kürdistan’ı “koruma” altına almak amacıyla attıklarını ileri
sürdükleri bu adım Türk gericilerinin “Kürt devleti” paranoyalarının -bu kez
kısmen haklı olarak- canlanmasına neden oldu. Bir dizi üst düzey askerî ve
sivil yetkili, üstelik Türkiye'deki İncirlik ve Türkiye Kürdistanı'ndaki
Pirinçlik hava üslerinde konuşlanan Çekiç Güç’ün hem Güney Kürdistan’da bir
Kürt devletinin oluşumuna, hem de PKK’ya katkıda bulunduğunu ileri sürdüler.
Asıl ilginç olanı da şu: Türk gericilerinin bu, hiç de gizlenmeyen kaygılarına
rağmen TBMM Aralık 2002’ye, yani ABD'nin Mart 2003'de Irak'a karşı
gerçekleştireceği son saldırının birkaç ay öncesine kadar her altı ayda bir Çekiç
Güç’ün süresinin uzatılmasını onayladı. Yani gerek askerî klik ve gerek burjuva
hükümetleri Çekiç Güç’ü ve Aralık 1996’da onun yerini alan Keşif Güç’ü
desteklediler; onlar başından beri, bu güçlere bağlı ABD ve Britanya
uçaklarının Türkiye’den kalkarak Irak topraklarındaki “uçuşa yasak bölgede”ki
askerî ve sivil hedefleri bombalamasına ve Güney Kürdistan’ın ABD, İsrail
Britanya vb. istihbarat servislerinin cirit attığı bir alan hâline
getirilmesine suç ortaklığı etmeye devam ettiler.
Milletvekilliği,
anayasa komisyonu başkanlığı, Avrupa Konseyi başkan vekilliği gibi görevlerde
bulunan kıdemli burjuva politikacısı Cevdet Akçalı, 21 Temmuz 2003 tarihli köşe
yazısında konumuz açısından çok önemli bir değerlendirme aktarmıştı. O bu köşe
yazısında, 12 yıl önce, yani 1991’de, içinde yeraldığı TBMM Dışişleri Komisyonu
üyeleriyle birlikte Britanya parlamentosunu ziyaret ettiğini belirttikten sonra
şunları yazmıştı:
“İngiliz
Parlamentosu Dışişleri Komisyonu'nu ziyaretimiz sırasında, komisyon başkanı
aynen şunları söylemişti:
“
‘Siz Kuzey Irak'ta, Saddam'ın otoritesinin olmadığı bir bölge kurmak
istiyorsunuz. Böyle bir bölgenin oluşturulması orada bir otorite boşluğu
yaratacaktır ve bu boşluk, o mıntıkada bir 'Kürt devletinin' kurulmasına imkân
verecektir. Böyle bir ihtimali hiç dikkate almıyor musunuz?’...
“Aradan
on yıl geçti. İngiliz parlamenterin söyledikleri aynen gerçekleşti. Orada bir
otorite boşluğu yaratıldı. Bu boşluktan yararlanarak PKK oraya yerleşti.
Mahalli Kürt grupları, kendi parlamentolarını oluşturdular. Amerika ve
İngiltere, Türkiye'yi bir kenara iterek, kendi planlarını uyguladılar.
“Öyle
ki, ne gücümüz Çekiç Güç'ü geri göndermeye yetti, ne de onların, ülkemiz
aleyhine bütün sinsi faaliyetlerini, bilmemize rağmen engelleyebildik.” (“Kuzey
Irak'ta Olanların Geçmişi”, Yeni Şafak, 21 Temmuz 2003) Akçalı daha sonra, ABD
işgal kuvvetlerinin 4 Temmuz 2003'de Irak'ın Süleymaniye kentindeki
karargahlarına baskın yaparak gözaltına aldıkları 11 Türk ordusu mensubunun
başına çuval geçirilmesi olayına göndermede bulunarak sözlerini şöyle
sürdürüyordu:
“Bu
geçmişi bilmeden, ‘Kuzey Irak'ta neler oluyor? Askerlerimize bu muamele neden
yapılıyor?’ sualine cevap vermemiz mümkün değildir. Kaba bir benzetmedir amma,
Türkiye ava giderken avlanmıştır.
“Amerika
ve Batı dünyasında Türkiye, elinden lokması kolay alınan, uysal bir ülke
durumundadır. Bu imajın düzeltilmesi de çok zordur. Çünkü, Türkiye denince
Amerika'nın aklına Türk ordusu ve onun generalleri gelmektedir...” (aynı yerde)
Evet;
Cevdet Akçalı'nın adıgeçen İngiliz politikacının ağzından aktardığı tanıklıkla
Türk gericilerinin bir devlet geleneği ve devlet aklı olmadığını bir kez daha,
hem de çarpıcı bir biçimde doğruladığını söyleyebiliriz.
Belki
bütün bunlara Türk yöneticilerinin, Abdullah Öcalan'ın gerici bir Türk-Kürt
bağlaşması kurulması önerisini, hem de yıllardır inat ve ısrarla kabul etmeye
yanaşmamasını ve görmezden/ duymazdan gelmesini ekleyebiliriz. Öcalan ve diğer
PKK/ KCK liderleri böylesi bir bağlaşmanın, aslında Türk burjuvazisinin ülke
içindeki konumunu pekiştireceğini ve güç ve nüfuzunu arttıracağı Türk burjuva
devletini Ortadoğu bölgesinde lider ülke haline getireceğini söyleyip
duruyorlar. Ne var ki, hemen hemen tüm Türk askeri ve sivil yöneticileri,
akademisyenleri ve köşe yazarları görülmemiş bir aymazlıkla ve yakın zamana
kadar, Öcalan'ı “bölücü” olarak nitelendirmeyi ve onun bağımsız bir
Kürdistan'dan yana olduğunu dile getiren bir yaygara kampanyasını sürdürmüştü.
Oysa PKK lideri Kürt ulusal hareketinin, 20 yıl öncesinden, yani en azından
1994'ten bu yana, bağımsız Kürdistan düşüncesinden vazgeçtiğini, asıl
istediklerinin Türkiye sınırları içinde eşit haklar ve Kürt ulusal kimliğinin
tanınması olduğunu pek çok kez açıklamıştı. Örneğin Öcalan, 6 Aralık 1994’de
Budapeşte’de toplanan AGİK doruğunda biraraya gelen emperyalist ve gerici
burjuva devlet yöneticilerine yönelik olarak ilettiği açıklamasında şunları
söylemişti:
“Bizim
Türkiye’den istediğimiz bir siyasi diyaloga imkan hazırlamasıdır. Bizim,
söyledikleri gibi Türkiye’yi bölüp parçalamak gibi bir niyetimiz yok. Şunu da
çok açıkça söyledik: Bu koşullarda alın götürün Kürdistan’ı deseler biz kabul
edemeyiz. Çünkü bizim, Türkiye ile birlikteliğe ihtiyacımız vardır. Mevcut
ekonomik, sosyal ve siyasal nedenler, uzun bir süre birlikte yol almamız gerektiğini
halklar arası ilişkilerin demokratik temelde düzenlenmesinin her iki halkın
çıkarlarına çok uygun olduğunu açıkça ortaya koyuyor.... Zannediyorlar ki salt
bir ayrılıkçı hareket var. Tam tersine Türkiye’yi güçlendirme, demokrasiyi
güçlendirme ve özellikle halkı güçlendirme hareketi sözkonusudur. Ortada eğer
zarar görecek bir şey varsa bu Türkiye’nin birliği ya da bütünlüğü değildir...
Bizim amacımız, zorla da dayatsalar ayrılığı geliştirmek değil, tam tersinedir.
(Başbakan ve Cumhurbaşkanı Turgut- G. A.) Özal da söyledi. (Başbakan Yardımcısı
Murat- G. A.) Karayalçın da söyledi. Federasyon diyorlar. Bazı biçimler o kadar
önemli değildir. Türkiye’nin bütünlüğü içinde çok çeşitli çözüm yolları vardır.
Bir çok federe devlet sistemleri var. Almanya, Amerika, İspanya birer örnek.
İngiltere bile şimdi İrlanda sorununu diyalog ile çözüyor. Bu örnekleri
gözönüne getirerek herhangi bir birleşme biçimi üzerine tartışılabilir.” (Özgür
Ülke, 6 Aralık 1994)
Öcalan'ın
bu sözlerinde anlatımını bulan bu çıplak ve basit olguyu bile kavrayamayan, ya
da daha da kötüsü kavradığı halde çarpıtan ve bu çarpıtmadan hareketle
yıllardır bir Türk-Kürt çatışmasını kışkırtmaya çalışan Türk yöneticilerinin ve
devletlu aydınlarının, sözcüğün olumlu anlamında bir devlet aklına sahip olduğunu
söyleyebilir miyiz? Ya da Türkler'in geçmiş yüzyıllarda kurmuş oldukları
devletlerin deneyimlerinden ders çıkarma ve bu deneyimi bugün karşı karşıya
gelinen sorunların çözümünde kullanabilme yetisine sahip olduğunu? Elbette
hayır. Herhalde satırlarıma, ırkçı-faşist yazar ve ideolog Nihal Atsız'ın şu
sözleriyle son vermem uygun düşecektir:
“Adama
sorarlar: Elli devlet kurdun da neden hiçbirini yaşatamadın? Neden kala kala
orta çapta bir Türkiye Cumhuriyeti'ne kaldın? Zoraki tarih bilginleri tabii bu
sorunun cevabını veremeyeceklerdir. Çünkü tarihî gerçek hiç de öyle değildir.
16 veya 50 devlet kurulmuş değildir. Gerçekte anayurtta bir, nihayet iki devlet
kurulmuş, anayurt dışında da buna üç beş devlet daha eklenmiştir. O kadar.”
(Aktaran Ayşe Hür, “Türkler Mu'dan mı Ergenekon'dan mı?”, Taraf, 11 Mayıs 2008)
DİPNOTLAR
(1)
İsviçre'nin Montrö kentinde 22 Ocak'ta başlayan, ancak beklendiği gibi
başarısızlıkla sonuçlanan Cenevre görüşmelerinin ardından ABD ve ortakları
Suriye'ye askeri saldırı olasılığını yeniden gündeme getirdiler. Montrö'de
Suriye hükümetine, Suriye içinde hiçbir gücü ve etkisi olmayan ve Washington'un
basit bir uzantısından başka bir şey olmayan Suriye muhalefetiyle ortak bir
geçiş hükümeti oluşturulması için baskı yapmaya kalkan ABD heyeti, görüşmelerin
sonuna doğru provokatif bir açıklama yaptı. Buna göre Kongre bir süre onca
“gizli” bir yasa onaylamış ve ABD Eylül ayından itibaren rejim-karşıtı güçlere
milyarlarca dolar silah yardımı yapmaya başlamıştı. Tabii bu, ABD'nin aylar
önce yaptığı ve muhaliflere silah yardımını durdurduğu yolundaki açıklamasının
kuyruklu bir yalan olduğunu ve ABD heyetinin Cenevre görüşmelerine katılmasının
göz boyamaktan başka bir anlam taşımadığını bir kez daha kanıtlamış oldu. Bu
arada Suudi Arabistan, Katar ve Türkiye'nin CIA'nın denetim ve yönlendirmesi
altında terörist gruplara silah göndermeyi sürdürdüklerini de unutmayalım.
Öte
yandan ABD Dışişleri Bakanı John Kerry Montrö'de; kimyasal silahları taşıma
işlemlerinin yavaş yürüdüğü savını ileri sürdü. Ona göre Şam, BM “Güvenlik”
Konseyi'nin bu işlemleri düzenleyen 2118 Sayılı Kararına uymamıştı. Kerry'e
göre bu, ABD ve ortaklarına BM Sözleşmesi'nin 7. Maddesi uyarınca Suriye'ye
karşı askeri operasyon yapma hakkını veriyordu. (Bu maddenin Libya'ya saldırmak,
orada meşru hükümeti devirmek ve 50,000'e yakın insanın ölümüne yol açan
emperyalist müdahalede kullanıldığını anımsatayım.) Oysa Suriye hükümeti,
kimyasal silahları taşıma işlemlerinin tamamlanması için kendisine çok kısa bir
süre tanındığını ve bu işlemlerin gerçekleştirilmesinin, ABD ve ortaklarının
beslediği terörist grupların saldırılarının damgasını vurduğu bir savaş
ortamında hiç de kolay olmadığını belirtiyor.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.