Nazan Özcan nazan.ozcan@radikal.com.tr
Güney Çeğin ve İbrahim Şirin’in derlediği Türkiye’de
Siyasal Şiddetin Boyutları’nda şiddet ve devlet her yönüyle ele alınıyor.
Yazarlar, “İktidarlar kendi meşruiyetlerini ürettikleri tehditler üzerinden
kurar” diyor... Güney Çeğin ve İbrahim Şirin’in derlediği Türkiye’de Siyasal
Şiddetin Boyutları’nda şiddet ve devlet her yönüyle ele alınıyor. Hocaların
hocası Hamit Bozarslan’ın sunuşuyla tanıtılan kitapta, memleket tarihindeki her
türlü şiddete yer verilmiş: Militaristinden tutun da Ermenilere, Rumlara,
Kürtlere, kadınlara, her türlü “eşkıya”ya, devrimcisine, İslamisine, 12
Eylül’e, akademisine...
***
Güney Çeğin ve İbrahim Şirin’in derlediği Türkiye’de
Siyasal Şiddetin Boyutları’nda şiddet ve devlet her yönüyle ele alınıyor.
Yazarlar, “İktidarlar kendi meşruiyetlerini ürettikleri tehditler üzerinden
kurar” diyor.
Devlet şiddetinin anatomisi
FOTOĞRAF: SERKAN
“Yüce” Devlet-i Âliyye’den gelen şiddetin ve küfrün her
türünü idrak ettiğimiz şu günlerde, aynı soruyu sorup duruyoruz: “Bunu hak
edecek ne yaptık?” Elbette hiçbir şey, çünkü bizatihi devletin kendisi haydut,
kendisi çete, kendisi şiddet! Güney Çeğin ve İbrahim Şirin’in derlediği
Türkiye’de Siyasal Şiddetin Boyutları’nda şiddet ve devlet her yönüyle ele
alınıyor. Hocaların hocası Hamit Bozarslan’ın sunuşuyla tanıtılan kitapta,
memleket tarihindeki her türlü şiddete yer verilmiş: Militaristinden tutun da
Ermenilere, Rumlara, Kürtlere, kadınlara, her türlü “eşkıya”ya, devrimcisine,
İslamisine, 12 Eylül’e, akademisine... Güney Çeğin ve İbrahim Şirin’inle devlet
şiddetini konuştuk.
Bu hafta Radikal İki’de yargıç Orhan Gazi Ertekin,
“haydut devlet” kavramını kullanmıştı. Devlet, en baştan beri haydut ya da çete
olduğu için mi şiddete başvurur?
Güney Çeğin: Tarihselliği içinde her devlet kurucu şiddet
üzerine temellenir. Ve bu şiddetin neden olduğu dalgalar, insanların
yaşadıkları alanlara halkalar halinde yayılır. Kimi güçler bu yapılanmanın
dışında kalır, kimisi de iktidar alanı içinde konuşlanıp egemen konumlara
ulaşır. Örneğin, cumhuriyetin kuruluşunda sosyalist, İslamcı veya Kürt
unsurların idari dışlanmadan ideolojik izolasyona kadar pek çok şiddet biçimine
maruz kaldığını bugün bilmeyen yok! Dolayısıyla devletin kurucu kadroları ancak
despotik bir iktidar aracılığıyla hâkimiyetlerini kurabilirler. Bu yüzden
devleti, Charles Tilly’nin ifadesiyle, “parçalanmış tiranlık” olarak
tanımlamak, zamanımızı anlamak açısından daha faydalı olabilir.
Çok uzun yıllardır “devlet şiddeti”ni bizzat biliyoruz
bilmesine de, aslında böyle bir kavramın hiç olmaması gerekmez mi? Meşru şiddet
diye bir şeyin olması tuhaf değil mi?
Çeğin: Weber’in “meşru şiddet tekeli” kavramı yeterince
tartışılmadı maalesef. Çünkü meselenin ucu hukuk gibi seküler anlamda kutsanmış
bir alana dokunuyor. Hukuk denilince akan sular duruyor. Halbuki, devletler
şiddet kullanımını anayasa, kamu hukuku ve medeni hukuk biçimindeki hukuksal
biçimler çerçevesinde işleme koyuyorlar. Ve sonuçta hukuk -enteresan biçimde-
hem devlet şiddetinin etki alanını sınırlıyor hem de bizzat kendisi şiddet
sayesinde temelleniyor. Bence meşru şiddet kavramı, sömürü ve baskı
koşullarının özel bir tarihsel biçiminden başka bir şey değil; başka bir yerde
söylediğim gibi; “Devlet meşru değilse ne yapacağız?” Sanırım Weber’e karşı
biraz Marx ile hemhal olmalıyız bu konuda.
Siyasal şiddetin çeşitleri var mıdır, varsa nelerdir?
Çeğin: Bence siyasal şiddet simgesel düzeyde başlayan ve
son tahlilde fiziksel tezahürleri olan bir repertuara sahip. Kadın-erkek
eşitsizliğinde kadının kendi üzerindeki acımasız egemenliği içselleştirmesi
(simgesel şiddet), sonradan kadının pervasızca katledilmesine (fiziksel şiddet)
kadar varabiliyor. Bu bağlamda şiddet biçimleri arasında ayrım yapılsa da
bunlar iç içe işleyebilen mekanizmalar.
Şu an Türkiye’deki “tehdit unsurları” nelerdir?
Çeğin: En önemli tehdit unsuru -devlet zorunun
sistematikliğini bir kenara bırakırsak- gündelik hayat içinde palazlanan,
toplumun çeperlerinde somutlaşan, toplumun değişik katmanları arasındaki
muhtemel gerilimlerde devreye sokulan “linç kültürü” ile paramiliter
yapılanmalar. Türkiye’de her ikisi için de oldukça uygun bir siyasal kültür
var.
Şirin: Tehdit, çobanın kuzuya uydurduğu kurmaca bir
düzenektir. Sürüden ayrılanı kurt kapar, ya sürüde kalanı? Tehdit iktidarlarca
koyunun sürüde kalması için geliştirdikleri bir kavram. İrtica, komünizm, faşizm, çeteler, terör
iktidarın sıklıkla toplumu kendi meşruiyetine razı etmek için kullandığı tehdit
unsurları. Dış güçler, dış mihraklar, dış mihrakların içteki uzantıları bu
dönem olduğu gibi geçmişte de kullanıldı. Bütün iktidarlar kendi meşruiyetlerini
ürettikleri tehditler üzerinden kurar.
Kitapta “yasal zor”dan ve “gayrimeşru zor”dan
bahsediliyor. Bunlar arasındaki fark nedir?
Çeğin: İngiltere’de yaşanan bir olayı hatırlayalım.
90’larda Adam Rickwood adında, 14 yaşındaki bir çocuğun ölüm soruşturmasıyla
alakalı. Bu çocuk yaşadığı yetiştirme yurdunda dört bakıcı tarafından
cezalandırılır. “Burun tahribatı” adı verilen bir cezalandırma tekniğiyle. Bu
olayın olduğu gün çocuk intihar eder. Ancak çocuk “profesyonel bir teknikle”
zaptedildiğinden, dahası prosedürel bir yöntemle terbiye edilmeye
çalışıldığından mahkeme, görevlileri suçsuz bulur. Bu örnek, devlet şiddetinin
yasal tezahürünün en güncel örneği. İkincisi ise çok temel bir ifadeyle tüm
insan haklarının ihlal edildiği bir devlet şiddetine karşılık gelir: 1990–93
arası Güneydoğu’da yaşanan trajik olaylardaki gibi.
Ve devamla Türkiye’deki şiddet, “yasal zor” mudur yoksa
“gayrimeşru zor” mu?
Çeğin: Her ikisinin iç içe işlediği zamanlar yaşandı
Türkiye’de. Yaşanabilir de. Ancak ilki günümüz devletleri açısından daha ciddi
bir kapsayıcılık içeriyor. “Gayrimeşru zor”a süreklilik kazandırarak başarılı
bir yönetim inşa etmeniz mümkün değil.
Devletin şiddeti bu kadar barizken, nasıl oluyor da
bizler buna rıza gösteriyoruz?
Şirin: Devlet uyguladığı şiddeti toplumun ve devletin
bekası için gerekli olduğunu topluma kanıksattığı için toplum rıza gösterir. Ya
da rıza gösteriyormuş gibi yapar. Meşruiyet temelinde rıza göstermek, iktidarı
tanımak, kabul etmektir. İktidar kelimesi Arapça bir kelime olup ifal babında
güç yetme, yapabilme, muktedir olma,
takat demektir. Osmanlı’da da Kemalist dönemde de ulemalar en büyük meşru
kılıcılardır. Suç ortakları iktidarı kurucu, kurtarıcı olarak kutsar,
dokunulmaz kılar. Kanaat önderleri toplumu iktidara boyun eğmeye razı hale
getirir.
Çeğin: Rıza kavramı bence sosyalbilimler açısından bir
kör nokta. Aslen keyfilik ile meşruluğu karıştırıyoruz. Otoritenin
kötülüklerini yanlış tanıdığımızı düşünüyorum. İnançlar konumlarımıza bağlı
olarak üretilen, yeniden-üretilen ve içselleştirilen bir şey. Kimse meşru
gördüğümüz şeylerden menfaatimiz olup olmadığını sormaz mesela!
Kitapta İslami şiddet de yer alıyor, İslam’da şiddet
nasıl olabilir? Bu, Türkiye’de nasıl yaşandı ve şu anda nasıl yaşanıyor?
Şirin: Yaşamda tek bir doğru ve inancın olduğuna mutlak
inanan kimse, kendi inancını ve doğrusunu başkalarına dayatmanın doğal bir
hakkı olduğuna inanır. Zaten kendisi gibi inanmayan “insan” değildir. İnsan
olmayan birisinin ölümü de cinayet değildir. Türkiye’de ‘80 öncesi dönemde de
İslami terörde de kendisi gibi düşünmeyen ve inanmayanı ortadan kaldırma durumu
söz konusu. Terör etimolojik anlamıyla “korkudan tir tir titremek” demek.
Terörizm ise kendi iktidarını sağlamak için toplumun korkutulması,
sindirilmesi. Toplumun meşru gördüğü iktidarda, iktidarın terörist ilan ettiği
gruplar da iktidarı yani kendini başkalarına dayatmayı kendilerine ilke
edinmişlerdir. Kendini başkasına dayatmanın bizatihi kendisi şiddettir. Bunu
ister sol görüşlü örgüt yapsın ister İslami örgüt, aralarında hiçbir fark yok.
İslam’ın şiddeti emretmemesi başka bir şey, Müslümanların kendi düşünce ve
inançlarını başkalarına dayatmak için şiddete başvurmaları başka.
Türkiye’de kadınların uğradığı şiddet, diğer azınlık
gruplarından farklı mıdır?
Çeğin: Kadın olmak zaten çok yönlü bir şiddete maruz
kalmak demek! Simgesel şiddetin en yoğun hissedildiği beden kadın bedenidir.
Pornografiyi düşünmeniz yeterli! “Hayvan Terbiyecisi” adlı bir porno film
serisi dünyada en fazla seyredilen film serilerinden. Ataerkil şiddetin
sonuçlarıysa Türkiye’deki son dönem kadın cinayeti istatistiklerine bakarak
anlaşılabilir.
Elbette azınlık denilince akla hemen diğer azınlıklar
geliyor. Kürtlere, Ermenilere, Rumlara uygulanan şiddetin boyutları neler?
Şirin: Osmanlı döneminde gayrimüslim unsur Müslümanlar
gibi giyinemez, ata binemez, evlerini Müslümanların renkleriyle boyayamazdı.
Müslümanlar inandıklarından dolayı üstündü. Ve gündelik yaşam bu üstünlüğü
hissettirecek şekilde kurulmuştu. 1915’te yaşananlar hâlâ tam olarak
kavranmadı. Ölen insanların sayısı üzerinden siyaset üretiliyor, tarih yazımında
sayı savaşları yaşanıyor. Oysa yanlış
sorunun doğru cevabı yok. Kimin kimi ne kadar öldürdüğünün anlaşılan tarihi bir
cevabı yok. Kimin kimi neden öldürdüğünün bir cevabı var. Dolayısıyla bu ülkede
acının, ölümün tarihinin yazılması demek, bizim yaşamadığımız şiddet ve acıyla
empati kurmak demektir. Toplumlar geçmişle kurdukları empatiyle gelişir,
hesaplaşır, barışır. Yoksa bugün olduğu gibi tarih toplumun ayak bağıdır,
kâbusudur. Mübadele sonrası Rum ve Müslüman
mübadillerin yaşadıkları, 6-7 Eylül olayları Rumların yaşadığı şiddetin
dışavurumu olarak yaşandı.
Çeğin: Ekalliyetlere dönük sistematik devlet şiddetine
bence 19. asrın başında önce politik metinlerde karar kılındı. Yusuf Akçura’nın
Üç Tarzı Siyaset’ine bakılabilir bu konuda. Ellerinde sadece Anadolu’nun
kalacağını anlayan İttihatçı kadrolar için bu metinlerdeki “politik ideal”in
(yani etnik ve dini açıdan homojen bir toplum tasavvurunun) fiiliyata dökülmesi
gerekiyordu. 1915 Felaketi, 1919 Mübadelesi, Kürtlerin 1925 sonrası “müstakbel Türk”
olmayı reddedişleri, 1934’te Trakya Yahudilerinin imhası vb. pek çok olay bu
anlayışın çıktılarıdır. Ben bu ülkenin topraklarında paramiliter faaliyetlerin
apansız bir biçimde boy verişini bu tarihe bağlıyorum.
Bunlarda farklı olan galiba o şiddetin devlet tarafından
sürekli reddedilmesiydi. Demirel’in “Devlet cinayet işlemez”ini hatırlıyoruz.
Niye böyle bir yöntem seçildi?
Şirin: Cumhurun başı devletin kutsallığı ve meşruluğu
metafiziği üzerinden ediyor bu lafı. Meşruluğu veren kim, meşruiyet ne? Sosyalbilimciler
için bile halen muamma bir mevzu bu!
Ve bugüne bakınca, Tayyip Erdoğan artık “Emri ben
verdim,” diyerek artık bu şiddetin inkâr etmemeyi seçiyor, neden?
Şirin: Bugüne kadar ancak mağdurların ve işkencecinin
bildiği şiddet evimizde canlı olarak izlediğimiz bir şekle büründü. Görünür
hale geldi. Eski bilgi anlayışımız, işitme üzerine kurulmuştu. İnsanlar
işittiklerine inanırdı. Moderniteyle birlikte göz ve görme yeni bilgi
anlayışımızı belirliyor. Gözümüzle görmediğimize inanmıyoruz. Yeni şiddetin en
önemli vasfı kendini gizlememesi. Görünürlüğü üzerinden iktidar toplumda kendi
varlığını hissettirir hale geldi. Aynı görünürlük şiddete maruz kalanların
kendilerine şiddet uygulandığının bariz bir delili durumunda.
Şu anda AKP’nin yarattığı “devlet hasımları” kimlerdir?
Ve kullanılan siyasal şiddet, geriye dönüp bakıldığında nasıl tarif edilebilir?
Ya da 90’lara baktığımızda, şiddetin şekillerinin ve hasımlarının nasıl
değiştiğini anlatabilir misiniz?
Şirin: İktidarlar kendilerini meşru kılmak için bir
tehlike, hasım üretmek zorunda. Din elden gidiyor, laiklik elden gidiyor ya da
komünizm, şeriat, faşizm geliyor gibi söylemlerle toplum sürekli korkutulur.
Aslında tehlikeyi üreten de ortadan kaldıran da iktidarın bizzat kendisidir.
Cumhuriyetin ilk döneminde irticanın rejimin kendini üretmesi için sürekli
canlı tutulması, 1980 darbesini yapanların terör paranoyasını herdaim
kullanması, AKP iktidarının ilk döneminde ulusalcılar ve Ergenekoncuların
tehdit unsuru olarak gösterilmesi bir iktidar pratiği. Askeri vesayetin
zayıflatılmasında iktidara destek olan Cemaat de şimdi iktidar için tehlike
olarak görülüyor. Yani tehlikeyi yaratan da ortadan kaldıran da aynı güç. Toplum üretilen tehlikeden kendini kurtarana
kurtarıcı gözüyle baktığı için onun uyguladığı şiddeti meşru hatta kendi
yararına olarak görüyor.
Şiddeti “derin devlet”in ya da “ordu”nun uyguladığını
düşünürdük, oysa bugün gördük ki, şiddet tam anlamıyla devletten ya da siyasi
iktidardan geliyor. Acaba devlette süreklilik esassa, devlet şiddeti
Kürdistan’da öğrendi ve şimdi her yere taşıyor diyebilir miyiz? Ya da kökleri
çok daha eskilere mi gider?
Şirin: Devletin şiddeti bir yerden öğrenmesine gerek yok.
Çünkü doğasında şiddet var. Osmanlı döneminde yaşanan siyaseten katlin herhangi
bir coğrafyayla alakası yoktu. Kaldı ki siyaseten katlin en temel mağdurları
hanedanın üyeleri idi. Kardeş katlinin meşru görülmesi devletle şiddet
arasındaki ilişkinin bu topraklarda hikâyesinin oldukça geriye gittiğini
gösterir. Sorun bizim çok güncel düşünmemiz. Hafızası olmayan bir toplumda
yaşanan şiddet günün meselesiymiş gibi görülür. Oysa biz tarihçiler şiddeti
dert edinseydik, edebiyatçılar bizim bulgularımızla bunu ete kemiğe
büründürseydi, bunun iyi bir filmi yapılsaydı, toplum olarak sanat ve bilimin
aynasında kendimizi, işkencecimizi görebilseydik şiddetle yüzleşmemiz sürekli
ertelenmezdi.
“İktidar her dönem etkili bir silah olan kelimeleri
kullanır”
Gezi sürecinde ya da hemen birkaç gün önce Berkin
Elvan’ın cenazesinde kullanılan şiddeti, nasıl tanımlamak yerinde olur?
Çeğin: Türkiye’de devlet şiddetinin tarihi ile devlete
yönelmiş şiddet faaliyetleri arasındaki salınım yeniden sahnede! Karşılıklı
işleyen mekanizmalar, Gezi olayları sonrası tekrar devreye sokuldu. Şiddetin
salt bireylerin psikolojisine indirgenemeyeceği ya da ahlaki düzlemde (şiddeti
iyi veya kötü kavramları ekseninde değerlendirmek) ele alınamayacağının açık
kanıtı oldu bu olaylar aynı zamanda. Gezi’yle devlet şiddetine karşı,
karşı-şiddet repertuarları gelişmeye başladı. Bırakın apolitik bireyleri belki
de anti-politik bireyleri bile şiddete başvuran kişilere dönüştürdü devlet
zoru. Repertuar işte böyle gelişir; temsillere biçim vermeye ya da cebren
kimlik dikte etmeye çalışırsanız, dokunduğunuzu militanlaştırabilirsiniz.
Şirin: İktidar yeni süreçte Gezi ve sonrasını, kendine ve
ülkeye yapılan önemli bir tehdit olarak gösterdi ve kendi tabanına bunu
benimsetti. Toplumun çok farklı kesimlerince iktidara karşı memnuniyetsizliğin
bir göstergesi olan Gezi, yine iktidarın kullandığı bir meşruiyet aracına
dönüştü. İktidar Gezi’de şiddete başvurdu, orantısız güç uyguladı, askeri
vesayet dönemlerini aratmayacak olaylara imza attı. İktidar her dönem etkili
bir silah olan kelimeleri kullanır. 14 yaşındaki bir çocuğu teröriste
dönüştürüyor, iktidarını tanımayan toplumun bütün kesimlerini terörist ilan
ediyor. Yeni Türkiye’de Kemalist dönemden farklı olarak irtica yerine terör ve
çeteleri tehdit olarak görülüyor.
“Bütün renklere düşman”
Bugüne bakınca, AKP’nin siyasal şiddetle ilişkisini nasıl
tanımlarsınız?
Şirin: Gezi’ye kadar siyasal iktidar fiziksel şiddetten
çok simgesel şiddete daha çok başvurdu.
İktidar totaliter bir eğilim içinde olduğunu üçüncü dönem, yani ustalık
döneminde daha belirgin bir şekilde gösterdi. Totalitarizm senin söylediğin
şeylere ya da sürdürmeyi istediğin pratiklere ben saygı duymadığımda ortaya
çıkar. Her şeyin şimdi nasıl olduğu ve gelecekte nasıl olacağını kesinkes
bilmenin bir ürünüdür totalitarizm. En basit tanımı ile bir tektipleştirme
edimi; tek din, tek dil, tek millet şeklinde tüm renklere düşman, bütün
çoğullukları ortadan kaldırma biçimidir. Genelde kişi tapıncının yaşandığı,
kendi olma korkusu yaşayan, kendini önder, şef, lider, komutan gibi
bedenlerde yok etme biçimi... Kısaca
özgürlükten kaçan toplumlarda sıkça yaşanan bir durumdur.
TÜRKİYE’DE SİYASAL ŞİDDETİN BOYUTLARI
Derleyen: Güney Çeğin, İbrahim Şirin
İletişim Yayınları
2014, 505 sayfa, 32 TL.
http://kitap.radikal.com.tr/Makale/devlet-siddetinin-anatomisi-394011



Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.