Yusuf Besalel
II. Dünya Savaşı sonrasında Türkiye’nin çok partili
demokrasiye geçmesiyle beraber, Yahudi Cemaati’nde de birçok değişim yaşandı.
Bir yandan kısıtlamalar ve sansür hafifletilirken, öte yanda da antisemitizm
arttı. 1930 öncesi kapatılan Yahudi kurumlar dirildi. İlk Hahambaşı resmi
olarak seçildi.
Savaş sonrası dönemde
TÜRKİYE YAHUDİLERİ
II. Dünya Savaşı sonrasında Türkiye’nin çok partili
demokrasiye geçmesiyle beraber, Yahudi Cemaati’nin bazı tanınmış fertleri Halk
Partisi’nden aday olmuşlardı.1946 seçimlerinde DP adayı Salamon Adato, İstanbul
milletvekili seçildi. Adato’nun
Demokrat Parti saflarında aktif
bir siyasal yaşamı oldu, mükemmel bir milletvekili olarak tanındı ve Yahudi
toplumunun dertleriyle de alakadar oldu. Seçim kampanyası sırasında Başbakan
Şükrü Saraçoğlu radyoda yaptığı uzun konuşmada ‘Ben Türk’üm’ diyen herkesin
Türk olup, ona Türk gibi davranılması gerektiğini vurguladı.
Recep Peker
‘20. yüzyılın yüzkarası’ antisemitizm
Bununla beraber liberal rejim, çeşitli kısıtlamaların ve
sansürün hafifletilmesi ters etkiler de yaptı.1934 Trakya olaylarında önemli
bir sorumluluk taşıyan Nazizm taraftarı Cevat Rifat Atilhan, Milli Kalkınma
Partisi’ne katılarak bu partiye antisemit bir kimlik kazandırmaya çalıştıysa da
partiden atıldı. Atilhan, bu kez İslami sağda yer aldı. Antisemit eğilimli bu
akım özellikle Necip Fazıl Kısakürek’in ‘Büyük Doğu’ dergisinde belirgindi. Bu
dergi de hükümet tarafından kapatıldı…
1946 seçimlerinden sonra başbakan olan Recep Peker,
azınlıkların tam bir eşitliğine değinirken, antisemitizmi de ‘20.yüzyılın
yüzkarası’ olarak değerlendirdi. Buna bağlı olarak gerekli yasal değişiklikler
yapılarak azınlıkların yedek subay olmaları mümkün kılındı. Artık azınlıklar
ordunun tüm birliklerinde her türlü
görevlere atanıyor ve silah taşımalarına da izin veriliyordu.
Bu liberal ve
hoşgörülü ortamda 1930’larda kapanmış olan Yahudi kurumları dirilmeye başladı.
O zamandan beri iç seçim ve genel kurul
toplantıları yapılmadığından idare heyetleri değişmemiş ve değişiklikler
düzensiz bir şekilde yapılmıştı. İzmir’de Sabi Saltiel ve Emanuel Sidi,
İstanbul’da Marsel Franko ve Hanri Soryano, toplumun yükünü on beş yıldır
omuzlarında taşıyorlardı. Bir taraftan da çeşitli kültür, spor ve sosyal yardım
kurumları etkinlik kazandı. İstanbul’daki eski Bar Kohva Spor Kulübü, bu kez
Yıldız Spor adıyla tekrar çalışmaya başladı. Burgaz Adası’nda fakir çocuklar
için bir yaz kampı açıldı. Alliance okulları mezunlarının ‘Amicale’ adlı
derneği, tekrar ‘Arkadaşlık Yurdu Derneği’ adı altında kuruldu. Cumhuriyet
döneminin başında Milli Eğitim
Bakanlığı’na bağlı Yahudi çocuklarının devam ettiği okullarda İbranice ve
Yahudi diniyle ilgili dersler de yasaklanmıştı. Demokrasi döneminde bu yasak
kaldırıldı ve okul yönetimine az da olsa
bir bağımsızlık kazandırıldı.
1947-1948
yıllarında yeni Yahudi gazeteler kuruldu; ‘Şabat’, ‘Şalom’, ‘Atikva’ gibi.
Demokratik rejimde bu gazeteler daha
açık ve cesur oldular ve toplumun dertleri ile ilgilendiler ve Türk kamuoyu,
Yahudi toplumuna karşı daha hoşgörülü
oldu.
İsrail Devleti’nin kuruluşunun getirdikleri
BM’lerin kararına göre, Filistin ikiye bölünecek ve bir bölümü Yahudilere verilecekti. Bu
kararın sonunda Mayıs 1948’de İsrail Devleti kuruldu fakat Araplar kararı kabul
etmeyerek dört bir yandan saldırıya geçtiler. Türkiye bu ilk İsrail-Arap
Savaşı’nda tarafsız kaldı, fakat kamuoyunun çoğu Arapları tuttu. Birçok gazete
ve dergi, savaşın gelişmesini tek taraflı
ve Yahudileri alçaltıcı bir şekilde verdiler. İsrail ve Türk Yahudileri
arasında fark gözetilmedi. Yahudi fıkra ve karikatürleri ile Yahudiler yine alay konusu edildiler. Savaşın
bitişi ile beraber dört bin kadar Türk Yahudi’si İsrail’e göç etti. Türk
kamuoyu bu kitlesel terki çok kötü karşıladı. Recep Peker’den sonra
başbakan olan Hasan Saka Hükümeti
Yahudilerin Türkiye’den çıkışlarını
yasakladı. Yasak sonradan değiştirildi. İsrail hariç olmak üzere yurt
dışına gitmek serbest bırakıldı. Bu yasak, Arap devletlerinin baskısı ile
konulmuştu. Bir miktar Yahudi, İtalya ve Fransa yoluyla İsrail’e gitti. Bu
arada Rav İsrael Saban muhtemelen İtalya kanalıyla İsrail’e göç olanaklarını
araştırdı. ‘En Son Dakika’ gazetesi bir dizi yazısında Türk Yahudilerinin
göçünü bir komünist komplosuna bağlamış olmakla suçladı.1949 yılında Şemsettin
Günaltay hükümeti Türk Yahudilerinin dolaşım ve göç özgürlüklerindeki
sınırlamaları kaldırdı. Dört yıl içinde Türk Yahudilerinin çoğu İsrail’e göç
ettiler. Bu toptan göç, Türk Yahudilerinin Türkiye’deki yaşam koşullarının düzelmeye başladığı
demokrasi ve onunla beraber gelen hoşgörü ve iktisadi kalkınma döneminde
gerçekleşmişti.
Üstelik göç edenler, İsrail Devleti’nin tüm zorluklarına
ortaktılar ve yıllarca göçmen kamplarında yaşayanları oldu. Toptan göçün temel
nedeni,1941-1943 yıllarındaki zorlukların, Varlık Vergisi’nin ve zorunlu
çalışma kamplarının hafızalardan silinememesiydi.
Bu arada Türkiye ve İsrail arasında ilişkiler kuruldu ve
gelişti. İsrail’in çölü yeşertmesi, ilim, kültür, sanat, iktisat hatta askeri
alandaki başarıları, İsrail’in Ortadoğu’da Türkiye’den başka tek demokrasi
oluşu, Türkiye’de çok sempati topladı. İsrail’deki Türk Yahudileri, İsrail’de
güçlü bir Türk lobisi teşkil ettiler; Ermeni, Rum ve Arapların Türkiye’ye karşı
çalışmalarını genellikle onlar dengelediler. Türkiye ve İsrail arasındaki
ilişkiler geliştikçe, Türkiye Yahudileri de saygınlık kazandı.
Yaşanan Yahudi karşıtı olaylar
1955 yılında ise ünlü ‘6-7 Eylül Olayları’ cereyan etti.
Olayları izleyen birkaç yıl içinde 4000’den fazla Yahudi’nin ülkeden ayrılmasının en önemli etkenlerden
birinin, 6-7 Eylül Olayları olduğu söylenebilir. Devlet Demokrat Parti
yönetiminin bir bakıma teşvik ettiği ve önlemede yetersiz kaldığı söz konusu
olaylarda gösteriler çığırından çıkmış, İstanbul’un Beyoğlu, Galata gibi
gayrimüslim vatandaşların işyerlerinin yoğun olduğu semtlerde, dükkânları
tahrip edilmiş ve malları yollara saçılmıştı. Bu olaylar, Kıbrıs hadisesinin
alevlendiği bir ortamda reaksiyon olarak öngörülen bir tertiple başlamıştı. Bu
olaylarda İstanbul’un hemen tümünde yangınlar ve talanlar başlamış ve olaylara müdahale edecek güvenlik gücü
bulunmamıştı. Olaylarda diğer azınlıkların da maddi zararı oldu. Ana hedef olan
Rumlar yurtdışına göçtü. Yönetim tasarladığı senaryoda varoşlardaki halkı azınlıkların
varlık birimlerine sürmüştü. Bu olaylar, Türkiye’ye yıllarca uluslararası
sahada pahalıya mal oldu. Ancak bunun
utancının topluma mal edilemeyeceğini de vurgulamak gerekir…
Bunu izleyen yıllarda ekonomik ve siyasal çalkantılar,
Demokrat Parti’nin mali araştırmaya yönelik Milli Koruma Kanunu, 27 Mayıs 1960
ihtilalı, 1968-1972 yılları arasında cereyan eden terörist eylemler, 1977-1980
yılları arasında yoğunlaşan anarşik olayların yanı sıra doğan ekonomik kriz ve
yokluklar gibi olaylar ve 1980’deki ihtilalın de etkisiyle, özellikle İsrail’e
olmak üzere Yahudilerin yurtdışına göçleri sürdü.
Rafael Saban
Yasal Hahambaşı seçimi
1946 seçimlerinden sonra Yahudilerin resmi ve yasal bir
Hahambaşı’ya sahip olmak üzere girişimleri dikkate alındı. 1921’de Ribi Nahum
istifa ettikten sonra görevi yüklenen Ribi Becerano, 1931de vefat edene dek bu
görevi Hahambaşı Vekili olarak yürütmüştü. Dini mahkeme başkanı oldukları müddetçe
resmi törenlerde Yahudileri temsil etmişlerdi. Özel bir hükümet izni ile
Yahudilerin Hahambaşı seçmesi için gerekli ayrıntılı karar çıktı. İki
kademeli bir seçimle Rafael David Saban
1953 yılında Hahambaşı seçildi. Rafael Saban seçildikten sonra yetkililerden
yakınlık ve itibar gördü. Bu hoşgörü ortamı Yahudilerin Türk kültür ve
toplumuna kaynaşması açısından oldukça etkili oldu ve Türkçe 1950’lerden
itibaren Yahudilerin ana dili oldu.
500. Yıl Vakfı Kuruldu
1992’de Yahudilerin 1492’de Türk topraklarına göçüşünün
500. yılını anmak ve kutlamak amacıyla,
Beşyüzüncü Yıl Vakfı kuruldu. Başkanı Jak Kamhi, Türkiye’nin önde gelen iş
adamlarından olup, TC Devleti’ne yapmış olduğu hizmetler dolayısıyla Dışişleri
Bakanlığı tarafından ‘Üstün Hizmet Ödülü’ ile mükâfatlandırıldı. Türklerin
hoşgörüsüne karşılık bir şükran ifadesi için kurulan bu vakıf, yurt içinde
ve dışındaki etkinlikleriyle Türk
toplumunun ahlaki değerlerini duyurmaya çalıştı. Bu vesileyle, sinagoglar onarıldı,
mahalleler restore edildi, kitaplar basıldı ve Türk Yahudi Cemaati sesini
duyurdu.
Günümüzde Türkiye’de 15.000’den az Yahudi yaşamaktadır.
1908’de Osmanlı topraklarındaki Yahudi nüfusu 367.400, 1927’de Türkiye
Cumhuriyeti’nde 81.392 idi. Yahudi nüfusun 46.781’i İstanbul’daydı. 1960’larda
ise toplam Yahudi nüfusu 43.929’a inmişti. Günümüzde çok daha kalabalık bir
Yahudi nüfusu için hizmet görecek tarzda düzenlenmiş kurumlar, 15.000 kadar
Yahudi’nin sorumluluğuna kalmış ve artık hiçbir Yahudi’nin kalmamış olduğu
birçok kentteki mezarlık ve havralar tarihe karışmıştır. Yahudilerin yoğun
olduğu İstanbul ve İzmir’deki eski havraların açık kalabilmesi için cemaat çaba
sarf etmekte fakat hayır kurumları ve
kültür dernekleri giderek ufalmakta ve kapanmaktadır. Özellikle güvenlik için
sarf edilen meblağlar cemaatin bütçesini
çok zorlamaktadır. Yeni Vakıflar Yasası ise kısmen yararlı olmuştur.
Çok azalan Yahudi toplumu, kimliğini korumada güçlük
çekmektedir. Dindarlaşan genç bir kesimin artışına karşın, yemekte Kaşerut’u
(dinen caiz yemek kuralları) arayanlar, günlük dualarını yapanlar ve Şabat’a
(Cumartesi) uyanlar, eski geleneklerini yürütebilenler azalmakta, buna karşın
karışık evlilikler çoğalmaktadır (yüzde 40 oranında).
Ülkedeki iş bulma
sorununun etnik nedenle daha da zorlaşması İsrail’le olan politik sürtüşmenin
tüm Yahudilere mal edilmesi nedeniyle Yahudilere duyulan olumsuz duyguların
yüzde 80’e varması, kökten dinci eğilimlerin giderek güçlenmesi, vb nedenlerle
gençler ülkeden göç ediyor. Ayrıca nüfusun yaşlı olması nedeniyle ölüm/doğum
oranı iyimser bir tahminle bire dörttür. Bu durum köklü bir tarihi ve zengin
bir kültürü olan bu mozaiğin, süreç içinde maziye mal olma olasılığını
çağrıştırıyor.
http://www.salom.com.tr/newsdetails.asp?id=90403



Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.