Yazar Özge L. İspir
“Ver Ermeni’yi bana onu öldürmeliyim ben. Cennete
gideceğim. Bu Ermeni’yi de öldürürsem benim sayım tamam olacak. Cennete
gideceğim. Ver onu bana da sevabıma gir.”
Yaşar Kemal- Yağmurcuk Kuşu.
Dedem ve annesi Saadet Hanım. Ermenilerin
“yokluğunu” öğrendiğimde okula gitmeyecek kadar küçüktüm. Annemin kuşaklar boyu
molla tedrisatından yetişme ailesi ile babamın seküler ailesi arasındaki kültür
çatışması olmasaydı ve bir gün sokakta oynarken molla olan dedem beni yanına
çağırıp dini bilgiler sınavına çektikten sonra diğer dedemi kastedip müstehzi
bir ifadeyle “Git o Ermeni dölü dedene söyle sokakta oynamana izin vereceğine
sana biraz Allah-kitap öğretsin” diyerek bir el hareketiyle yanından
kovmasaydı, muhtemelen daha geç öğrenecektim.
Eve gelip “Ermeni dölü ne demek?”
diye sorduğumda ertesi gün tebdil-i kıyafet Allah-kitap eğitimine yollanınca
çocuk aklımla Ermeni’nin na-mütedeyyin demek olduğunu kodlamış olmalıyım ki
evimize gelen ve na-mütedeyyin gördüğüm misafirlere “Sen de mi Ermeni dölüsün?”
diye sormaya başlayınca tüm aileme şok etkisi yapan gaflarımı engellemek için
annem Ermeni’nin ne demek olduğunu açıklamaya karar verdi; “Ermeniler de bizim
gibi Allah’a inanıyorlar. Tek farkları Hz. Muhammed’i peygamber olarak kabul
etmiyorlar, Hz. İsa’ya inanıyorlar. Saadet babaanne eskiden Ermeniymiş” diyerek
büyükbabaannem Saadet hanımın eskiden Ermeni olduğunu söyledi.
Aynı evde yaşayıp, kardeşlerimle birlikte onun odasında
yatmamıza rağmen babamın babaannesi Saadet hanımı ilk kez o zaman farkettim.
Daha önce farketmemiştim çünkü hiç konuşmayan, ortalıkta hiç görünmeyen, evde
hiç dolaşmayan adeta bir “görünmez nine”ydi. İlginçtir, evin tek Ermenisi,
seküler ailenin tek namaz kılan kişisiydi çünkü söylenene göre Müslüman
olmuştu. Onu odasının dışında görebildiğimiz zamanlar abdest almaya çıktığı
zamanlardı. Öz oğlu olan dedem, onu her gördüğünde Ermeni döllüğünü hatırlayıp
morali bozuluyor diye oğluna görünmemek için bir odaya kapanmak zorunda kalmış,
uğraş olarak biz küçük torunların bakımını üstlenmiş; sesini hiç duymadığım,
kendisini hiç görmediğim, namaz kılmasına rağmen aslında hiçbir zaman Müslüman
olmadığını ise öldüğü gün aile büyüklerinin “Müslümanlığı kabul etmedi ki,
hangi usüle göre gömecez?” konuşmalarından anladığım büyükbabaanne Saadet
Hanım.
Nüfusu babasının ilk eşinde olan ve en büyük hayali
babası gibi hakim olmak olan dedem, okuldan hakim olarak mezun olmasına aylar
kala, babası ve öz annesinin bir tapu meselesi yüzünden yaptığı resmi nikahla
öz annesinin nüfusuna geçince fakülte yönetimi tarafından çağrılmış ve “senin
annen Ermeni imiş, seni hakim yapamayız” denilerek okuldan atılmış (1). O da
bütün akrabaları ve arkadaşlarını toplayarak hıncını alabileceği tek kişi olan
annesinin karşısına geçmiş ve “Müslüman olacaksın!” diye diretmiş. Direnci ve
dikbaşlılığı ile zamanında kendisine “Müslüman olacaksın!” diye silah doğrultan
kocasını bile pes ettiren Saadet Hanım, yıllar sonra oğlunun diretmesiyle
karşılaşmış; çok sevdiği oğlunun baskısına rağmen sadece “La ilahe illallah”
demiş ve “Muhammedun Resulullah” demeyi reddetmiş. Ana-oğulun arasındaki tüm
ipler o gün kopmuş. Saadet Hanım oğluyla arası düzelsin diye Müslüman numarası
yapıp göstermelik namazlara başlasa bile ne arayı düzeltebilmiş ne de gördüğü
sembolik şiddetten kurtulabilmişti. Ailemin sırlar albümüyle rafa kalkan bu
olay, biz torunlara “deden annesini çok sevdiği ve ondan ayrı kalamadığı için
okulu yarım bıraktı” diye anlatılagelmişti.
Büyükbabaannem, kendisi, hikayesi ve Ermeni Soykırımı ile
ilgili bir kaç olay dışında hiçbir şey anlatmadı. Dedemi defalarca sıkıştırıp
sorunca ise gönülsüz anlatmak zorunda kaldı. Dedemin anlattığına göre
Ermenileri soykırımla kesmiştik. Fakat bu “biz”, bizim aile değil, öznesiz,
meçhul ve soyut bir “biz”di. Ermenilere öyle vahşetler uygulanmıştı ki,
anlatmak yetmezdi. Mesela kavurmalarını alabilmek için bile Ermenileri kesen
marabaları vardı ve sonra öldürdükleri Ermenilerin malları ile çok zengin
olmuşlardı. Müslüman erkekler yakaladıkları Ermeni kadınlara tecavüz ettikleri
için kadınlar topluca intihar etmek zorunda kalmışlardı. Bizim aile ise
bunların hiçbirine katılmamış, aksine soykırım sırasında Ermenileri saklamıştı.
Saadet Hanımın babası Toros Bey, Çüngüş’te yüzlerce
dönümlük üzüm bağı, tarlaları, dükkanları; Harput’ta ise fabrikaları ve
atölyeleri olan çok zengin Diyarbekirli bir Ermeniydi. Ermeni soykırımı
sırasında zorbalığıyla meşhur Gülbey (2) tüm malını gasp edince Toros Bey,
adaleti, gücü ve nüfusuyla ünlü büyükdedem Süleyman İspir’e sığınmış, ondan
yardım istemişti. Büyükdedem onları saklamış, ortalık yatışınca sağ salim
gitmelerini sağlamıştı.
Müslüman olmadan önce adı Sara olan büyükbabaannem Saadet
Hanıma gelince; o tam bir Bey kızıydı. Kolej bitiren, dört dil bilen, piyano
çalan, sofraya oturduğunda bir bardak suyu bir dikişte bitirmeyi bile kabalık
olarak gören ve en az üç yudumda bitiren bir terbiyeye sahip bir hanımefendi
idi. Babası Toros, büyükdedeme o kadar saygı duyuyordu ki kızıyla evlensin diye
Sara’yı ona emanet etmişti .
Yaşarken gördüğü sembolik şiddet yüzünden bir odaya
kapanan büyükbabaannem, öldükten sonra adeta sultan olmuştu. Dört dil biliyordu
ama “dilsiz”di, piyano çalıyordu ama kocaman kuyruklu piyanosu parçalanmış bir
halde mahzende fare yuvası olmuştu, sofra adabı dillere destandı ama
“yoruluyor” diye sofraya çok az gelir, yemekleri, sütü vs. odasına giderdi.
Hikayeyi, soykırım sırasında sakladığımız aileden
dinlemeye karar verdim. Dedeme defalarca soy isimlerini ve şu an nerde
olduklarını sormama rağmen ekşimiş bir yüz ifadesi ve “boşver onları”
cevabından başka bir şey öğrenemedim. Soy isimlerini bulmak zor olsa da, her
biri Halep, Beyrut, Moskova, Erivan, Lyon, New York ve California’ya dağılmış
“diaspora” aile fertlerini bulmak çok kolay oldu. Saadet Hanımın California’da
yaşayan ve ilk kuşak aile arasında yaşayan tek kişi olan en küçük kardeşi
Sarkis Toughmanian ile görüştüğümüzde (2003 yılında vefat etti) bana anlattıkları, benim bugüne kadar
dinlediklerime benzemiyordu.
Diasporanın Bozduğu
Romantik Masal
Süleyman İspir
Büyükdedem Süleyman İspir, Harput ve Diyarbekir
sancaklarının bürokrat eşrafından bir Ağır Ceza hakimiydi. Diğer bürokratlarla
birlikte bir gün Harput İttihat ve Terakki sekreteri Resneli Nazım tarafından
çağrılmış ve İstanbul’dan gelen emirle, uzun zamandır zemini hazırlanan, önde
gelen “büyükbaş” Ermenilerin sürgünlerinin ve mallarına el koyma planının
pürüzsüz, prosedürlere ve hukuka uygun yürütülmesi için yardımı istenmişti.
Sarkis Toughmanian’ın tahmini, muhtemelen o telaş ve yağmada her bürokrat,
yağmalamak için bir “büyükbaş”ı kendisine seçmiş, Süleyman İspir de hem Harput
hem Diyarbekir’den tanıdığı Toros Toughmanian’ı gözüne kestirmişti. Mallarının
büyük kısmı zaten Gülbey tarafından gasp edilen, yeğenleri ve kardeşleri
öldürülen Toros Toughmanian’a gidip hükümetin bu kararından bahsetmiş ve
“Sizleri, geri döneceğinizi söyleyerek göndermeyi planlıyorlar fakat yalan
söylüyorlar. Sizi ölüme göndereceğiz. Değil dönüşünüz, gidişiniz bile meçhul.
Elimde bir sürü yetki var. Kalan malını benim üstüme yaparsan seni ve aileni
ortalık yatışana kadar saklar, sonra da Müslüman kimliğiyle sağ salim
kaçırırım” diye pazarlık yapmış. Kabul etmek veya öldürülmek seçenekleri
arasında kalan Toros Toughmanian, büyükdedeme Harput’taki kösele fabrikasını,
kalenin tam karşısındaki kale hamamını ve bir pasaj vermiş (3) ve karşılığında
soykırım ve yağma yatışana kadar 1 seneden fazla evimizde saklanmışlar. Sonra
Sara hariç tüm aile, büyükdedemden aldıkları Müslüman kimlikleri ile kaçmışlar.
Sara’yı neden bıraktınız diye sorduğumda olayı hatırlamayacak kadar küçük olan
Sarkis, kolektif aile hafızasını aktardığında dedemden dinlediğim “biz Ermeni
kadınları sakladık” masalı da yerle bir oluyordu:
“Evinizde saklandığımız sırada bir gece yarısı, aynı
zamanda akrabanız da olan bir İttihat ve Terakki paşası (Tevfik Paşa) ‘Şikayet
ettiler, bu evde Ermeni saklıyormuşsunuz’ diyerek eve baskın yapmış. Ev halkı
dil döküp paşayı bizleri teslim almaması için ikna etmeye çalışırken biz de
mahzenden çıkıp salona dizilmiş, paşanın kararını bekliyormuşuz. O sırada sizin
aileden bir kadın, ablam Sara’yı kolundan tutup öne çıkarmış ve paşaya
göstererek ‘kimseye acımıyorsan bu kıza ve karnındaki günahsıza acı’ demiş.
Bizimkiler, büyükdedenin ablam Sara’yı hamile bıraktığını orda öğrenmişler.”
Toughmanyan Ailesi (Sarkis Toughmanyan solda oturan)
Büyükdedem Süleyman İspir, Ermeni Soykırımı sırasında
diğer bürokratlar gibi makamının verdiği avantajla “elini kirletmeden” temiz
bir şekilde malına mal ekleyip Ermeniler’den aldıkları para ve mal rüşveti
karşılığında “evinde Ermeni saklayanlar”dan olmuş, zorla gasbettiği kadını
“saklayıp kurtararak” aklanan mütecavizlerden olmuştu.
Aslında Süleyman İspir hiçbir zaman yaptıklarını
“kurtardım sakladım” diye anlatmamıştı. Bunu yapması imkansızdı çünkü onun
dönemi ve nesli için yaptığı suç olmadığı gibi, bunu anlatacağı jenerasyon
olayların şahidi, ortağı ve sorumlusuydu.
Bunu yapması, herkes vatan-millet-din adına gemiyi
batırmak ve gemidekileri yağmalamakla uğraşırken ve olanlara şahitken, onun
çıkıp gemiyi kurtarmak için kaptanla işbirliği yaptığını iddia etmesi kadar
abesle iştigal sayılabilirdi. Büyükdedem Süleyman İspir’in kendisini aklamak
gibi bir gailesi yoktu çünkü herkesin ortak olduğu bu olayda yapılan suç değil,
vatanperverlikti.
Bu “sakladık-kurtardık” masalı, Ermeni Soykırımı’nın suç
olduğunu anlayan ve nasıl bir vahşet olduğunu idrak eden sonraki jenerasyonun
masalıydı. Çocukları ve torunları onun yaptıklarını sorgulamamak, rasyonalize
etmek, meşrulaştırmak ve dedelerinin yaptığının sorumluluğunu almayıp aklanmak
için bu kolektif yalanı dolaşıma sokmuşlardı. Bu yüzden anlatılarda muallak bir
“biz” vardı. Bu biz hem Ermenileri katletmiş, kadınlara tecavüz etmiş ve
mallarını gasp etmişti hem de Ermenileri saklamış, kadınları kurtarmış ve
yapılanlara çok üzülmüştü. Her iki durumda da gizli özne “biz”in kullanılmasının
sebebi suç ortaklığını açık etmek, ama bunu bütün normalliği içinde yapmaktı.
Gerek Türkiye siyasetinin, gerekse Kürt Özgürlük
Hareketi’nin Ermeni Soykırımı’nı ele alışını inceleyeceğim bu uzun yazıda, tam
bir Türkiye metaforu olan kendi ailemin ve Türkiye Ermenisi metaforu olan
büyükbabaannemin örneğini vermemin, Ermenileri savunur gibi yaparken, aslında
onlara ne yaptığımızı anlatması açısından önemli olduğunu düşünüyorum.
Yokluğun Varlığıma…
Ermeni Soykırımı, yeni bir devlet yaratabilmek için milli
sermayeden yoksun olunduğunu farkeden İttihat ve Terakki’nin hem gayrı
Müslimlerin sermayesine el koyarak Sünni sermayeyi yaratmak hem de Balkanlar’da
kaybedilen topraklar yerine Ermenilerin yaşadıkları topraklara göz dikerek
burayı millileştirmek için hazırladığı soykırımdır. Osmanlı’nın katı
merkeziyetçiliği yüzünden servet biriktiremeyen ve sadece köylü kalan
(Türk-Kürt-Çerkes) Sünni nüfusun da halklar ve kitleler halinde ortak olup yer
aldığı ve İttihat ve Terakki’nin tekelinden çıkardığı bir cinayet-tecavüz-yağma
silsilesidir. Ermeni halkı tarihten kazınarak yok edilirken, toprakları ve
malları Sünniler tarafından bölüşüldü; beğenilen Ermeni kadınlara tecavüz
edilerek zorla el kondu (4).
Soykırım sonrası inkar devleti ve inkar toplumunda yaşamaya
mecbur edilmiş sağ kalan Ermeniler, Talin Suciyan’ın “İnkar Habitusu”
(Denialist Habitus) diye tanımladığı şiddet ortamında hayatta kalabildiler.
İnkar, soykırımın devamıdır. Soykırımın maddi-manevi şiddeti, inkarla birlikte
sembolik şiddete bürünerek devam eder. İnkar habitusuyla çepeçevre sarmalanan
Ermeniler, hayatta kalabilmek için kendi tarihlerini, yaşadıklarını ve
geçmişlerini inkar etmek zorunda bırakıldılar ve inkar etmek, sağ kalabilmenin
ilk koşulu oldu. Tarihsizleştirildiler, entelektüelsizleştirildiler,
muhalefetsizleştirildiler. Kendilerini korumak ilk amaçları oldu ve sahip
oldukları tarihi ve entelektüel birikimleri diğer kuşaklara aktarmaları
engellendi. Temsiliyet, hak, siyaset, katılım gibi tüm mekanizmaları ellerinden
alındı. Türkiye dışında da seslerini duyurabildikleri bir devlet ve muhatap
bulamadılar ve ASALA ortaya çıktı (5).
ASALA’nın eylemleriyle gündem olan Ermeni meselesi (6),
Taner Akçam’ın 1992 tarihli kitabı ve Agos’un yayın hayatına başlamasıyla
birlikte sınırlı -genellikle akademik- çevrelerde konuşulmaya başladı.
2000’lerde öznesini ve izleyicisini sol liberallerin oluşturduğu kişiler
konferanslar düzenlemeye başladılar. Çerçevesini ve önceliğini Ermenilerin
değil de, konuşanların hassasiyetlerinin belirlediği biçimde Ermeni Soykırımı
konuşulmaya, romanlaştırılmaya ve anlatılaşmaya başladı ama bu öyle bir şekilde
gerçekleşti ki, ortaya konan tüm konuşmalar ve anlatılar inkarın devamı, fakat
yumuşatılmış versiyonuydu. Hrant Dink’in 2007’de öldürülmesi ise ortasınıf
kitlelerin Ermenileri ve Ermeni
Soykırımını “keşfetmesi” açısından bir milat oldu.
Kna Merir Egur Sirim **
Öldürüldüğü güne kadar hakkında pek az şey bildiğimiz,
301’den yargılanırken çok az insan ve bir grup ÖDP’li dışında kimsenin destek
vermediği, “tehdit ediliyorum” dediğinde hiç haber değeri taşımayan ve
görmezden gelinen Hrant Dink, öldürüldükten sonra bir vicdan aklama nesnesine
dönüştürülerek ilahlaştırıldı ve birden bire bugüne kadar davaları ve uğradığı
tehdit hakkında tek kelam etmeyen yazar-çizer kesimin “Arkadaşı” veya “Hrant
abi”si olurken, ortasınıf kitlelerin “Ahparig”i oluverdi. Maruz kaldığı şiddet
karşısında sessiz kalarak öldürülmesine giden yolda büyük sorumluluğumuz olan
Hrant Dink’in ölüm yıldönümü anmalarında rol dağılımı değişti ve Hrant Dink’e
yapılanlara sessizlikle onay veren bizler, maktülün kimliğini çalarak ve
kardeşleşerek cinayeti normalleştirdik.
Hepimiz Ermeni idik fakat bu sadece, kolayca
arkadaş-ahparig diye tepeden gasp edebileceğimiz, romantize edebileceğimiz,
hakkını savunmamıza gerek olmayan, çünkü “ölü” olan Ermeniler için geçerliydi.
Keza Hepimizin Ermeni olduğu aynı tarihlerde Ermeni cemaatinin uğradığı
tehditler, zorluklar hiç umrumuzda olmadı, Hrant’ın her biri bir medya aygıtını
kullanma fırsatına sahip Arkadaşları, sadece Hrant’ın arkadaşı olarak Ermeni
olmayı tercih ettiler. Kitleler anmadan anmaya Hrantlaştılar, Ermenileştiler.
Şüphesiz Hrant Dink’in öldürüldükten sonra bu kadar
sahiplenilmesinde ve sembolleşmesinde diaspora Ermenileriyle girdiği
tartışmalar ve diasporaya karşı Türkiye’yi savunmasının -veya savunmak zorunda
bırakılmasının- rolü büyüktür. Bunun Türkler’in hem Ermenilere ve soykırıma
bakışında hem de “iyi Ermeni” anlayışında metonomik bir tutum içerdiğini
düşünsem de, bu başlı başına ayrı ve uzun bir tartışma yazısıdır (7).
* Ayşe Özdemir’e, ebediolur.blogspot.com ‘a , Hazal
Halavut’a ve Talin Suciyan’a fikir ve önerileri için, Nadin Kitapçıyan’a
Ermenice yardımı için teşekkürler.
** Anlamı “Öl ki seni seveyim” olan Ermenice deyim. Գնա մեռիր,
եկուր սիրեմ
YARIN: Yeni bir
inkar biçimi olan soykırım anmaları soykırımı nasıl aklıyor ve Kürt Özgürlük
Hareketi’nin “devletleşen” söylemi.
NOTLAR:
1- Bu olayın, yakın zamanda ortaya çıkan ve
Gayrımüslimlerin numarayla kodlanarak fişlenmesiyle alakalı olduğunu
düşünüyorum. Dedemin nüfusu öz annesine geçince muhtemelen dedem de
numaralandırılmış ve hemen okula bilgi verilmişti.
2- Benim anlatılarda Gülbey diye dinlediğim bu kişi Güllü
Ağa olarak da bilinir. Musa Anter Hatıralarım isimli kitabında da (S.131) kendisinden bahseder. Gülbey’in soy isimleri
Güldoğan olan torunları hala Diyarbekir’de yaşarlar.
3- Hamam tarihi eser olarak sit alanına dahil edildi.
Geri kalan mallar muhtemelen ya satıldı ya da benzeri bir şekilde elden
çıkarıldı/başka bir şeye çevrildi. Bu konuda sahih bilgi veremiyorum.
4- Yazıyı daha fazla uzatmamak ve odağı fazla dağıtmamak
için Süryanileri, Rumları ve soykırımın detaylı ekonomi-politiğini yazamadım.
Soykırım uzun bir süreçle gelişen ve 1800’lü yıllarda başlayan Ermeni katliamlarıyla
başladı. Soykırımın sürecini ve ekonomi-politiğini daha detaylı incelemek
isteyenler Uğur Ümit Üngör’ün, Ümit Kurt’un, Taner Akçam’ın, Vahan Dadrian’ın
ve Çağlar Keyder’in kitaplarıyla Sait Çetinoğlu’nun yazılarını
inceleyebilirler.
Soykırım sürecini özetleyen Uğur Ümit Üngör:
https://www.youtube.com/watch?v=y6_InAhUmmM&noredirect=1
Yaratılan milli sermayeye “ünlü” bir örnek olarak
Eczacıbaşı’nın servetinin hikayesi aşağıdaki linktedir.
http://www.hayastaninfo.net/selcuk-uzun/4000-selcuk-uzun-ermeni-soykirimi-ermeni-mallerinin-gaspi-ve-malta.html
5- Ermenilerin
soykırım sonrası yok edilişlerinin ve ancak cemaat olabilecek kadar az sayıda
kalışlarının etkisiyle çok daha zorlu yaşadıkları “İnkar Habitus”u aslında (38
sonrası) Aleviler başta olmak üzere Kürtler gibi ezilen hakları da kapsayan bir
kavram. Tarihsizleştirilme,muhalefetsizleştirilme ve entelektüelsizleştirilme
ise memleketin hepsini kapsayan genel bir
politika. Talin Suciyan’ın İnkar Habitusu kavramının daha genel ve tüm
ezilen halklar üzerinden okunması daha faydalı olur. Türkçe çevirisi olmadığı
için İngilizce bilmeyenlerden özür dileyerek İngilizce linki paylaşıyorum
http://www.armenianweekly.com/2013/11/11/examining-the-denialist-habitus-in-post-genocidal-turkey/#
6- Seyhan Bayraktar 1975-2005 tarihlerinde medyada Ermeni
meselesini incelediği araştırmasında, Ermeni meselesinin, Ermeniler ve dış
etkenler sayesinde gündem olup konuşulabildiğini belirtiliyor. Ermeni
Soykırımı’nın Türkiye’de gündem olup konuşulabilmesinin sebebi Diaspora
Ermenilerinin bu konudaki gayretleri ve çalışmalarıdır (Politics of Memory:
Changes, Continuities and breaks in the discourse about the Armenian Genocide
in Turkey)
7- Burda bir parantez açıp Van’daki Vartan (Ermenice
zafer) Otel’i ve sahibi Victor Bedoian’ın akıbetini hatırlatmayı elzem
görüyorum.
Ermeni Soykırımı sırasında Van’dan kaçan bir Ermeni’nin
torunu olan Victor Bedoian, dedesinin topraklarına yıllar sonra dönerek otel
açtı. Vanlı bir Müslümanın torunu olan ve dedesi “Hacı” Hüsamettin Altaylı’nın
Van’da sahip olduğu 7 kilisenin ve köylerin açıklamasını yapamayan Fatih
Altaylı, “Ermeniler Van’ı ele geçiriyor” provokasyonuyla Victor Bedoyan’ı hedef
gösteren bir haber yazdı. Vartan Otel’in Büyük Birlik Partisi il teşkilatı
tarafından camları taşlanarak yere indirildi. Turizm Bakanlığı, Bedoyan’ın
işletme belgesini elinden aldı ve otelin üç yıldızı polis zoruyla bir gecede
söküldü. Bir diaspora Ermenisi olan Victor Bedoian uğradığı tehditler sonucu
canını kurtarmak için oteli satarak ABD’ye dönmek zorunda kaldı. “Bu
toprakların gelip dibine gömülmek için gözümüz var” demediği ve talepleri çok
açık olduğu için hiçbir “aydın” tarafından görülmedi, duyulmadı, hiç
gündemleşmedi ve yeterince “ölü” olmadığı için sahiplenilmedi.
http://kargakapkara.wordpress.com/2014/04/20/dedeler-torunlar-bizim-ermeniler-ve-lobiler/



Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.