Hülya Yetişen
“Biz kırıldık daha da kırılırız. Ama katil de bilmiyor
öldürdüğünü hırsız da bilmiyor çaldığını”
Cemal Süreya Hrant Dink’in öldürülmesinden sonra, kendilerine
“Hrant’ın Arkadaşları” diyen gruptan bir kısım akademisyen/gazeteci/sanatçı
Türkiyeli aydının inisiyatifinde gelişen “Ermenilerden Özür Diliyorum”
kampanyası başladı (1). Marc Nichanian’ın Edebiyat ve Felaket isimli kitabında
bu tarz bir özürün özür olamayacağını söyleyerek eleştirdiği; inkar
politikasının daha incelikli bir biçimiyle karşılaştığımız ve soykırımdan
“Büyük Felaket” diye söz eden bu kampanya sadece inkar politikasını devam
ettirdiği için değil, çok tepeden ve antidemokratik bir metni, kampanyaya
destek vermek isteyen katılımcılara dayattığı için de eleştirilebilir.
Özür Diliyorum kampanyasının ardından, İHD’nin yıllardır
düzenlediği Ermeni Soykırımı anmaları yokmuş gibi davranılarak 2010 yılında
soykırımın duduk dinletisi ve acı retoriği eşliğinde estetize edilerek siyaset
dışı bir alana çekildiği ‘Bu Acı Hepimizin’ (Ortak Acı / Bazı Yaralar Kapanmaz)
adıyla soykırım anmaları düzenlenmeye başladı. Zamanla soykırımı anmanın yaygın
söylemi ve pratiği haline gelen bu müsamereler Ermenilerin adalet taleplerini
örtbas ettiği gibi, inkar politikasını devam ettirerek Ermenileri iki kere
eziyordu.
I-Soykırım sadece vicdan, yara, felaket, acı retoriğine
hapsedildi ve basit bir dil oyunu ile incelikli ve yumuşak bir biçimde inkar
politikası devam ettirildi. Soykırıma soykırım diyememek, ondan
acı-yara-felaket diye bahsetmek olan biteni gizlemektir. Bunu bir de soykırıma
uğrayan halkın değil de soykırımı uygulayan halkın “bizim acımız” diye dile
getirmesi failleri, özneleri, sorumluları birbirine karıştırıp
belirsizleştirir. Soykırıma maruz kalan özne kim, belli değil. Fail kim, belli
değil. Hep beraber acı çektiysek acıyı çektiren kim ve bu acı ne, belli değil.
Muhatabın ve taleplerin de belirsizliğiyle iyice soyutlaşan soykırım anmaları,
inkar politikasının dil üzerinden nasıl biçim değiştirerek devam ettiğinin
göstergesidir (2).
II-Anmalarda,toplantılarda ve soykırım konulu anlatılarda
çoğu kişinin ninesinin Ermeni olduğu dile getirilirken, dedelerin bahsi
itinayla geçmez. Peki estetize edilerek anlatılan Ermeni nineler, dedelerin
eline nasıl düştü ve dedeler o sırada ne yapıyordu ?
Nazi subayı Adolf Eichmann Kudüs’teki sorgusunda, Almanya
vatandaşı Yahudilerin toplama kamplarına gönderilmesi sırasında büyük vicdan
azabı çektiğini ve bazılarını kurtardığını anlatır. Hannah Arendt ise suçu
gerçekliğinin ayrılmaz bir parçası haline geldiği için gerçeklikle yüzleşmeyi
göze alamayan Holokost sonrası Alman toplumunun yalancılığı bir karakter haline
getirdiğini belirterek “kurtardık” yalanının soykırımı apaçık akladığını ifade
eder (3). Bu sayede katiller, mütecavizler ve onların torunları olan bizler
“insanlara ne korkunç şeyler yaptık” demek yerine “bunu yaparken ne kötü
şeylerle karşılaştık-dayanmak zorunda kaldık” diyebilir ve yapılanları
normalleştirip aklayabiliriz. Ve böylelikle kolektif bilinci ve kolektif
hafızayı derdest ederek Ermeni Soykırımı ile toplumsal anlamda yüzleşilmesine
engel oluruz.
III- Hrant Dink’in anmalarını da kapsayan tüm bu
söylemler, kampanyalar, anlatılar, toplantılar ve anmalarla birlikte Ermeni
kimliği kolektif hafızada bir mağdur-kurban kimliğine hapsedildi. Dolayısıyla
Osmanlı’da ve Türkiye’de ilk sosyalist mücadeleyi başlatan, sahip olduğu güçlü
devrimci-direnişçi pratiğini sürgünlerle, hapislerle ve “İnkar Habitusu”yla
bastırmak zorunda bırakılan hayatta kalan Ermeniler, bir de soykırımı andığını
iddia edenler tarafından kurbanlaştırılarak siyasi öznelikten azl edildiler.
Hem acının gaspıyla hem de Ermenilerin kurbanlaştırılmasıyla, Ermeniler ve
Ermeni Soykırımı’nda muhatap ve siyasi özne olmak Ermenilere koruyucu aile rolü
yapmaya teşne Türklere düştü (4). Meseleyi Ermenilere çevirir gibi yapıp,
aslında kendisine çeviren Türkler, olayın acıyı yüklenen bilgesi, muhatabı ve
öznesi oldular.
Hal böyle olunca, sadece romantize edilen, siyasi özne
olamayan, kendi yüceliğimizi görülür kılmak için araçsallaştırılan (buna Hrant
Dink’i de dahil edebiliriz) ve nesneleştirilen; karşılığı sadece felakete,
acıya, mağdura ve kurbana denk gelen yeni bir Ermeni kimliği yaratıldı. Ermeni
kimliğini siyasi öznelikten soyundurup gayrı siyasi bu yeni kimliğe hapsedince
Ermenilerle ancak muktedir pozisyonunda ilişkilenebiliriz, ki öyle de
yapıyoruz.
Peki gayri siyasi bu yeni Ermeni kimliğine yönelik ne tür
bir talep ve beklentimiz var? Neden 24 Nisan anmaları düzenleniyor? Sorunumuz
bu kadar acı ve kurbansa oturup evde de duduk dinleyerek ağlayabiliriz. Bu
anmalarla iktidara ne söyleniyor? Eğer mesele (hepimizin olan) acıysa ve
kurbanlıksa iktidardan talebimiz de ancak anlayış sevgi ve mutluluk olabilir.
Yani ‘Bu acı hepimizin’in talebi ancak ‘hepimizin mutluluğu’ olabilir. Mağdur
Ermenilerin karşılığı da ‘Mutlu Ermeniler’e denk gelir. Çünkü mağdur (kurban)
sıfatı, “ezilen” gibi politik bir kavram olmadığı gibi faili de öznesizleştirip
muallaklaştıran bir kavram. Elimizdeki kavramları ve muhatapları böyle
belirleyince bize ve iktidara düşen de toplumsal yüzleşmeyi, soykırımı, suçunu,
özrünü, cezasını, tazminini veya Ermenilerin eşit ve güvende yurttaşlık
talebini politik yollarla değil, sevgi ve mutluluk reçeteleriyle halletmek
olur.
Yine Hannah Arendt’ten örnek verecek olursak Arendt,
Organize Suç ve Evrensel Sorumluluk isimli makalesinde Hitler’i seçen, ona
sempati besleyen, gücüne ve yükselmesine yardımcı olan, destekleyen, alkışlayan
(Almanya ve tüm ülkelerde), Yahudilere yapılanlara ses çıkarmayan, itiraz
etmeyen herkesi Holokost’tan sorumlu tutar. Arendt, Holokostla hesaplaşırken
suç ve sorumluluk kavramlarının ayrılması gerektiğini savunur. Holokost, başta
Naziler’in tekelinde olan, daha sonra kitlelerin de müdahil olduğu kolektif bir
suç ve sorumluluk sonucudur. Fakat hem iyilik yapanlarla kötülük yapanları
ayırd etmenin imkânsız olduğu, hem de sorumlu olmayan suçlular olduğu gibi hiç
suç kanıtı olmayan sorumluların da var olduğu bir durumun da mevcut olduğunu
söyler. Herkesin suçlu olduğu noktada hiç kimse suçlu değildir ve kimsenin
suçlu olmadığı yerde bir cezadan ve yargılanmadan bahsedilemez. Dolayısıyla
Nazizimle hesaplaşmanın merkezine konan suç ve ceza kavramlarının politik bir
kategori olamayacağını savunur ve hesaplaşmanın politik olması gerektiğini
söyler. Ona göre politik olan suç(luluk) değil sorumluluktur.
Gerek Türkiye’deki Ermeni cemaatinin yaşadığı bastırılma,
ezilme, ölüm tehditlerine karşı; gerek Diaspora Ermenilerinin senelerdir büyük
emek ve çaba harcadığı Ermeni Soykırımı’nın politik düzlemde kabulü, cezası ve
tazmini için yapacağımız şey, kapanmayan yara- bizim acımız-felaket gibi
anmalarla meseleyi politik içeriğinden soyutlamak değil aksine siyasetin içine
çekip sorumluluk almaktır. Bunun için de önce toplum olarak failliğimizle
yüzleşmeliyiz. Bu bizim borcumuz ve sorumluluğumuzdur. Bu da Ermenilere karşı
muktedir pozisyonu alarak ve adeta onlarla dalga geçer gibi kendi romantik
masallarımız için onları araçsallaştırarak değil, hem Türkiye hem de Diaspora
Ermenileri ile yoldaşlık zemininde ve adalet talebinde ortaklaşarak mümkündür.
Resim 1915
Faili Meçhuller 1915’te başladı
Walter Benjamin, Tarih Meleği Alegorisi’nde, Klee’nin
Angelus Novus isimli tablosunda yüzünü geçmişe dönen kanatlarını geleceğe açan
bir meleği anlatır. Bu melek tarihin meleğidir; ve aslında tarihin kendisidir.
Tıpkı bu melek alegorisinde olduğu gibi tarih geçmişi değil geleceği
ilgilendirir. Biten bir şey değil, devam eden bir şeydir. Geçmişteki
felaketler, bugüne aittir. Bugüne ait gibi duran felaketler, geçmişten
yığılarak gelmiştir. Benjamin “bizimle geçmiş kuşaklar arasında gizli bir
anlaşma var” der ve kurtuluşun (Erlösung) ancak geçmişin hesabını sormakla
mümkün olabileceğini belirtir.
Ocak 2012’de, 1990’larda JİTEM merkezi olarak kullanılan
Diyarbekir İçkale’de yapılan kazılarda 40 kadar kafatası bulundu. 90’lı yıllarda
faili meçhul cinayetlerle katledilen Kürtlere ait olduğu sanılan kafataslarının
adli tıpa gittikten sonra Kürtlere ait olmadığı anlaşıldı. Kafatasları 100
yıllıktı ve büyük ihtimalle Ermenilere aitti. Bu olay sayesinde 90’larda JİTEM
merkezi olarak kullanılan binanın, Ermeni Soykırımı sırasında şehrin Ermeni
eşrafının hapsedildiği ve işkenceyle öldürüldüğü hapishane olduğu öğrenildi.
Benjamin’in Tarih Meleği Ermeni Soykırımı’nı ve Kürt
katliamlarını birbirine bağlayıp iç içe geçirdi ve bu, bundan daha iyi bir
örnekle anlatılamazdı.
Faili meçhul cinayetler, mülksüzleştirme, köy yakmalar ve
zorla yerinden etmeler 1915’te uygulanan politikanın devamıydı. Bunun işe
yaradığını gören ve 1915’in hesabını vermeyen iktidar, hesap vermeyişinin
rahatlığıyla aynı politikayı Kürtlere uyguladı. Ki bu şiddetin biçim
değiştirerek hala devam ettiğini söyleyebiliriz (5).
Coll IMJ, photo (c) IMJ
Angelus Novus
Kürtlerin ezilen, politize olan ve Ermenilerle benzer
şeyleri yaşayan bir halk oldukları için Ermeni meselesini konuşmaya Türkler’den
daha açık olduğu söylenebilir. Fakat Türklerle çok benzer noktaları da var.
“Ermenileri kestik, mallarına el koyduk” anlatısı, yine
sorumluluk kabul etmeyen biçimde özellikle eski kuşakta çok yaygın. Yapılanın
bir suç olduğu kabul ediliyor ama devlet bize yaptırdı deniyor.
Kürt Özgürlük Hareketi (KÖH) ise yıllardır Ermeni
Soykırımı’na manipüle etmeden ve
estetikleştirmeden soykırım diyebilen bir hareket.
1982’de PKK yayın organı Serxwebun, Jön Türk zihniyetini
eleştirdiği bir yazıda Ermeni Soykırımı’ndan ve Hamidiye Alayları’nın rolünden
bahsetti (6).
1995’te Lahey’de kurulan sürgündeki Kürdistan
Parlementosu, ilk bildirisinde Ermeni ve Süryani Soykırımı’nı kınayarak bu
soykırımda yer alan Kürtler adına özür diledi.
26 Nisan 1995’te Yeni Politika gazetesi içeriğinde
“Dünyanın 80 ülkesine dağılmış Ermeni Diasporasının el ele vererek bu soykırımı
TC’ye kabul ettirmek ve suçluları mahkum ettirmek için mücadeleyi sürdürmesi
gerekiyor” cümlesinin de geçtiği ‘Ermeni Soykırımı’nı Lanetliyoruz’ haberini
yaptı.
George Aryo’nun Özgür Gündem’deki yazısında dile
getirdiğine göre 24 Nisan 1996’da MED TV’de bir Kürt din adamı Kürt halkına
“Dünyanın neresinde olursanız olun eğer bir Ermeni ya da Asuri-Süryani komşunuz
varsa bir demet çiçek alın ve gidin Kürt halkı adına kendisinden özür dileyin”
diye çağrıda bulundu.
1998 yılında Kürt halk önderi Abdullah Öcalan, Ermenistan
devlet başkanı olan Robert Kocharyan’a tebrik mesajı gönderdi ve Ermeni
Soykırımı’ndan bahsetti.
24 Nisan 2005’te Özgür Gündem “Özür Diliyoruz” manşetiyle
çıktı.
2013’te BDP TBMM’ye Ermeni Soykırımı’nın açığa
çıkarılması için önerge verdi.
Altan Tan’ın “Ermeni Soykırımı olmuştur” ve Ahmet Türk’ün “Dedelerimiz adına
Ermeniler’den özür diliyoruz” söylemleri eksik fakat önemli adımlar oldu.
Musa Anter Hatıralarım isimli kitabında Ermeni
Soykırımı’ndan “Kürtler bu katliamda aktif rol oynadılar” diyerek bahsetti.
Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi, Surp Giragos
Kilisesi’nin onarımı için büyük katkıda bulundu ve kilisenin açılışında Osman
Baydemir hepimizin önünde Patrik vekili Aram Ateşyan’a “Müsadeniz var mıdır,
size kardeşim diyebilir miyim? Kardeşliğimi kabul eder misiniz?” diyerek bugüne
kadar Ermenilerle kurulan en eşitlikçi ve tepeden olmayan kardeşlik ilişkisini
kurdu ve devam etti: “Burası bizim değil, sizin şehriniz. Siz bizim konuğumuz
değilsiniz, biz sizin konuğunuzuz.”
Abdullah Demirbaş Süryanilerin itirazlarına rağmen
Diyarbekir’de Ortak Acı Anıtı diktirdi (7).
Türklerin Ermeni kelimesini sadece ASALA ve PKK
gerillaları söz konusu olduğunda küfürle
eşdeğer biçimde ağzına alabildikleri zamanlarda “TC’yi Ermeni Soykırımı’nı
tanımaya çağırıyoruz” diyebilen KÖH’ün yaptıkları ve önemi inkâr edilemez.
Fakat bir zamanlar kendisi de “Ermeni Dölü” söyleminden nasibini alan Kürt halk
önderi Abdullah Öcalan’ın 2013’teki İmralı görüşmesinin basına sızdırılmasıyla
ortaya çıkan ve KCK’den gelen açıklamalarla devam eden “Milliyetçi Ermeni Lobisi” söylemi herkeste
büyük şaşkınlık yarattı. Çünkü bugüne kadar TC devletinin resmi söyleminin bir
parçası olarak sık sık duyduğumuz ve Türkiyeli aydınların da çokca rağbet
ettiği “kötü Diaspora” söylemi, KÖH’e “Kürtlerin barışmasına engel olan Ermeni
Yahudi ve Rum lobileri” olarak sirayet etmiş ve tıpkı Diasporaya yapıldığı gibi
aynı iktidar dili kullanılarak kriminalize edilmişti (8).
Önder Abdullah Öcalan’ın, KCK eş başkanı Bese Hozat’ın,
KCK yürütme konseyi üyeleri Rıza Altun ve Mustafa Karasu’nun peş peşe gelen
açıklamalarında şunlar dikkat çekiciydi: Kürt meselesinin çözümüne karşı gelmek
için devlet içinde yuvalanmış ve Gülen cemaatiyle eş tutulan bir Ermeni
lobisinin işaret edilmesi, Bese Hozat’ın geri adım atmayan, aksine Lobi
söylemini destekleyen “özürü”nde Ermeni Soykırımı olmuştur dedikten sonra
mevzuyu ısrarla Kürt soykırımına (ki Kürtler defalarca katliamlara maruz
kalmış, hiçbir zaman soykırıma uğramamıştır) getirip Ermeni Soykırımı’nı
konuşmaması, iyi Ermeni halkı ve kötü Diaspora lobisi diye ikilik yaratması,
Abdullah Öcalan’ın ve Mustafa Karasu’nun aynı ikilik üstünden Ermenilere
seslenişi ve “makbul Türkiye Ermenisi”ni Kürt Özgürlük Hareketi’nin yanında
olmaya davet etmeleri, ve yine Abdullah Öcalan’ın Ermeni Soykırımı’nda
Kürtlerin rolünden hiç bahsetmeyerek soykırımın suçunu Ermeni milliyetçilerin
yaptığı taşkınlıklara attığı mektubu kimsenin konuşamadığı zamanlarda Ermeni
Soykırımı’nı konuşan KÖH’ün Türklerle barışırken, Diaspora/Lobi Ermenilerini
karşısına aldığı gibi bir algı ve soru işareti yarattı.
Lobicilik, uluslararası kamuoyuna ve yurtdışındaki
devletlere sorununu anlatmak, o hükümetlerin kararlarını etkilemek için o
ülkelerin siyasi eşrafıyla yapılan görüşmelerdir. KÖH’ün de diasporada lobi
faaliyetlerini yürüten aktivistleri var. Mesela Paris cinayetiyle katledilen
Fidan Doğan bu tarz görüşmeleri yürüten çok kıymetli ve birikimli birisiydi.
Ezilen ve muhatabı olduğu devleti politik ve hukuki bir çözüme ikna edememiş
halkların, bu kanalları açabilmek için başka ülkelerle iletişime geçmesi gayet
normal bir yöntemken 2015 yaklaşıyorken ve Ermeni lobileri soykırımın kabülü
için dünya kamuoyunu uzun zamandır ikna etmeye çalışıyorken, yıllardır
sürdükleri bu faaliyet niye şimdi kriminalize edildi?
Bu noktada şunu sormak da elzem görünüyor; KÖH’ün
Ermenilere karşı kullandığı bu söylemin, “Bizim Kürtlerle bir derdimiz yok.
Bizim derdimiz terörist PKK ile” söyleminden ne farkı var? Veya Diaspora
Ermenileri’nin kriminalize edilerek Türkiye Ermenilerine kucak açılmasının,
Kandil’in (ve Avrupa diaspora Kürtlerinin) dışlanarak, müzakere sürecinin
sadece BDP ile yürütülmesinden ne farkı var?
Abdullah Öcalan’ın ve KÖH’ün Türklerle benzeştiği nokta
burası. Abdullah Öcalan’ın AİHM’ne sunduğu 5 ciltlik savunmasında Ermeni
Soykırımı ile ilgili yazdıkları egemen devlet söyleminden hiç de farklı değil.
Kısaca şunları şöylüyor: “…Ermeni burjuvazisi ayrılıkçı ve milliyetçi
misyonerler tarafından kullanıldı ve Ermeni burjuvazisi kendini bu ayrılıkçı
fikirlere kaptırdı …Bu arayış tehlikeli gelişmeleri beraberinde taşıyan bir
amaç …Milliyetçi Ermeni örgütlenmeleri bağımsız ulus talebine yöneldiler ve Türk
ve Kürtlerin de yaşadığı topraklar üstünde bazı taleplerde bulundular …Hınçak
ve Taşnak dar milliyetçi örgütlenmelerdi …Yahudi milliyetçiliğinin Avrupa’da
yol açtığı anti-semitik etkiye benzer bir etki Müslümanlarda Ermenilere karşı
gelişti …Ermeniler ulus devlet için ayağa kalktıklarında İttihat ve Terakki
karşı saldırıya geçti ve Ermeniler binlerce yıllık yurtlarından edilerek imha
edildiler …Bu soykırımda Kürt feodallerin de payı (Hamidiye Alayları gibi) var
ve o feodaller bugün korucu olarak devam etmekteler. …Bu soykırım ve
tasfiyelerin gerçekleşmesinde esas sorumlu güç kapitalist modernitedir.
Müslüman işbirlikçiler ikinci derecede rol sahibiler (10).”
Resmi tarih anlatısının neredeyse tekrarı olan ve Kürt
halkı arasında “yaptık ama devlet
tarafından kullanıldık ve kandırıldık” biçiminde dile getirilen bu söylem,
soykırımın hazırlayıcısı olarak Ermeni milliyetçilerini işaret ediyor ve
dolayısıyla onların siyasal mücadelesini soykırıma gerekçe gösteriyor. Ulus
devlete karşı demokratik ulusun gerekliliğini anlatırken Ermeni
milliyetçilerini ve sebep oldukları Ermeni Soykırımı’nı kapitalist moderniteyi
olumsuzlamak için bir örnek olarak gösteriyor.
Soykırımın faili olarak soyut bir kapitalist modernite ve
Hamidiye Alayları işaret edilirken, Hamidiye Alayları’nın devamı bugünkü
koruculardır deniyor. Oysa Kürt Ulusal mücadelesinin mihenk taşı kabul edilen
Şêx Said ayaklanmasının baş aktörü ve Kürt İstiklal Komitesi’nin kurucusu
Cibranlı Halit Bey (Xalîd Beg Cîbran) Hamidiye Alayları’nda yetişmiş bir
Hamidiye albayıdır. Yani Hamidiye Alayları işlev olarak bugünkü koruculara denk
gelse de devamının bugünkü korucular olduğunu söyleyemek doğru bir okuma
sayılmaz. Böyle bir okumayla Kürt ulusal mücadelesini başlatanlar da korucular
sayılabilir.
‘O Ermenilerden kalma evleri, tarlaları kabul etme oğul.
Sahibi kaçmış yuvada öteki kuş barınmaz. Yuva bozanın yuvası olmaz. Zulüm
tarlasında zulüm biter.’ **
Kürtler için soykırımın siyasi sorumluluğundan kaçmak
Türklere göre daha zor. Çünkü Kürtler o dönemde kandırılması ve kullanılması
zor bir konumdaydı. Osmanlı’ya vergi vermeyen tek millet olan Kürt beylikleri
ve aşiretleri yüzyıllar boyunca özerk kalabilmiş ve “teba” pozisyonunda kabul
edilmeyecek öz iradesi olan bir halktı. 19. yüzyılın ikinci yarısında Osmanlı
devletinin Kürtleri merkeze bağlama çabalarına çeşitli isyanlarla karşılık
verdiler. Merkezileşme çabaları başlamasına rağmen Ermeni Soykırımı
gerçekleştiği sırada görece özerk bir konumda olduklarını söylemek mümkün.
Köylü-yoksul Ermeniler Kürt ağalarına vergi veriyorlardı
ve hem devlete hem ağalara vergi verdikleri için iki kere eziliyorlardı. Ayrıca
Ermenilerin Çerkes ve Kürt yağması altında güvenlik sorunu yaşadığını ve
Ayastefanos ile Berlin anlaşmalarındaki Ermenilere eşit statü ve güvence
isteyen maddelerin sebebinin Ermenilerin bu durumları olduğu hatırlanırsa,
Kürtlerin Çerkeslerle birlikte Ermenilere uyguladıkları baskının çok önceye
dayandığı ortaya çıkar.
Abdülhamid döneminde Kürt aşiretleri ve eşrafı Ermenilere
ait çok sayıda malı ve mülkü yağmalayıp gasp etmişti. Şubat 1914’te imzalanan
Osmanlı-Rusya anlaşması Ermenilerin yaşadığı 6 vilayette reform içeriyordu. Bu
reformla gasp ettikleri Ermeni mallarının ellerinden alınacağından ve bununla
ilişkili olarak Ermenistan’ın kurulacağından korkan Kürt aşiretleri merkeze bu
korkularını ilettiler.
Mart 1914’te Bitlis’te Şêx Selim önderliğinde bir isyan
gerçekleşti. Şêx Selim’in talepleri içinde en baskın olanı Şubat 1914’te
imzalanan reform anlaşmasının uygulanmamasıydı. Abdurrezzak Bedirxan reform
korkusunu “Reform yapılacaksa Kürtler de dahil edilmeli. Çünkü bu toprak
meselesidir ve burası toprakların üçte birine sahip olduğumuz Kürdistan’dır”
diyerek dile getirdi
(Bugün Kuzey Kürdistan’ın kuzeyi -Serhêd- dediğimiz yerin
1920’lere kadar dünya siyasetinde ve dünya haritalarında Batı Ermenistan olarak
kabul edildiğini hatırlatırız.) (11)
Kürtler, Ermenilerin
soykırım süreci ve hazırlıkları işlerken olan bitenin farkındaydı ve
İttihat ve Terakki’nin planladığı soykırıma dahil olmak için yeterli çıkarları
ve motivasyonları vardı. Kürt halkı,Türk ve Çerkes Sünni ortaklığıyla Ermeni
Soykırımı’nın uygulayıcı ortaklarından biri oldu. Aşiret reisinden subayına,
aşiretlisinden köylüsüne kadar bilfiil soykırımda, yakma, yıkma ve yağmalamada
rol aldılar. Ermenilerin evlerini, kadınlarını ve çocuklarını gasp ettiler. Bu
“Ermeni Soykırımı’nda rol alan Kürtler, bugün korucu aşiretleridir”
denilmeyecek kadar organize bir suç. O gün bunu yapan Kürtlerin torunları
içinde bugün hem Hizbullahçı Kürtler, hem korucu Kürtler, hem AKP’li Kürtler,
hem de Yurtsever devrimci Kürtler var (12). Fakat bahsi geçen şey suç ortaklığı
değil de, soykırım suçunun telafisi için bir siyasi sorumluluksa, bunun
muhatabı tabi ki sadece Türkiye’nin değil, Ortadoğu’nun demokrasi dinamiği olan
ve tüm Ortadoğu’yu değiştirip dönüştürme iddiasına ve potansiyeline sahip olan
devrimci KÖH’tür.
KÖH’ün Ermeni meselesiyle ilgili “Ermeni soykırımı
olmuştur” dan başka bir söylemi veya siyaseti yok. Demokratik-ekolojik ulus
tahayyülünde Ermeniler -Mevcut Türkiye Ermenileri için kilise restorasyonları
ve Ermenice tabelalar gibi kültürel haklar dışında- nerde duruyor bilmiyoruz.
Mesela Bitlisli Ermeniler yarın köylerine dönmek isterlerse ne yapacağımıza
dair bir siyasetimiz ve politikamız yok. Çünkü bunları “soykırım olmuştur”
düzleminden çıkarıp konuşmuyoruz, tartışmıyoruz, bilmiyoruz (13)
Ermenilere Karşı Siyasi Sorumluluk, TC’ye karşı
Ermenilerle Yoldaşlık
Elazar Barkan, Alman halkının Holokostla yüzleşmesinde 68
kuşağı devrimci Alman gençlerin-öğrencilerin çok büyük katkısı olduğunu söyler.
68’li devrimcilerin anne ve babalarını “o sırada ne yapıyordunuz, nerdeydiniz,
neden karşı çıkmadınız?” diye sorgulamaya başlamasıyla yüzleşmede bir adım
atıldığını ve toplumsal bilincin açığa çıkartıldığını belirtir.
Şüphesiz, soykırımda yapılanların ve suç ortaklığının
siyasi sorumluluğunu alıp Türkleri de bu konuda tetikleyecek potansiyele sahip
bir dinamikten, bir halktan ve siyasi iradeden bahsediyoruz. Toplumsal
yüzleşme, kolektif hafıza ve kolektif bilinç “Biz Ermenilere ne yaptık, neden
yaptık ve üstünde oturduğumuz mallar-topraklar kimin? Bir halkın yokluğu, nasıl
bizim varlık sebebimiz oldu?” sorularıyla başlatılmazsa, barış sürecinin ve
toplumsal barışın konuşulduğu şu sıralarda barış talebi de tüm inandırıcılığını
kaybeder. Toplumsal barış soykırımın kabulüyle, muhatabının taleplerini ve
bunun gereklerini yerine getirerek
gerçekleşmeye başlayabilir. Türkler, Kürtlere yapılanlarla, bunlar
yapılırken neden sessiz kaldıklarıyla ve 35 yıllık savaşa sessiz kalarak bu
savaşa nasıl katkı sağladıklarıyla yüzleşmezse, kağıt üzerinde ne imzalanırsa
imzalansın toplumsal alanda her gün devam eden Kürt işçilerinin, öğrencilerinin
ve Kürt siyasi partilerinin “Batı” şehirlerindeki linçleri devam edecektir.
Kürtler Ermeni Soykırımı’nı bu çerçevede konuşmaya ve Ermenilerin hak talebinde
ortak olmaya başlarsa yalnızca Türklerin Ermeni Soykırımı sorumluluğunu kabul
etmesinin yolunu açmayacak; aynı zamanda Türklerin Kürtlere karşı
sorumluluğunun da önünü açarak toplumsal yüzleşmenin başlangıcını sağlayacak.
Cumhuriyetin kurucu unsuruyuz diyen Kürt halkının, gerçek
bir toplumsal yüzleşme ve adalet talebi için Ermeni Soykırımı’nın da kurucu
unsuru olduğunu kabul edip Türk-Kürt suç ortaklığıyla yüzleşmesi gerekir.
Bu sebeple 2015 yaklaşırken Kürt Özgürlük Hareketi’nin
durmayı seçeceği nokta, kendi hak ve taleplerini de belirleyecek nokta olacak.
Bu sadece 40 bin falili meçhulun hesabı, İçkale’de
Ermenilere ait kafataslarının hesabının verilmesine bağlı olduğu için değil;
gelecekteki benzer katliamların, linçlerin ve adaletsizliklerin engellenmesine
bağlı olduğu için de bir borçtur.
Çünkü tarih geçmişi değil geleceği ilgilendirir ve Tarih
Meleği bugünü geçmişe bakarak; geleceği ise bugüne bakarak şekillendirir.
* Ayşe Özdemir’e, ebediolur.blogspot.com ‘ a , Hazal
Halavut’a, Mehmet Polatel’e, Omeddya’ya ve Talin Suciyan’a fikir ve önerileri
için, Sinan Baran ve twitter kullanıcı @bunsenbeki’ye Yeni Politika ve Özgür
Gündem arşivlerine ulaşmamda yardım ettikleri için teşekkürler.
** Yaşar Kemal / Yağmurcuk Kuşu
NOTLAR
1- İlk imzacıların listesi.
http://www.ozurdiliyoruz.com/default.aspx#
2- Bu yazının yazıldığı sırada Tayyip Erdoğan’ın acı ve
insanlık vurgusuyla yaptığı “1915
Olayları” açıklaması geldi. Muhalefet
ile muhatap iktidarın aynı noktaya geldiği metinlerin arasındaki farkı (ya da
farksızlığı) yorumlarınıza bırakıyoruz.
Tayyip Erdoğan’ın açıklaması
http://www.bbm.gov.tr/Forms/pgNewsDetail.aspx?Type=1&Id=12456#
Bulabildiğimiz Bu Acı Hepimizin çağrı metinleri
https://eksisozluk.com/entry/18806778
https://eksisozluk.com/entry/23111044
https://eksisozluk.com/entry/2818212
3- Hannah Arendt / Kötülüğün Sıradanlığı (Eichmann
Kudüs’te)
4- Türk siyaseti ve Kürt siyasetini ayrı ayrı ele
aldığımız için kimlik olarak Türk ve Kürt diye yazmak zorunda kalsak da,
okuyucuların bunu soykırımın faili olan ve muktediri işaret eden Sünni diye
algılamasını rica ederiz. Burda bahsedilen ortak muktedir kimlik ve muhatap
Sünni halklardır.
5- Tabi ki bir halkın yok edilişini ve tarihten
kazınışını, başka bir halkın uğradığı katliamlar, sürgünler ve
adaletsizliklerle eşitlemiyoruz, haddimiz değil. Ermeni Soykırımı hiçbir
adaletsizlikle eşitlenemeyecek ve kıyaslanamayacak kadar “biricik” bir
durumdur.
90′lardaki zorunlu göçertilmelerin nasıl 1915′ten
başlayan sistemli bir politika olduğunu inceleyen Bilgin Ayata’nın tezi:
http://www.academia.edu/683699/Dissertation_The_Politics_of_Displacement_A_Transnational_Analysis_of_Kurdish_Forced_Migration_in_Turkey_and_Europe_#
6- Serxwebun, “Türk Burjuvazisinin Zor Sistemi, Kemalizm
ve 12 Eylül”
http://www.serxwebun.org/arsiv/04/#
7- Süryanilerin Abdullah Demirbaş’a çağrısı
http://www.hristiyangazete.com/2013/09/seyfo-center-diyarbakirda-seyfo-aniti-dikilsin/#
8- BDP- Öcalan görüşmesi 2013
http://www.radikal.com.tr/turkiye/ocalan_bdp_gorusmesinin_zabitlari_ortaya_cikti-112326
KCK eş başkanı Bese Hozat’ın lobilerden bahseden
ropörtajı
http://www.firatnews.com/news/guncel/hozat-paralel-devlet-9-ocak-komplosunun-icindedir.htm#
KCK yürütme konseyi üyeleri Rıza Altun ve Mustafa
Karasu’nun açıklamaları
Mustafa Karasu
Rıza Altun
Bese Hozat’ın tepkilerden sonra yaptığı lobi açıklaması
http://www.firatnews.com/news/guncel/bese-hozat-pkk-halklar-sevdalisi-bir-harekettir.htm
Abdullah Öcalan’ın Ermenilere mektubu
https://www.agos.com.tr/haber.php?seo=ocalandan-yuzlesme-cagrisi&haberid=6500
10- Abdullah Öcalan’ın 5 ciltlik savunmalarında yer yer
dile getirdiği Ermeni ve Süryani Soykırımı ile ilgili düşünceleri, en detaylı
biçimde savunmalarının 5. cildi olan Ulus Çözümü’nde ele alınmıştır. Süryani
Soykırımı ile ilgili ise İngilizlerin Irak üstündeki emelleri için Süryanileri
ve Kürt beylerini kullandığını dile getirir.
Abdullah Öcalan/ Kürt Sorunu ve Demokratik Ulus Çözümü
(s.99-105)
11- Abdürrezzak Bedirxan ve Şeyh Selim ile ilgili
ayrıntılar Mehmet Polatel’den alındı. Ermeni mallarının bölüşümü ve bilhassa
Kürdistan’ın pozisyonu üzerine Mehmet Polatel ve
Uğur Ümit Üngör’ün beraber hazırladıkları Confiscation
and Destruction. The Young Turk Seizure of Armenian Property isimli çalışmaya,
Ümit Kurt ve Taner Akçam’ın Kanunların Ruhu kitabına, Recep Maraşlı’nın Ermeni
Ulusal Demokratik Hareketi ve 1915 Soykırımı kitabına ve Sait Çetinoğlu’nun
yazılarına bakılabilir.
12- Ortaklığı ve
sorumluluğu güçlendirecek bir başka örnek de daha önce Hamidiye Alayları ile
Nasturi ve Ezidi katliamları pratiği olan Kürt aşiretlerinin 1915 Asuri-Süryani
Soykırımı’dır. Süryani Soykırımı tamamen yerel otoriteler ve Kürt aşiretleri
tarafından gerçekleştirilmiştir .
Mardin’de, tapusunun
BDP’li il yöneticilerinde olduğu iddia edilen Mor Avgin Manastırı krizi
https://www.agos.com.tr/haber.php?seo=mardinde-suryaniler-topraklarini-istiyor&haberid=5305
“Kürtlerin Süryanilere Ait Toprakları İade Etmeleri
gerekiyor”
https://www.agos.com.tr/haber.php?seo=kurtlerin-suryanilere-ait-toprak-ve-mulkleri-iade-etmeleri-gerekiyor&haberid=6507
13- Kürt halkının ve KÖH’ün hiç Ermeni pratiğinin
olmaması da buna etken olabilir. 2009’da Diyarbekir Suriçi’deki Ermeni
Kilisesi’ni gezerken kilise görevlisine
“Diyarbekir’de kaç Ermeni aile kaldı?” dediğimizde “Sadece bir aile var”
cevabını almıştık.
2012 yılında DTK, Ezidi Konferansı düzenledi. Konferansın
kitleselleşmemesi, kapalı olması ve sadece DTK’de yer alan kişilere açık olması
bir sorun teşkil etse de, Sünni Kürt baskısından kaçan ve dünyanın dört bir
yanında sürgün olan Ezidiler gelip yaşadıkları baskıları ve ezilmeyi dile
getirdiler. BDP-DTK’nin kitleşelleşemeyen ama ilk Ezidi Konferansı pratiği
olması açısından önemli olan bu konferanstan sonra Ezidi haklarının iadesi için
meclise önerge verdiği açıklandı.
http://firatnews.com/news/guncel/bdp-den-ezidilerin-haklarinin-iadesi-icin-meclis-arastirmasi-onerisi.htm#
Ezidiler Kürt oldukları için DTK’nin ‘Ezidiler de
Kürdistan’ın halkıdır, geri dönmelidir, haklarını geri almalıdır’ sonuç
bildirgesini kolaylıkla imzaladılar. Fakat birkaç ay sonra yapılan Alevi
Konferansı, Alevi delegelerinin ve temsilcilerinin DTK’nin sonuç bildirgesini
imzalamayı reddetmesiyle sonuçlandı. Ermeniler ve Süryanilerle ilgili böyle bir
konferans tartışılmadı bile. Bu konferansların yapılması ve kitleşelleşmesi
gerektiğiyle ilgili eleştiriler dinleniyor fakat hiç dikkate alınıp pratiğe
dökülmüyor.
2012 Ezidi Konferansı’nda bir şey daha dikkat çekti.
Girişte her misafire isim kartlarını yazabilmek için hangi ülkeden/şehirden
geldikleri soruldu. Diyarbekir’den 10-15 kişi “Diyarbekirli Ermeniyim” diyerek
konferansa katıldı. Eğer bu insanlar
“Ermeniyim” diyen Ezidiler değilse (çünkü Ezidiler Sünnilerden
gördükleri şiddeti anlatırken asla yoğurt, domates gibi malları Sünnilere
satamadıklarını, bunun için Ermeni ve Süryani Hristiyanları aracı koyduklarını
anlattılar. Yani Ermeniler-Süryaniler, Ezidilere komprador görevi görüyorlardı
ve mallarını kendilerininmiş gibi satıyorlardı) Ermenilerin açılmaya
başladığını ve Diyarbeki kilise açılışları ve Ermenice tabela gibi deneyimlerin
bir nebze onları cesaretlendirdiğini düşünebiliriz.
2014’te aynı kilisenin görevlisi “Diyarbekir’de 20-25
Ermeni aile var” dedi.
http://www.kurdistan-post.eu/tr/tarih/dedeler-torunlar-bizim-ermeniler-ve-lobiler-ii-ozge-l-ispir

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.