Ahmet Özcan
Erdoğan’a yüklenen mana, Ak Parti’den de güncel siyasal
çelişkilerden de farklı ve büyüktü. Bir çağın bozgun ve travmasını aşıp,
kendisi olarak var olma idrakiyle millet, sadece Kemalist alışkanlıkları değil,
Batılı paradigmayı da bütün ideolojik biçimleriyle birlikte çöpe attı...
Sosyalizm ve milliyetçilik, Batının iki değişik yüzü olarak işte bu itiraz eden
damara sunulmuş ideolojik tuzaklardı. Özünde pozitivist-pagan matematiği ve
paradigmayı kabullendikten sonra, Batı’ya itirazın sadece Batı içi çelişkileri
ifade eden önemsizliğini kavrayamayan Doğu’nun safdil çocukları, evrenin,
tarihin, toplumun yasalarını çözdüğünü iddia eden büyük büyük lafların peşinde
kurtarıcılık oynadılar... Şimdilerde ulusal solculuk denilen bu formül,
Hitler’in Nasyonal Sosyalizminin (NAZİ) II. Dünya Savaşı sonrası ABD’ye
transfer edilmiş biçiminden başka bir şey değildi.
***
Erdoğan’a yüklenen mana, Ak Parti’den de güncel siyasal
çelişkilerden de farklı ve büyüktü. Bir çağın bozgun ve travmasını aşıp,
kendisi olarak var olma idrakiyle millet, sadece Kemalist alışkanlıkları değil,
Batılı paradigmayı da bütün ideolojik biçimleriyle birlikte çöpe attı.
Derin Anadolu’nun sessizlik senfonisi
Ahmet Özcan / Yazar
Sana gelince...
Ne ben Sezarım,
Ne de sen Brütüssün...
Ne ben sana kızarım
Ne de zatın zahmet edip bana küssün..
Artık seninle biz,
Düşman bile değiliz..
Nazım Hikmet
Rahmetli Musa Anter’e, katledilmeden bir süre önce
kendisiyle söyleşi yapan bir İslamcı dergi muhabiri, “Siz medrese mezunusunuz
ve dindar Kürtlerin davasını solcu-sosyalist bir ideolojiyle güdüyorsunuz, bu
sizi halktan kopartıp marjinalleştiriyor ve Kemalizm’e yaklaştırıyor, neden
böyle yapıyorsunuz?” diye soruyor, Anter, bilge kişiliğiyle muhabire ilginç bir cevap veriyor, “Haklısın, cevabı
zor bir soru. Aslında en azından ben bunun farkındayım, ama solculuk yapmasak
Batı, özellikle Avrupa ülkeleri bize destek vermez ki!” diyor.
Anter’in cevabındaki gizli trajedi, yani bir yanıyla Batı
karşısındaki kompleks ve bir yandan da kendi yalnızlığını bile Avrupa
desteğiyle gidermeye çalışmak için seçilmiş bir şizofreniye mahkum olmanın
dayanılmaz çaresizliği, artık sona eriyor. Yüzyıllara yayılan o derin çöküntü,
o travmatik yenilgi psikolojisi, en azından durdurulmuş görünüyor. Türklerin ve
Arapların I. Dünya Savaşı sonrası hakim unsurmuş gibi kodlanıp mecbur
bırakıldığı bu psikoloji, 20. Yüzyılın ikinci yarısından itibaren Sykes-Picot
düzeninin haksızlığına itiraz eden Filistinlilerin ve Kürtlerin de içine
sokulduğu bir hastalıklı ruh hali olarak on yıllar boyu hakim oldu.
Doğu’nun safdil çocukları!
Batı dışı dünyayı sürekli aşağılayarak kendine güvenini
sarsıp sadece Batı uygarlığının üstünlüğünü kabul ettirmeye çalışan
emperyalizmin bu temel politikasını kabul ettikten sonra onun ekonomi politik
boyutlarına itiraz eden üçüncü dünya solculuğu, bu mazlum halkların okumuş
yazmış yani Batı paradigmasını yutmuş gençler için zevahiri kurtarıcı bir
itiraz yoluymuş gibi kabul edilmişti. Sosyalizm ve milliyetçilik, Batının iki
değişik yüzü olarak işte bu itiraz eden damara sunulmuş ideolojik tuzaklardı.
Özünde pozitivist-pagan matematiği ve paradigmayı kabullendikten sonra, Batı’ya
itirazın sadece Batı içi çelişkileri ifade eden önemsizliğini kavrayamayan
Doğu’nun safdil çocukları, evrenin, tarihin, toplumun yasalarını çözdüğünü
iddia eden büyük büyük lafların peşinde kurtarıcılık oynadılar. Kimi İngiliz
aksında Avrupa’yı dengeleyen Rusya’nın, kimi derin Avrupa aksında Anglo-Sakson
tahakkümle çatışan Almanya/Fransa damarının, kimi de Çin gibi son tahlilde
Rusya’yı dengeleyip Amerika’ya ayar yapan İngiliz tarlasının yörüngesinde
toplumlarını kurtarmaya soyunan Batılılaşmış Doğulu gençlerin
kurtarıcılıklarının en ideal noktası Nasırcılık/Baasçılık/Kemalizm türü
eklektik faşizm biçimleriydi.
Şimdilerde ulusal solculuk denilen bu formül, Hitler’in
Nasyonal Sosyalizminin (NAZİ) II. Dünya Savaşı sonrası ABD’ye transfer edilmiş
biçiminden başka bir şey değildi. FKÖ, PKK gibi örgütlere de yedirilen bu
ulusal kurtuluşçu sosyalizm ideolojisi de, işte Musa Anter’in bahsettiği Batı
desteği için rüşvet mukabilinden şizofrenik bir yoldu. Milliyetçilik ve
Sosyalizm, Batılılaşmanın en münafık biçimi olarak sözümona
antikapitalist/antiemperyalist demagojilerle birkaç kuşağı Batı adına devşirip
bu faşizan düzenlere kültür ajanı pozitivist elitler yarattı.
Sonuçta, her yol Roma’ya, yani Batı’ya çıkıyordu.
Meksikalı ozan Octavio Paz’ın doğru tespit ettiği gibi, 19. Yüzyıl Batı’nın
Batı dışı dünyayı yok ettiği savaşların, 20. Yüzyıl ise Batı’nın iç
savaşlarının çağıydı ve Batı için, paradigma düzeyinde Batılılaştıktan sonra
sosyo ekonomik veya politik formüllerde Batı içi çelişkilerden birini seçmenin
hiçbir sakıncası yoktu.
Jeopolitik uzmanları dünya düzenine dair büyük güçlerin
çelişkilerini ve birbirlerine dönük politikalarını analiz edip dursun, daha
derinde topyekün Batı’nın tarihsel hegemonyası ve tüm dünyayı istila edip tek
tipleştiren tahakkümü, hala insanlığın en temel sorunu olarak önümüzde duruyor.
İslamcılık ve İslami hareketler, 20. Yüzyıl boyunca
meseleye işte bu perspektiften bakıp, sonuçları değil, bizatihi temel nedeni
işaret eden bir mücadele verdiler. Evet, emperyalizm, kapitalizm kötü bir
şeydi, ama sosyalizm de milliyetçilik de pozitivizm de kötüydü. Hepsi aynı
madalyonun farklı yüzleriydi ve özünde pagan-putpereset bir şeytani damarın
tahakküm arzusu yatıyordu. İnsanlığın bütün ilahi/rahmani değerleriyle kavgalı,
bu değerleri bile kendi amaçları için yeniden üretip insanlığa sureti haktan
bir tahakküm biçimi olarak sunan Batılı ideolojilerin, en az kapitalist sömürge
biçimleri kadar sapkın ve yalan yollar olduğunu savunan İslami akımlar, 21.
Yüzyıla varmadan direnişin sürdüğü bir çok cephede haklı çıktılar. Soğuk Savaş
sonrası çöken sosyalist düzenlerin enkazı altındaki bir çok ülkede İslami
akımlar hızla güçlendi ve toplumlar adeta fırtına sonrası kendilerine dönüp
hafıza tazeledi. Emperyalizme direnişin sembol cephesi olan Filistin direnişi
hızla İslami kimliğine kavuştu ve Filistin NAZİ’si FKÖ yerine siyonizme karşı
İslami bir direniş sayfası açıldı.
Sorun devletler düzeyinde de aynıydı. Türk, Arap ulusal
devletçikleri, İslam’dan ve ümmet ruhundan uzak durma karşılığında istedikleri
kadar Türk veya Arap olabilme rüşvetini alıp birer dar ufuklu ulus devlet
çukuruna hapsedildiler. Bu etnik görünümlü Haçlı tuzağı da ancak toplumların
derin refleksi harekete geçip sürece el koyunca bozulmaya başladı. Müslüman millet, Türkiye’de ve Arap aleminde
sessiz, derin, kanlı ve kansız devrimlerle kendi kaderine el koyup, sahte
sınırları, ırkçı, milliyetçi, sosyalist, pozitivist, seküler tüm Haçlı
yollarını terk edip kendi tabii yoluna geri döndü. Türkçü NAZİ ideolojisi olan
Kemalizm Anadolu’da milletin derin ruhuna yenilince, Arap NAZİ partileri olan
Baasçılık, Nasırcılık, Kaddaficilik, Arafatçılık da Irak’ta, Suriye’de,
Mısır’da, Libya’da, Filistin’de yenildi. Derin Anadolu’nun derin milleti ayağa
kalktıkça, ümmet de ayaklandı. Soğuk Savaş’tan kalma zihinlerin bir türlü
kavrayamadığı bu büyük dönüşüm, şimdi millete Batı desteğiyle tahakküm eden
gönüllü Batı kullarını iktidardan yani devlet ve toplum üzerindeki taşeronluk pozisyonundan
tasfiyesini dayatıyor. Bu tarihsel değişim, tüm Batıcı ideolojik unsurların
İslam karşısında açık ve kesin yenilgisiyle tamamlanmış olacak.
Kibirli Batıcılığın yenilgisi
I. Dünya Savaşı’nın galiplerinin dayattığı küçülme ve
iddialarından vazgeçme, dolayısı ile İslam’la ve kardeş topluluklarla bağını
kesme politikası artık sona erdi. Devleti gasp eden Batıcı hizbin, toplumu
çözerek yeniden yaratma ve Batı’ya uygun bir ülke dizayn etme projesi olarak
Kemalizm, gayrı müslim nüfusu tasfiye ederek kendisi için güvenlik tedbiri
almış ama Batı’ya benzetmek için topluma dayattığı pozitivist milliyetçi
ideolojik harçla yerli bir kozmopolit nüfus yaratmıştı. Ulus devlet denilen
küçük ve iddiasız devlete hükmederek topluma ayar yapan bu kliğin Türklüğün içini
boşaltarak adı Türk kendisi gavur bir ucube kimlikle Kürtleri de asimile etmeye
kalkması, bütün fiyakasını bozmuştu. Savaş yorgunu milletin aç, yoksul ve
mahsun zamanlarına denk gelen bu operasyonlar, halkın sabırla katlandığı ama
geleceğe dönük inatçı bir imanla sessizce direndiği zulümler olarak kayda
geçti.
II. Dünya Savaşı
sonrası Batı kampında yer almanın getirdiği demokrasi oyununda safını belli
eden halk, boş meydanda ikinci el faşistçilik oynayan Kemalist elitlerin
ayarlarını bozdu. Buna cevap olarak asker-sivil bürokrasi ve Kemalist sermaye
ile aydınlardan oluşan oligarşik bir vesayet düzeneği kuruldu. 1960’lardan
itibaren demokrasi ile vesayet arasındaki bu hegemonya paradoksu bütün Soğuk
Savaş dönemine damga vurdu. Kemalist devlet, pozitivist kadrolarını
sosyalistlerden, milliyetçi kadrolarını da sağcılardan devşirip askeri zor
eşliğinde düzenini sürdürmekteydi.
1990’lardan sonra Soğuk Savaş’ın bitişinin yarattığı
boşlukta kendine dönme eğilimi gösteren toplum, Özal, Kürtler ve İslamcılar şahsında
cezalandırıldı. 1990’ların 28 Şubat sürecindeki kanlı, kirli politikaları,
cinnet geçiren düzenin bütün ülkeyi adeta yakıp yıktığı bir kabus dönemi oldu.
Kemalizm bir ideoloji olarak değil, alışkanlıklar ve refleksler halinde yaşıyor
ve devleti millete karşı bir silah olarak kullanıyordu. 2000’li yıllardan
itibaren yıkılmaya başlayan düzen işte buydu.
Milletin her dönemde bir sessizlik senfonisi gibi
sabırla, teenni ile, duayla katlandığı ama bulduğu her fırsatta kaybettiği
bugününe karşılık geleceği kazanma çabası, Tayyip Erdoğan şahsında tecessüm
etti. Erdoğan’a yüklenen mana, Ak Parti’den de güncel siyasal çelişkilerden de
farklı ve büyüktü. Bir çağın bozgun ve travmasını aşıp, kendisi olarak var olma
idrakiyle millet, sadece Kemalist alışkanlıkları değil, Batılı paradigmayı da
bütün ideolojik biçimleriyle birlikte çöpe attı. Sağcılık, solculuk,
milliyetçilik, pozitivizm gibi ideolojiler Kemalist ideolojik aygıtların
desteğiyle devşirip bozduğu marjinal bir nüfus dışında toplum genelinde maya tutmamıştı.
Beyin yıkama düzenekleri olarak okullardaki eğitim düzeni ve Batıcı yaşam
tarzını üstün, ayrıcalıklı tek yol olarak sunan Kemalist sanat-kültür tahakkümü
de, toplumun derin akslarını yeteri kadar bozamamıştı. İşte bu bozulmayan,
bütün çabalara rağmen direnen, devleti gücüyle ve Batı desteğiyle her koldan
ahtapot gibi sarıp kendinden olmayanı da aşağılayarak küçümseyerek yok etmeye
çalışan istilayı, toplumun bu ideolojik saldırıdan en az etkilenen en ümmi
kesimi yani “anne babalar” yendi. Kibirli pozitivist entelijensiya, anne
babaların hakikatlerini küçümseyip çöpe atmanın bedelini ödüyor şimdi.
Olan biteni tarihsel ve evrensel boyutlarıyla
kavrayamayan ve asla da kavrayamayacak olan bu kibirli aydınlar, Tanzimattan
beridir toplumu beğenmeyip Batı adına değiştirmenin iflah olmaz kavgasını
veriyor. Her seferinde yeniliyor, her zaman toplumun en yoksul ve yoksun
haliyle bile ürettiği maddi manevi değerleri sömürüp yine dönüp halka küfrediyor, her fırsatta
ülkesine Batı’dan bakıp küçümseyerek, tiksinerek, kin duyarak davranıyor. Son
200 yılın biriktirdiği bu Haçlı devşirmelerinin kerameti kendinden menkul
kibirli edası, Kudüs’ü kurtaracağız diye yola çıkıp 1204 yılında İstanbul’u
istila edip yağmalayan Haçlı sürülerinin kibrine benziyor. 1205 yılında Bizanslı
tarihçi Nikotas Khoniates’in bu Latin sürüler için söylediği şu sözleri bugün
halkı beğenmeyen Kemalist devşirme aydınlar için de geçerli: “Latinlerle
aramızda geniş bir uçurum vardır. Bizler birbirinden ayrı kutuplarız. Ortak
hiçbir düşüncemiz yoktur. Onlar, kibirli, kendilerini üstün görme hastalığına
tutulmuş, bizim davranışlarımızın sadeliğini ve alçakgönüllülüğünü alaya
almaktan hoşlanan kişilerdir. Ama biz, onların kibrini ve küstahlığını, onların
burnunu havada tutan sümük akıntısı gibi görürüz...”
Millet, kendisini temsil eden kadroların kompleksine
rağmen, bu “sümüklü” sol-liberal-faşist aydınlara asla prim vermiyor ve Musa
Anter’in bahsettiği türden Batı desteğine de restini çekiyor. Milletin bu
erdemli tavrının gerisinde yatan en asil mesaj ise, Nazım’ın şiirindeki gibi,
bu devşirmeleri kendisine layık düşmanlar olarak bile görmemesi. Çünkü bu tayfa
yenilirken bile yalan, fitne ve şirretliği elden bırakmayan onursuz ve
şahsiyetsiz bir final yapıyor.
O halde artık bize ait sahici meseleleri kendi dilimizle
konuşmaya başlayabilir, gasp edilmiş devletimizi istilacılardan temizlerken
yeni, özgür ve çiçekler içinde bir ülke inşasına başlayabiliriz. Kendi
beyinlerindeki habis urla karanlık kabuslar gören eski düzenin her türden
devşirmeleri kanlı, kirli, kinli düşmanlıklarıyla Batı’ya hizmete devam
edebilirler.
Derin Anadolu, senfonisini artık çok sesli çalacak.
ahmetozcan1@yahoo.com
http://haber.stargazete.com/acikgorus/derin-anadolunun-sessizlik-senfonisi/haber-865492
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.