Ferhan Umruk
2015'e bir yıl kala bu toprakların kara günü olan 24
Nisan'la yüzyüzeyiz. "Anadolu'nun Hıristiyansızlaştırılmasında"
mihenk taşı olan İttihat Terakki'nin Ermeni halkını tehcir kararı, yalnızca
binlercesi katledilen Ermeni halkının değil, bu topraklarda yaşayan tüm
insanların geleceğine de damgasını vurdu. Türkiye bugün hala demokratikleşmeyi tartışıyor. Egemen
sınıfın rakip fraksiyonları kendileri için demokrasi talep ediyorsa, toplumun
alt sınıfları ve farklı kimliğe sahip olanlar, en temel demokratik haklara
kavuşmak için bedel ödemek zorunda kalıyorsa, bütün bunların sebebi, geçmişin
yaratmış olduğu lanetli güzergahın bugünlere taşıdığı çözülememiş ağır
sorunların üst üstte birikmiş olmasındandır. Türkiye'nin Ermeni soykırımıyla yüzleşmesi, sahip çıktığı
tarihsel miras bakımından da gereklidir.
Zira cumhuriyetin kuruluş sürecinde ve
yakın tarihlere kadar devlet Osmanlı mirasını mahkum etmiş, Osmanlı hanedanı
karalanmıştır. Ancak daha sonraları devleti yönetenler ulus devletin
meşrulaşmasının bir dayanağı olarak Osmanlı imparatorluğunun mirasına sahip
çıkmaya başlamışlardır. Resmi tarih de bu değişime uygun olarak yeniden
biçimlendi.Bu hakikat bir zamanlar telaffuz edilen: Ermeni katliamının Osmanlı
döneminde gerçekleştiği dolayısıyla Türkiye Cumhuriyetinin ilgisi olmadığı
biçimindeki savunma yöntemini geçersizleştirmiştir.
Kapitalist modernleşmenin bir ürünü olan ulus ve ulus
devlet düzeni kendini inşa ederken unutma ve inkar yöntemini kullanır. Türk
etnik kimliğine dayalı ulus devlet inşasının ilk hamlesinin Ermeni halkının
Anadolu'dan katliam ve tehcirle arındırılması olduğu aşikardır. Bu bakımdan
kuruluş temellerinde bu izi taşıyan Türkiye'nin günümüzde demokratikleşme
doğrultusunda ilerleme iddialarının, bu izle yüzleşmeden sonuca ulaşması mümkün
değildir. Yüzleşme ve demokratikleşme arasında kurulan illiyet kimilerine göre
aşılmış olanın zorlanması olarak gelebilir. O zaman, aşılmış sanılanın
muktedirlerce sürdürülen inkar yönteminin temelini teşkil ettiği farkedilemiyor
demektir.
Osmanlı imparatorluğunun bir bakiyesi olarak kurulan ulus
devletin kuruluş paradigmasını tarihsel bir gereklilik, determinizmin bir
sonucu olarak değerlendirenler, Türk etnik kimliğine dayalı uluslaşma ve üniter
devlet biçimini kaçınılmaz süreç olarak meşrulaştırıyorlar. Ancak etnik kimliğe
ve üniter devlet biçimine dayalı uluslaşma tarzının tek yol olduğu iddia
edilemez. Bunun böyle olmadığı Türkiye Cumhuriyetinin kuruluş süreci ve
öncesinde de federatif, otonomilerin olduğu, toprağa dayalı vatandaşlığın temel
alındığı devletlerin varoluşundan bellidir.
Her şey bir yana, o dönemde de, çözülen Osmanlı
devletinin egemenliğindeki Balkan halklarının siyasi geleceği ile ilgili
tartışmalarda süregitmekte, çözüm önerileri geliştirilmektedir. Örneğin,
Troçki, II. Meşrutiyetin ilanını sağlayan 1908 devriminin, Demokratik
Türkiye'nin yolunu açarak "Balkan milliyetlerinin, İsviçre veya Amerika
modelinde, demokratik, federal bir temel üzerinde" Türkiye ile
federasyonlaşmasını çözüm olarak önermiştir. Fakat bu öneri hayat bulamamış,
kısa sürede İttihatçıların amacının etnik kimlik üzerinden merkezi ulus devlet
kurmak olduğu ortaya çıkmıştır.
Dahası, 1907?de yapılan II. Jöntürk Kongresine Ermeni
Taşnaksatyun Partisi'de katılmış istibdat rejimine karşı İttihat ve Terakki ve
diğer Jöntürk gruplarıyla birlikte rejimine karşı birlikte mücadele kararı
verilmiştir. Bu karar doğrultusunda birlikte yürüyen mücadele sonucunda 1908
Devrimi başarılmış, Ermeni halkı devrimi sevinçle karşılamıştır.Bütün bu süreç
boyunca Abdülhamit rejimini yıkmak üzerinde sağlanan ortaklık sürerken Hınçak
örgütü bağımsızlık yönünde hareket ederken, Jöntürk hareketiyle ittifaka giren
Taşnaksatyun'un özerklik doğrultusunda hareket ettiği
biliniyor.Taşnaksatyun'un, Jöntürk hareketiyle ittifaka yönelişi, meşrutiyetin
kurularak demokratikleşme doğrultusunda reform ve özerkliğin gerçekleşebileceği
umuduna dayanıyor. Dolayısıyla o dönemde de, özerklik, federasyon kavramları ve
gerçekleşebilirliği bilinmeyen talepler ve çözüm seçenekleri değil.
Diğer yandan, İttihatçıların Türkleştirme yoluyla
uluslaşma yolunu takip eden cumhuriyet kurucularının bu yönteminin
determinizmle izahı başka bir tuhaflık değil midir? Rusya'da 1917 Devrimi
gerçekleşmiş ve Ankara hükümetini desteklemiş olan Rus devrimcileri Sovyetler
Birliği olarak Çarlık Rusyası enkazı üzerinden otonomileri de içeren federatif
devlet oluşturmuşken başka yol yoktu demek mümkün müdür?
Sorun, kapitalist modernleşme sürecine sürüklenmiş
Türkiye'nin, ulusu inşa eden ulusçu kadrosunun etkisi altında kaldıkları üniter
devlet modeline göre uluslaşmış Fransa örnek alarak, bu topraklarda yaşayan
farklı etnisitelere sahip halkları homojenleştirme, olmazsa imha, sürme
yöntemine başvurmalarından kaynaklanıyor. Bütün bunlar, bu kanlı süreci tarihsel
determinizme sığınarak izah etmenin hiç de samimi olmadığını gösteriyor.
Resmi tarihin savunucularının, determinist gerekçelerin
kafi gelmediği durumda başvurdukları katliamı meşrulaştırma tarzı ise Ziya
Gökalp'in dile getirdiği mukatele (karşılıklı katliam) açıklaması olmaktadır.
Evet, 1894-1896 arasında Abdülhamid'in Kürtlerden teşekkül ettirdiği Hamidiye
alayları ve Kürt aşiretleri teşvikiyle Sason, Bitlis, Van ve Muş'ta Ermeniler
katledilmişlerdir. 1896?da Ermeni reform planının uygulanması için Osmanlı
bankasını basan Ermeni eylemcilerin daha sonra anlaşmayla yurt dışına gitmek
üzere serbest bırakılmasının ardından, Abdülhamid rejimi tarafından
yönlendirilen baltacılar adı verilen Kürt hamallar Ermeni mahallerini basarak
binlerce Ermeniyi katletmişlerdir.Bunun gibi bir dizi katliam sayılabilir. Aynı
şekilde tehcirin gerekçesi olarak gösterilen 1915 Nisan'ında Van'da Ermeni
eylemcilerin 3.000 müslümanı katletmeleri gösterilerek, yaşananın mukatele
olduğu savunulmaktadır.
Tartışmalar, bu biçimdeki ölüm sayısı üzerinde
değerlendirilirse elbette ki katliamı kim yaparsa yapsın kınamak gerekir. Ancak
meselenin niteliksel özelliği bu değildir. Sonuçta Anadolu'nun otokton bir
halkı 1915 ile birlikte Talat Paşanın evraklarında bahsedilen sayıyla yetinelim
900.000 Ermeni Der zor çöllerine sürülmüştür. Sürgün esnasında da binlercesi
devlet tarafından veya devletçe teşvik edilen Kürt aşiretler tarafından
ellerindekiler gasp edilmek amacıyla öldürülmüştür. Bugün Türkiye'de Talat
Paşa'nın verdiği sayıyla sınırlasak da 900.000 Ermeni yaşamıyor, Anadolu'dan
birkaç köy hariç tamamen silinmiş durumdalar. Şu anda Türkiye'de 50-60.000
civarında Ermeni vatandaşın yaşadığı tahmin ediliyor.Şöyle diyelim bir devlet
silahlı güce karşı kendini savunur, silah kullanma yetkisi devletindir
kanunlara göre. Ancak bir devlet silahsız sivil halkı imhaya yönelirse bu eylem
soykırım tanımına girer.
Kırımı mukatele olarak telif etmek çabasında
olanların1914-15?te Süryanilere uygulanan katliamı ve 1934?te Trakya olayları
olarak tarihe geçen bölgedeki yahudilere yapılan saldırılarla göç etmeye
zorunlu bırakılmalarını izah etmesi gerekiyor. Zira ne Süryanilerin ne de
Yahudi halkın silahlı örgütleri ve silahlı kalkışmaları mevcuttu. Abdülhamid'le
başlayan, İttihat Terakki ile sürdürülen din üzerinden Anadolu'nun
müslümanlaştırılması veya "Hıristiyansızlaştırılması"cumhuriyet
döneminde de sürdürüldü. Anadolu'nun müslüman halkları Türk, Kürt, Çerkez
etnisitelerin önemli bir bölümü, devletin desteğinde bu arındırmada rol
aldılar.Meselenin mukateleden dolayı doğan ve devletin kendini koruması
nedeniyle olmadığı aşikardır. Müslüman olmayan her etnik topluluğun imhası veya
sürgün edilmesi kararlaştırılmış ve gerçekleştirilmiştir. Yaşadığı toprakları
terk etmek zorunda kalanların bütün varlıkları da devlet ve feodal ağalar,
aşiretler tarafından gaspedildi.
Cumhuriyetin kuruluşuna kadar Anadolu'nun Müslüman
halklarıyla Hıristiyan halklara karşı ittifak sürdüren ulusçular, 1924
Anayasasıyla birlikte Türkleştirme roje3ini de hayata geçirdiler. Zira artık
topraklar dini bakımdan homojenleştirilmiş sıra etnik arındırmaya gelmişti. O
güne kadar devletin ittifak yaptığı Kürtler, artık ittifak değil, bir tehdit
unsuru olarak görülmeye başlandı. 1925 Şeyh Sait isyanı da, devletin daha sonra
gelişecek Kürtleri imha hareketlerinin işareti olacaktı.
Günümüz Türkiye'sinden baktığımızda cumhuriyet
paradigması zafer kazandı ama bunun bir Pirus zaferi olduğu da aşikardır.
Müslüman halkların ittifakıyla, Hıristiyan halkların bu topraklardan
arındırılması gerçekleştirilmiş, ama Türkleştirme doğrultusunda Kürtlerin
arındırılması mümkün olamamış, paradigma tıkanmıştır.
Tarihin hakikatleri uzun yıllar tozlu raflarda unutmaya,
unutturulmaya terk edilmişti. Ancak bu tozlu raflarda duran hakikatler elbette
gün ışığına çıkacaktı. Günümüz dünyası tarihin kapısını aralayarak
muktedirlerin yazdığı tarihin değil, yenilenlerin dünyasından hakikatleri
keşfediyor. Walter Benjamin şöyle tarif etmekteydi tarihin bir başka okunuşunu:
"Bu söylenenler, tarihsel maddeci için yeterlidir. Bugüne değin zafer
kazanmış kim varsa, bugün iktidarda olanları bugün yere serilmiş olanların
üstünden geçiren zafer alayıyla birlikte yürümektedir. Savaş ganimeti de, âdet
olduğu üzere, bu zafer alayıyla birlikte taşınmaktadır. Bu ganimet, kültür
varlıkları diye adlandırılmaktadır. Tarihsel maddeci, bunları arada bir
uzaklık bırakarak izleyen gözlemci kimliğindedir .Kültür alanında hiçbir belge
yoktur ki, aynı zamanda bir barbarlık belgesi niteliğini taşımasın. Böyle bir
belge nasıl barbarlıktan arınmış değilse, belgenin kuşaktan kuşağa geçişini
sağlayan gelenek süreci de barbarlıktan uzak sayılamaz. Bundan ötürü tarihsel
maddeci, sözü edilen gelenekten olabildiğince uzaklaşır. 'Tarihin tüylerini
tersine fırçalamayı', kendisi için görev sayar."
Türkiye'de "Tarihin tüylerini tersine tarama
görevi" ideolojik-politik olarak sistem muhalifi olan bütün hareketlerin
sırtındadır. Bu görev yerine getirilmeye başlandığında Ermeni soykırımı
üzerinden cumhuriyetin kurulduğunu görmek, tozlu raflara terk edilmiş bu hakikati
gün yüzüne çıkarmak gerekiyor. Bu hakikatle Türkiye yüzleşmeden demokratikleşme
doğrultusunda atıldığı zannedilen her adım tökezleyecektir. En başta bu görevi
üstlenecek olanlar elbette sosyalistlerdir, elbette cumhuriyet paradigmasının
neden olduğu yıkımlarla karşı karşıya kalmış olan Kürt halkıdır, onun siyasi
hareketidir. Bu görev üstlenilmedikçe ne Türkiye özgürleşebilir ne de Kürt
halkı özgürleşebilir. Unutulmamalıdır ki Walter Benjamin'in dediği gibi
"Bugüne değin zafer kazanmış kim varsa, bugün iktidarda olanları bugün
yere serilmiş olanların üstünden geçiren zafer alayıyla birlikte
yürümektedir." Her şeyden önce aynı topraklarda Ermeni halkının yaşadığı
felakete şahit olmuş, kiminin devletle birlikte kırımı yaptığı, kiminin
Ermenileri koruduğu Kürt halkı ve onun siyasi hareketi hiçbir ikircikliliğe
düşmeden bu hakikati seslendirmelidir. Eğer, demokratikleşmek, özgürleşmek
amaçlanıyorsa, iktidarda olanların yere serilmiş olanların üstünden geçiren
zafer alayıyla birlikte yürümemek, yere serilenlerle birlikte yürümek
gerekiyor.
http://blog.radikal.com.tr/Sayfa/ermeni-soykirimiyla-yuzlesmeden-ne-demokratiklesilir-ne-de-kurt-meselesi-cozulebilir-57554
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.