Hazal Özvarış / hazalozvaris@gmail.com
Ermeni meselesinin Dışişleri Bakanlığı’nın gündemine nasıl girdiğinden Türk diplomatların nasıl yetiştiğine, Dışişleri’nin değişen dilinden düğümün çözümüne ilişkin önerilere kadar uzanan sorularımızı emekli büyükelçi Volkan Vural'a yönelttik.
'Erdoğan’ın diplomatlara monşer göndermesinde bir parça
kompleks var; eğer monşerlik görgü kurallarına uyma şekliyse, bu diplomaside
bir gereklilik'
Hazal Özvarış / hazalozvaris@gmail.com
Soykırım... Kıtal... Mukatele... Tehcir...
1915’te ne oldu?
Her tarafın durduğu yerden farklı bir karşılık verdiği
bir soru bu. Gerçeğe tekabül eden bilgiye hakim olduğunu varsayan taraflar
yaşananlardan dolayı ya Ermenileri ya da Türkleri sorumlu tutuyor. Kelimelerle
örülen duvarları aşamayan Türkiye-Ermenistan ilişkileri de esneklikten muzdarip
zihinlerde bir düğüm olarak muhafaza ediliyor.
Peki bu düğüm, temel yöntemi müzakere ve diyalog olan
diplomasiye nasıl yansıyor?
Türk Dışişleri Bakanlığı 1915’i nasıl görüyordu, şimdi
nasıl görüyor? Yaşananlar için nasıl bir "kelimelendirme" kullanıyor?
Ermenistan-Türkiye diyaloğu için atılan adımların ardı neden gelmiyor? Hangi
noktalarda hata yapılıyor?
Ermeni meselesinin Dışişleri Bakanlığı’nın gündemine
nasıl girdiğinden Türk diplomatların nasıl yetiştiğine, Dışişleri’nin değişen
dilinden düğümün çözümüne ilişkin önerilere kadar uzanan sorularımızı emekli
büyükelçi Volkan Vural'a yönelttik.
Tecrübeli bir diplomat olan Volkan Vural, bugün Doğan
Holding Yönetim Kurulu Başkan Danışmanı ve TÜSİAD Uluslararası Siyaset ve
Yurtdışı İletişim Komisyonu Başkanı. Dolayısıyla söyleşi diplomasiyle sınırlı
kalmadı ve TÜSİAD’ın 2015 için yaptığı çalışmalara, Türkiye'deki diğer etnik
grupları dışladığı vurgusuyla sık sık gündeme gelen Hürriyet'in logosundaki
“Türkiye Türklerindir” ifadesine kadar uzandı.
Vural, Mülkiye'yi bitirdiği 1964 yılında girdiği
Dışişleri Bakanlığı’nda önemli kariyer yapmış bir isim. 1987’de Tahran
Büyükelçiliği'ne, 1988’de Moskova Büyükelçiliği'ne getirilen Vural, 1993-1995 arasında Dışişleri Bakanlığı
Müsteşar Yardımcılığı görevini üstlendi. Bu dönemde Başbakan Tansu Çiller’in
başdanışmanlığını da yapan Vural, daha sonra Almanya, ABD ve İspanya’da çeşitli
görevlerde bulundu. Kariyerinde Türkiye'nin ilk AB Genel Sekreterliği de
bulunan Vural, 2006 yılında Dışişleri'nden emekli oldu.
Yaklaşık 42 yıl geçirdiği Dışişleri'nde devlet, 7 yıldır
bulunduğu TÜSİAD ve Doğan Holding'de de özel sektör deneyimi bulunan Vural'ın
T24'ün sorularına verdiği yanıtlar şöyle:
‘Monşerlik görgü kurallarına uymaksa evet bu bir
gereklilik’
- Bir diplomat nasıl yetişir?
Diplomasi bir bilim olduğu kadar bir sanat da.
Dolayısıyla sadece okulda verilen derslerle bir diplomatın yetişmesi mümkün
değil, usta çırak ilişkisi içinde de yetişir. Dışişleri’ne girince sizi bir
daireye veriyorlar ve o dairede sizden daha kıdemli insanlar oluyor. Aslında
öğrenme süreci onları gözlemleyerek başlıyor. Sonra yurtdışına tayin
oluyorsunuz ve sizden daha kıdemli olanların davranışlarına, işi nasıl
yaptıklarına bakıyorsunuz. Bunlara kendi bilgilerinizi de katabiliyorsanız
yetişme süreciniz daha da gelişiyor.
Tabii bu süreçte “Her şeyin en iyisini biz biliriz”,
“Herkes bize düşman” gibi önyargıları atmak gerekir. Ülke çıkarlarının
korunmasında karşı tarafın ihtiyaçlarının da doğru anlaşılması lazım.
Diplomasinin başarılı olabilmesi için önce soğukkanlı bir dinleme kabiliyetinin
olması lazım. Sonuçta varılacak yerin hem onun, hem sizin çıkarlarınızın ortak
bir paydası olması gerektiği gerçeği göz ardı edilmemeli. “Benim dediğim
olacak” diyen bir diplomat iyi bir diplomat olamaz.
- Başbakan Erdoğan’ın tabiriyle “monşerlik” bu sürece ne
zaman dâhil oluyor?
Dışişleri Bakanlığı’nda 40 yıl çalıştım ve aileden zengin
bir Dışişleri Bakanlığı memuru pek görmedim. Aşağı yukarı profil şöyle: Orta
halli bir ailenin genellikle büyükşehirlerde yetişmiş çocukları. Aileleri
eğitimlerine çok özen göstermiş, yabancı dil bilen bir okula göndermiş, oradan
başarıyla çıkmış, ardından siyasal veya hukuk okumuş bir insan. Monşerlik
adab-ı muaşeret denilen görgü kurallarına uyma şekliyse, evet, burada bir
gereklilik var. Bir sofrada ağız şapırdatarak yemek yiyemezsiniz, bu çok gülünç
olur veya kim nereye oturur, öncelik sırası nedir, hangi elle yenir gibi
kurallar var ve bunlar uluslararası kurallar. Bazılarını özel kitaplarda,
bazılarını gözlemleyerek öğrenirsiniz. Türkiye’de bunlar gibi görgü kurallarına
uyduğunuz zaman “Bunlar da çok monşer” deniyor.
‘Erdoğan’ın monşer sözünde bir parça kompleks var’
- Siz de Erdoğan’ın diplomatlara monşer göndermesini
Hasan Cemal gibi komplekse bağlıyor musunuz?
Bir parça var tabii. Başka bir kültürü yadırgaması
şeklinde algılıyorum ben Başbakan’ın sözlerini.
- Görgü kuralları gibi Türkiye’nin temel meselelerine
yaklaşıma dair de özel kitaplar dağıtılıyor mu diplomat adaylarına, yoksa usta
çırak ilişkisinde standardı olmayan bir eğitim mi alıyorsunuz?
Dışişleri’nde tabii her konuyla ilgili çok geniş dosyalar
var, bunlar tarihin derinliklerinden kaynaklanan dosyalar. Tabii bu dosyaları
herkes göremez, o dairede çalışıyorsanız belki dosyaları görebilirsiniz.
Dolayısıyla her diplomatın her konuyla ilgili tam bir bilgiye sahip olması
biraz zor. Ama bakanlığın yaptığı
açıklamalar var, konuşmalar var. Bunlar geldikleri siyaset planlama dairesi
tarafından hazırlanır, faaliyet raporları açıklanır. Temel konularda
Türkiye’nin görüşlerini burada görürsünüz. Bir de dışarıdaysanız, merkezden
size talimat gelir, “şu konuda şunları yapın, şunları söyleyin” diye. Diplomasi dediğiniz aslında biraz da
merkezden aldığınız talimatı yerel koşullara nasıl uyarlayabileceğiniz
meselesidir.
‘Dışişleri’nde Kürt meselemiz de yoktu, Kürt de’
- Örneğin, yurtdışı deneyimi başlamadan önce Kürt
meselesine dair ne söyleniyor?
Hiç. Eskiden bizim Kürt meselemiz yoktu, biliyorsunuz. Bu
çok daha sonra çıktı.
- Kürt var mıydı?
Kürt meselemiz de yoktu, Kürt de yoktu... Önce Kürt
yoktu, sonra da Kürt meselemiz olmadı, terör meselemiz oldu. Yani bize bu ne
okuldayken, ne de meslek hayatımızın başlarında veya ortalarında bu meseleler
anlatılmadı, Türkiye’de bu konuda açık bir tartışma ortamı olmadı. Devletin
şablonu içinde kalıyordunuz.
- Kürtler de, Kürt meselesi de yoksa o şablonda ne, nasıl
aktarılıyordu?
Türkiye’de yaşayan Kürtler vardır, şu kadar kişidir,
Kürtçe ana dilidir, bunları biliyorduk. Ama bunların Kürtçülük diye bir
davaları olmadığı, bunun sadece küçük bir azınlığının terör yaparak bu meseleyi
siyasallaştırmak istediği söylendi hep.
‘Kürt meselesini Öcalan hareketiyle öğrendik’
- Mesleki hayatımın ortalarına kadar anlatılmadı,
dediniz. Kürt meselesini ne zaman öğrendiniz?
Bu işlerin açıkça konuşulmaya başlandığı yıllar neticede
geliyor 80’li yıllara kadar uzanıyor. Öcalan hareketinden sonra insanlar
düşünmeye başladılar Türkiye’de niye böyle bir şey çıktığını. “Aa bizim bir
Kürt meselemiz var, daha önce de Kürt isyanları vardı” denilmeye başlandı. O
zaman insanlar merak etti. O zamanlar biz de, “Kürtler diye bir varlık
olduğunu, bunların birtakım sorunları olduğunu ve terör meselesinin de bu
çerçeve içinde ortaya çıktığını, terörün amacının bunu siyasallaştırmak
olduğunu” öğrendik.
- Söyleşinin başında her konuda dosya olduğunu ve herkesin
bu dosyalara erişiminin olmadığını söylediniz. Kürt meselesi diye bir dosya da
var mı Dışişleri’nde?
Ben öyle bir dosya görmedim. O tür dosyalar devlet
arşivindedir. Türkiye’de cumhuriyetten sonra bir kimlik, Türk kimliği inşa
etmeye başlandı. Bu kimlik içinde herkesin yer aldığı varsayıldı, dolayısıyla
tek millet kavramı ortaya çıktı. Burada da çeşitlilik veya farklılıklar bir
anlamda yok sayıldı Türkiye’de.
- Kürtlerin dışında hangi grup ve çeşitlilikler yok
sayıldı sizce?
Türkiye’ye mesela Gürcülerden Kafkasya’dan, Trakya’dan,
Balkanlar’dan göç edenler oldu. Onlar için Türkiye, tek sığındıkları ülke oldu.
Bu nedenle onlar kendi kimliklerini göz ardı edip Türk kimliğini benimsemekte
hiçbir sıkıntı yaşamadılar ama burada yerleşik olan gruplar, kitleler
kimliklerini koruma konusunda biraz daha titiz davrandılar.
- Ve Dışişleri’nde siz bu gruplar ve sorunlarından işin
içine şiddet karıştığında haberdar oldunuz?
Bizim maalesef pek çok şeyi zamanından önce, olaylar
çığırından çıkmadan önce öğrenme ve tartma imkânımız olmuyor. Neden olmuyor?
Türkiye’deki bu zihniyetten ve düşünce yapısının katılığından oluyor.
‘Yanlış aktardığımız çok şey olmuştur’
- Size Newroz’da Şırnak’ta ölenleri, Kürtçenin
yasaklanmasını sorduklarında ne yanıt veriyordunuz?
Söylediğimiz şey ülkeden ülkeye değişir. Demokratik bir
ülkede görev yapıyorsanız bunu izah etmekte biraz güçlük çekersiniz.
“Türkiye’nin bir tek dili vardır, bizde çok fazla etnik kökenden insan var,
Türkçe dışında bir eğitim olursa buna zarar verir. O yüzden herkesin resmi
dilde eğitim görmesi bir yandan da eşitlikçi bir tavırdır” diye savunulur.
- Siz 1987-88 yıllarında Tahran’da elçiyken…
Tahran’da biraz daha zor çünkü onların da Kürt bölgeleri
var ve epey geniş bir özerklik tanıyorlar. Bizden ilerideydi İran o konuda.
Orada bizim farklı bir yapımız olduğunu söyleyerek izah ediyorduk yaşananları.
- “Yanlış aktardık” dediğiniz böyle çok vaka var mı?
Çok şey olmuştur, tabii. Tezlerimizin bir kısmına
Türkiye’de baktığınız zaman “ne kadar doğru şeyler söyleniyor” derken bunu
tercüme ederek birilerine anlatmak, hele demokratik bir ülkeyse, zor oluyor.
- Bu kategorideki diğer örnekler neydi?
Olmuştur canım, olmaz olur mu!
- Saymayacaksınız, öyle mi?
Hayır…
‘ASALA’ya kadar
Ermeni meselesini Dışişleri de bilmiyordu’
- Siz Hasan Cemal ve Cengiz Çandar’ın sunduğu “Tecrübe
Konuşuyor” programında Ermeni meselesini de, Kürt meselesindeki PKK gibi, ASALA
çıkınca öğrendiğinizi söylemiştiniz. Dışişleri de bihaber miydi o güne kadar
konudan?
Valla Dışişleri’nin de çok bildiğini sanmıyorum.
- Buna bakan da dâhil miydi?
Gayet tabii. Hepimiz aynı kültürden gelmiş, aynı
eğitimden geçmiş insanlarız. Türkiye’de bakın bütün mesele bilgi eksikliği,
nereden kaynaklanıyor? Bize öğretmek istediklerini öğrenmiş insanlarız. Kendimiz
ancak çaba göstererek bu işin başka bir yönü de varmış diyebiliriz. Ama bunu
yaparken resmi kaynaklardan çok özel kaynaklara gitmek mecburiyetindeyiz.
- Bu araştırmayı yapan diplomatlar var mıydı?
Gayet tabii oldu. Çalışmalar oldu. Bu çalışmaların bir
kısmı Ermeni iddialarını çürütmek amacıyla yapıldı. Bunda da bir noktada
başarılı olundu, rakamlar vesaire itibariyle. Karşılıklı çatışmalar olduğu tezi
de epey anlatıldı ama işin özü başkaydı. İşin özünde bir trajedi vardı. Empati
eksikliği vardı. Ben hiçbir zaman soykırım sözünü kullanmadım, bugün de, dün
de.
‘1915 soykırım değil çünkü…’
- İnanmadığınız için mi kullanmadınız, yoksa diplomasi
yüzünden mi?
İnanmadığım için. Çünkü soykırım için düşünsel ve
kültürel bir hazırlık ile altyapı olması lazım, ben tehcir kararının arkasında
böyle bir altyapı göremiyorum. Bunu da Nazilerden öğreniyoruz, Yahudi
düşmanlığının bir altyapısı vardı.
- Ermeni düşmanlığının bir altyapısı yok muydu?
Yoktu. Bu çok kısa zaman içinde alınmış yanlış bir karar.
Kabul edilemeyecek unsurlar taşısa da soykırım mantığı içinde yapılan bir
hareket değil. Bu o anda düşünülen bir tedbir. Ancak böyle bir arka planın
olmayışı sonuçta vahim gelişmelerin yaşanmış olması gerçeğini değiştirmez.
- Altyapı yok deseniz de Türkleştirme politikası 1915’ten
önce yürürlüğe girmişti.
Tabii, ama o ayrı dert. Yok etmek ayrı bir kavram,
arkasında entelektüel bir çabanın olması lazım.
- “Entelektüel çaba” derken kastettiğiniz ne?
Soykırım neticede bir soyun ortadan kaldırılması. Bunun
gerekçelerinin hazırlanması lazım. Birkaç kişinin zihninde olabilir bu. Ama bu
bir topluma mal edilemez. Bazı aileler de tehcire zorlanan insanlara yardım
ettiler. Bazı aileler Ermeni çocuklarını evlat edindiler. Soykırım kültürü
siyasi kadrolarda olabilir belki ama toplumda olduğunu söylemek zor. Ama bir
trajedi olduğunu söylemek her zaman mümkün.
İkincisi tarihin bir kesitindeki olayı bugünün
değerleriyle tartmak yanlış olur. O zaman insan haklarının gelişmiş olduğu bir
dünyada yaşamıyorduk. Otoriter rejimler altında yaşanan bir dönemdi. Türkiye
Balkan Savaşları’nın da travmasını yaşamış bir ülke. Bu faktörleri dikkate
almak gerekir. Şüphe yok ki Türkler de, Ermeniler de büyük bir tragedya
yaşanmıştır ve Türkiye’de bunun bir trajedi olduğunu çoğu insan kabul ediyor.
‘Kürtlerin 1915’e bölgesel katılımının sebebi ekonomik’
- Talat ve Cemal Paşa planladıkları eylemleri tek
başlarına yapmadılar. O döneme dair tartışılan konulardan biri sürece Kürtlerin
katılımı.
Kürtlerin bölgesel olarak katılımı oldu, bence burada da ekonomi
rol oynuyor. “O daha iyi evde oturuyor, daha çok varlığı var, onun evine ben
geçeyim” şeklinde çok küçük hesapların da rol oynadığını düşünüyorum.
- Ekonomik boyutuna vurgu yapsanız da Kürtlerin katılımı
sizin “soykırım değil” tezinizi zayıflatmıyor mu?
Hayır.
- Birleşmiş Milletler’in soykırım tanımında geçen beş
maddeden üçüncüsü “Grubu kısmen ya da tamamen fiziksel bir tahribe uğratacağı
hesap edilen hayat şartlarına maruz bırakmak…” Siz kullanmasanız da
aktardıklarınıza Birleşmiş Milletler’in verdiği isim soykırım.
Ama bu tanım çok sonra çıktı. Geçmişe yürütmek mümkün
değil. 1948’teki dünya şartlarıyla 1910’daki dünya şartları birbirinden çok
farklı olduğu için bunu birebir uygulamak mümkün değil.
- “Geçmişe dönük uygulanamaz” sözlerine karşı şu dile
getiriliyor: “Soykırım kavramının fikir babası Raphael Lemkin 1915’de bakarak
tanımını yaptı.”
Olabilir, ama bu konuda bir hukukun ortaya çıkması Nazi
soykırımından sonra. Gerçek soykırım Nazilerin yaptığı. İnsanlar daha önceki
örneklerden de yola çıkarak bu sözleşmenin gereğini duyuyorlar ama ben diyorum
ki her olayı kendi dünya konjonktürü içinde değerlendirmek lazım.
‘Türkiye’nin Ermeni meselesindeki dili biraz kekeme’
- Dışişleri Bakanlığı’nın 1915 için kullandığı kelime ne?
Dışişleri de trajedi olarak görüyor.
- Karşılıklı boğazlaşma anlamına gelen “kıtal” kelimesini
kullanılmıyor muydu?
Evet. Bunun bir kısmı doğru ama şu doğru değil: Orada
devlet herkesi korumak mecburiyetinde. Burada devlet gücünün aşırı bir şekilde
kullanılması da var.
- Ahmet Davutoğlu,
“kıtal”dan öteye geçerek 2013’ün sonunda Ermenistan’a giderken “Tehciri
benimsemiyoruz” dedi. Bu “Tehcir oldu ve benimsemiyoruz” mu demek?
Tehcir olgusunu benimsemiyoruz demek.
- “Kekeme” bir dil mi bu?
Evet, öyledir.
- Türkiye’nin Ermeni meselesindeki dili genel olarak
böyle mi?
Evet, biraz öyledir. Ama bundan 15 sene önce bugün
konuştuklarımızı konuşmak bile mümkün değildi. Şimdi daha gerçekçi, daha
insaflı, daha hakkaniyete dayanan bir dil kullanabiliyoruz. İşte bakanın söylediği
de bence bu hakkaniyete yakın bir dil. Ama açık bir dil mi? Hayır değil. Şu
anda da bunu konuşabileceğimizi sanmıyorum.
- Neden?
Şu andaki düşünce ortamı şu andaki zihniyet, içinde
bulunduğumuz kutuplaşma Türkiye’de bir konunun çok rahat bir şekilde
tartışılmasına izin vermiyor. İnsanlar siyah veya beyaz şeklinde ikiye ayrılmış
durumda, bu sağlıklı tartışmayı çok engelleyen bir faktör.
‘2015 için endişeye duymamıza gerek yok’
- 2015 yaklaşırken tartışma zorla da olsa yaşanmayacak mı
sizce?
Hayır, zorla olmaz. Maalesef 2015’e giden yolda insanlar
bu konudan da kutuplaşma çıkaracaktır. Oysa bunun daha rahat bir şekilde, daha
özgür bir şekilde tartışılmaya ihtiyacı var. Genel seçimler de bittikten sonra
belki… Ama ben 2015’e çok takılmıyorum.
- İshak Alaton’un “Freni patlamış kamyon gibiyiz, bir şey
yapılmazsa duvara çarpacağız” sözlerine katılmıyor musunuz?
Ben İshak Bey kadar karamsar değilim. Elbette 100. yıl
önemli ve çok hazırlık yapıldığını biliyoruz. Daha fazla ve geniş katılımlı
tören ve anmalar, bazı ülkelerin hükümetleri ve parlamentoları tarafından
kınama ve siyasi kararlar çıkarma gayretleri vs. olacaktır. Ancak bu eylemlerin
Türklerle Ermeniler arasında yaratılması gereken yeni bir güven ve işbirliği
iklimine hizmet etmesi mümkün değil. Tam tersine toplumları birbirinden
uzaklaştıran ve husumet duygularını besleyen bir etki yapmasından endişe
ederim.
Fakat duvara çarpacağımız kanısında da değilim. Sonuçta
bu dünyada 100 yıl önce olmuş olan bir olayla ilgili yapabilecekleri fazla bir
şey de yok. Bu konuda kendimize de güveniyorum, endişe duymamıza gerek yok. Ama
bu konuyu mutlaka serinkanlı bir şekilde tartışmamız ve kendimize güven içinde
varsa tehcirin hatalarını vesaireyi açıklamamız, Ermenilerin acısını da
anlamamız lazım. Bu acıyı paylaşmak ille soykırımı kabul etmek değildir. Burada
toplumun hazırlanması lazım.
‘1915’te yaşananlar bir devlet için bir özür kaynağıdır’
- Oral Çalışlar’ın “1915’e gelince İttihatçı kesildiğini”
söylediği Erdoğan, “Ermenilerden özür
bildirgesi” yayınlandığında “Herhalde yazar çizer takımı böyle bir soykırım
işlemiş olacaklar ki özür diliyorlar” mealinde bir açıklama yaptı. Bir yandan
Boğaziçi Üniversitesi’nde Ermeni konferansının yapılamamasını eleştiren
Erdoğan, diğer yandan bir demecinde “Ne Ermeniliğimiz kaldı, affedersiniz ne
Rumluğumuz” dedi. Toplumu tartışmaya hazırlayabilecek yegâne isimlerden Tayyip
Erdoğan’dan bu konuda beklentiniz ne?
Sayın Erdoğan’ın takınacağı tutum elbette çok önemli.
Cumhurbaşkanlığı seçiminden sonra sanırım daha rahatlayacak ve Ermeni
meselesine daha geniş bir perspektiften bakmak ihtiyacını duyacaktır. Ancak tek
başına Sayın Erdoğan’dan bu konuda radikal adımlar atmasını beklemek gerçekçi
değil. Daha geniş katılımla toplumsal bir değerlendirme yapılmasına ve yeni bir
düşüncenin ortaya konmasına ihtiyaç var. Benim Türk siyasetinin tümünden
beklentim şu: Konuları partilerden bağımsız olarak tartışarak, toplumu bazı
hususlara ikna edecek ve “Şunlar şunlar yaşandı” diyecekler.
- Neye ikna edecekler?
Her ülkenin hayatında, tarihinde beyaz sayfalar olduğu
gibi kara sayfalar da vardır. Önemli olan o kara sayfaya karşı ne
yaptığınızdır. Benim tezim şu, evet kardeşim böyle bir tehcir yaşandı. Bu
tehcir sonucunda on binlerce, yüz binlerce Ermeniyi Türkiye Cumhuriyeti
sınırlarının dışına attık. Gerçi o zaman da orası Osmanlı İmparatorluğu’ydu.
Ama neticede insanlar evlerinden oldular. Bir kısmı yollarda öldü. Bir kısmı
katliama uğradı… Bunlar bir devlet için bir özür kaynağıdır. Bu olaydan özür
dilemek bence bir zafiyet değil, bir güçlülüktür. Burada mağdur olan insanlara
yeniden Türkiye’yi sevdirmek lazım. O insanlara “Acınıza saygı duyuyoruz, ama
burası da sizin vatanınız. Gecikmiş de olsa biz sizi yine aramızda görmek
isteriz, vatandaşımız olarak kucaklamak isteriz” diyebilecek bir olgunluğu da
gösterebiliriz diye düşünüyorum.
‘Özür dilemek sandıkta güç de verebilir’
- Böyle bir konuşmanın riski ne sizce? Oy kaybı
yaşanmaması mümkün mü?
Bu bence bir AKP veya parti meselesi değil. Şu anda zaten
ben bu tartışmayı yapabileceğimiz kanısında değilim, gerçekçi olalım.
- Bugünden ve hükümette kimin olduğundan bağımsız, böyle
bir özrün siyasi riski sandıkta kaybetmek olabilir mi?
Bunu nasıl ele aldığınıza bağlı. Tam tersine sandıkta güç
de verebilir. Kendine güvenen, vizyoner siyasetçilerin yapabileceği işler
bunlar.
- Milliyetçilik, bu toplum için bir harçken
söyledikleriniz ne kadar gerçekçi?
Toplu, genel bir uzlaşıya varmamız lazım. Bu da ancak
tartışarak olur. Eğer siyasal bir uzlaşmayla bu gerçekleşirse istismarı da
azalır.
- MHP sizce bu
uzlaşıda rol oynayabilir mi?
Oynayabilir, gayet tabii. Onun da saygın görüşleri var
ama herkesin de her şeyde anlaşması şart değil. Ama ortada genel bir fikir
çıkabilir.
‘Sınırı açabilmek için Karabağ konusunda açılıma ihtiyaç
vardı’
- Sizce Abdullah Gül’ün Ermenistan’a giderek zirve yapan
açılım sonlandı mı?
Hâlâ buzdolabında duruyor bence. Ben o açılımı
destekledim, Ermenistan’la protokollerin imzalanmasını da destekledim. Ama bir
tek şeyi gerçekçi bulmadım, o da şu: Biz Ermenistan’la sınırımızı niye
kapattık? Karabağ işgalinden sonra. Açabilmek için o konuda yeni bir açılıma
ihtiyaç vardı. O sağlanmadan bu protokollerin yürürlüğe giremeyeceği gerçeğinin
görülmesi lazımdı.
- Azerbaycan’ın çıkışı öngörülmemesi mümkün bir şey miydi
sizce?
Bilmiyorum, belki arada sözler verildi, güvence alındı
ama tutulmadı. Sebep bu olabilir.
- Nasıl bir güvenceden bahsediyorsunuz?
Ermenistan’ın işgal altında tuttuğu belli bölgelerden
çekilmesi gibi... Tabii Azerbaycan’ın da iyi hazırlanması gerekirdi bu protokollere.
Çünkü Azerbaycan’ın da Türkiye üzerinde önemli bir etkisi var, bunu kabul etmek
lazım.
- Taner Akçam’ın bu konuda kullandığı “Azerbaycan
vesayeti” tabirine katılıyor musunuz?
“Vesayet” çok ağır olur ama 1- ekonomik, 2- psikolojik
bağımız var. Azerbaycan kardeş, aynı dili konuşan bir ülke. Dolayısıyla
üzerimizde manevi bir sorumluluk da var.
‘Ermeni meselesinde kilidi açacak Azerbaycan meselesi’
- Sürecin ilerlemesi için Azerbaycan’ı ne ikna eder
sizce?
Ben de onu bilmiyorum. Azerbaycan’la Ermenistan
arasındaki diyalogun bizim Ermenistan’la diyalogumuzdan daha iyi olduğu
zamanlar oldu. Bizim bu konuda Azerbaycan’la oturup konuşmamız ve sürecin
faydalarını anlatmamız lazımdı. Belki yapıldı, çünkü yapılmamış olmasını
düşünemiyorum. Tabii Rusya’nın da burada rolü var. Rusya da bu bölgede kendi
nüfus alanını korumak istiyor. Onun için Rusya’nın da çıkarlarını dikkate almak
lazım.
- Sizce kilidi açacak mesele Azerbaycan mı?
Azerbaycan, Karabağ meselesi. Türkiye’de gene de itiraz
edenler olabilir ama bence bu çok geçersiz. Türk-Ermeni sınırının açılmasının
iki ülkeye de yararlı olacağını düşünüyorum.
- Sizce Karabağ meselesinde iki tarafın da onay vereceği
orta yol ne olabilir?
Bence Ermenistan’ın işgal altında tuttuğu yerlerin bir
kısmından çekilmesi önemli bir başlangıç olur.
- Kısmi çekilme yeterli mi sizce?
Önemli bir başlangıç olur.
Aliyev'e karşı darbe girişiminde Türkiye'nin rolü
- Ermeni meselesinden bağımsız bir parantez: 1995’in Mart
ayında “Tansu Çiller’in Azerbaycan’daki darbe girişimi” olarak dolaşıma giren
olay neydi?
Ben Mayıs, 1995’te ayrıldım. Almanya’ya Mayıs ayında
büyükelçi olarak gittim.
- Bu hikâye, siz Dışişleri Bakanlığı Müsteşar
Yardımcısı’yken oluyor.
Hem bu sıfatım vardı, hem de Tansu Çiller’in
başdanışmanıydım. Ama hakikaten tam olarak bilmiyorum, bir şeyler oluyordu ama
bunun kimin hazırladığını bilmiyorum, daha çok MİT’i ilgilendiren bir konuydu.
Özel bir bilgim yok.
- Size inanmamız ne kadar mümkün mü?
Samimi olarak inan.
- Hem başdanışman, hem de müsteşar yardımcısı olan sizin
bile bilmediğiniz bir Dışişleri vakasını yaşandığına mı?
Evet.
- MİT, sizce hem Aliyev’e darbe girişimde rol oynayan,
hem Süleyman Demirel’i önüne geçmesi için bilgilendiren kurum mu oldu süreçte?
Tansu Çiller’in Aliyev’e darbe yaptırmak gibi bir niyeti
asla olamazdı. Öyle bir şey yok. Bence Azerbaycan muhalefetiyle bir grubun
ortaklaşa çabasıydı. Türk hükümetiyle bir alakası yoktu. Bir kumpastı.
- Azerbaycan muhalefetinin MİT’i de kattığı bir kumpastan
mı bahsediyorsunuz?
Olabilir.
TÜSİAD’ın 2015 çalışmasına diasporadan da katılım olacak
mı?
- TÜSİAD’da 2015 için yapılan çalışmanın başında siz mi
varsınız?
Evet.
- Ne gibi hazırlıklar yapıyor?
Konuyu daha iyi anlamak için, tarihçiler, bu konuyla
uğraşan uzmanlarla toplantılar yapmayı, kendi üyelerimizi en azından
bilgilendirmeyi istiyoruz.
- Tarihçilerden örnek verebilir misiniz?
Geçenlerde yaptık bir tane. Zafer Toprak Hoca bu konuda
bir sunuş yaptı. Epey de ilgi oldu. Ondan sonra Boğaziçi Üniversitesi’yle bir
dış politika forumumuz var. O çerçevede Türk ve yabancı çeşitli konuşmacıları
davet edeceğiz.
- Diasporadan isimler de gelecek mi?
Diasporadan da gelebilirlerse, davet etmeyi düşünüyoruz.
Gelsinler, dertlerini anlatsınlar, ne istediklerini öğrenelim. Onların bir
kısmı gayet makul şeyler de olabilir, uçuk şeyler de. Ama dinleyelim.
- İş dünyası Ermeni meselesini dinlemeye ve öğrenmeye
meraklı mı?
Evet.
- TÜSİAD’ın ağır topları, Koç, Sabancı gibi aileler de
katılıyor mu bu etkinliğe?
Gayet tabii.
- “Bilmediğimiz şeyler öğreniyoruz” mu diyorlar yoksa...
Çok şey söylendi Ermeni konusunda, tehcir konusunda.
Bilmediğimiz şeyler artık çok az. Bütün mesele bunların hangi bakış açısıyla
yorumlandığıdır.
- Bu toplantılarda diasporadan bir Ermeninin yanına
ülkücü bir Türk de oturtmayı planlıyor musunuz?
Tam isim olarak söylemeyeyim, çünkü daha net değil, ama
benzer şeyleri planlıyoruz tabii. Ülkücü olmasa da görüşü farklı bir bakış
açısına sahip bir tarihçi olabilir.
Hürriyet’teki ‘Türkiye Türklerindir’ ifadesi çıkar mı?
- Kapatmadan soralım: Hürriyet’ten “Türkiye Türklerindir”
ifadesi çıkacak mı? Çıkacaksa ne zaman çıkacak?
“Türkiye Türklerindir” hikâyesi bir kere etnik bir ifade
değil. Bu ne zaman kondu?
- 8 Kasım 1949’da. Hürriyet Ombudsmanı Faruk Bildirici’nin
aktardığına göre, yabancı ülkelerde, nüshalarınızın ayırt edilebilmesi için
Türk bayrağı ve bu ibare o gün gazete logosunun yanına yerleştirilmiş.
O sözün dayandığı başka bir şey var ve hiçbir şekilde
Türk, Kürt ile alakalı değil.
- Sorunun cevabı ne peki?
Kalkabilir de ileride.
- Bu yönetimde konuşuluyor mu?
Şu anda yönetimde konuşulmuyor. Kalkabilir de ama
kaldırmak da sorunlu olabilir. Bunları tartışmanın bile gereği olmayabilir.
- Niyeti etnik temelli olmasa da yarattığı etki farklı.
Çıkabilir de. Bu bir kanun da değil. Anayasa değişirse
bir vesile olur.
- Bu Volkan Vural’ın görüşü mü Doğan Holding Yönetim
Kurulu’nun mu?
Benim görüşüm.
- Kriter vatandaşlık tanımının değişmesi mi?
Vatandaşlık tanımı değişirse olur tabii.
- “Kürtler” veya “diğer etnik gruplar” gibi bir ek
gelirse mi?
Başka bir formül bulunabilirse o da olabilir.
http://t24.com.tr/haber/hurriyet-turkiye-turklerindir-ifadesini-yeni-anayasayla-cikarabilir/256464
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.