Haber: Zeki Sarıhan / Arşivi
Mehmet Celal Bey'in yazıları, 'fiilin mesuliyetini bütün
Türklere teşmil etme' çabasına da cevap niteliğindedir. 30 Ekim 1918’de
Mütareke'nin imzalanmasından 70 gün sonra, bir Osmanlı valisinin, Mehmet Celal
Bey’in 1915 olayları hakkında ilginç saptama ve görüşleri, bir gazetede ‘Ermeni
Olayları ve Sebepleri ve Tesirleri’ üç bölüm halinde yayımlandı. Ermeni
olaylarının tartışılmasına bir katkı olmak üzere, Vakit gazetesinin 10, 12 ve
13 Aralık 1918 tarihli sayılarından bu yazının tamamını yeni yazıya çevirdik.
Paragraf düzenine dokunmadık. Aslını yazmak zorunda kaldığımız bazı sözcüklerin
en yakın karşılığını parantez içinde gösterdik. Ara başlıklar tarafımızdan
konulmuştur.
(Sayfalarda okuduğunuz başlıklar, editöre aittir, yazının içinden
alınmışlardır. Radikal gazetesinde sunulurken kâğıt nüshada yazıları kısaltmak
icap etmiştir. Çalışmanın tamamı radikal.com.tr adresinde yayımlanacaktır.)
Mehmet Celal Bey’in yazıları, ‘fiilin mesuliyetini bütün
Türklere teşmil etme’ çabasına da cevap niteliğindedir.
İleri gelen dostlardan bazıları Ermeni olayları
hakkındaki malumat ve görüşlerimi yazmaklığımı tekrar tekrar hatırlattılar.
Gazete muharrirlerinden tanıdığım bazı muhterem kişiler de bu mesele hakkında
mülakat yapmak için müracaatta bulundular. Bendeniz, karşılaştığımız müşkülleri
ve anlaşmazlıkları arttırmamak için şimdilik susmayı tercih etmiştim. Fakat
geçen gün Jamanak gazetesi yazarlarından bir zat ile görüştüm. Konuşmamızda
Ermenilerden birçoğunun son fiilin mesuliyetini bütün Türklere teşmil etmek
istediklerini de anladığım için milletimi böyle bir lekeden kurtarmak
maksadiyle kendisine biraz izahat vermiştim. Muharrir görüşmemizde not almadığı
için fikirlerimi tamamiyle söylediğim gibi gazete sütununa geçirememiş. Diğer
yandan şu çirkin hadisenin örtülecek ve tevil edilecek hiçbir noktası kalmamış
olduğundan Ermeni olaylarını bildiğim bütün tafsilatıyla, bütün iğrençliğiyle
hakikat meydanına koymayı, her şeyi gördüğüm, anladığım gibi naklederek
verilecek hükmü medeniyet ve insaniyatın takdirine havale etmeyi münasip
gördüm.
Tesadüf beni daha meşrutiyetin başlarında Ermeniler
hakkında doğru incelemelerde bulunabileceğim bir mevkiye sevk etmişti. 31 Mart
hadisesinden sonra Erzurum Valiliğine tayin olundum. Ve iki sene orada kaldım.
Erzurum’da gördüğüm toplumsal düzen
O zamanlar Ermenilerle Kürtler arasında bazı
anlaşmazlıklar vardı ki bunların en mühimi arazi meselesi idi. Bütün fertlerine
eşit haklar bahşeden bir memlekette çeşitli unsurlar arasında barışı temin için
öncelikle bu anlaşmazlıkları her tarafın hoşnutluğunu gerektirecek bir tarzda
halletmek, herkese hakkını vermek, her şahsın yetkisini kanunen temin,
fertlerin diğerlerine tecavüz ve zorbalığını men etmek, memlekette kanunu
-yalnız kanunu- hâkim kılmak lazım idi. Ben de bu gayeyi takip ettim.
Öncelikle anlaşmazlık sebeplerini, memleketi ve halkı
layıkıyla anlamak için incelemelerde bulundum. Herkesle görüştüm. İfadelerini
dinledim. Tekrar tekrar vilayetimin her tarafını dolaştım. Çadırlarında Kürt
beylerine, köylerinde Ermeni çorbacılarına misafir oldum. Erzurum vilayetinde
bir iki gün durup kalmadığım bir nahiye merkezi yoktur.
Bu incelemelerin neticesinde anladım ki, unsurlar
arasında esaslı bir ihtilaf yok. Bilakis Türkler ve Kürtler ile Ermineler
arasında asırlardan beri yerleşmiş bir dostluk, karşılıklı bir emniyet, mevcut.
Hamallık, bekçilik yapmak üzere İstanbul ’a, İzmir’e giden Kürtler, çoluk
çocuğunu komşusu Ermeni’nin himayesine ve ticaret için Rusya’ya, Amarika’ya
giden Ermeniler de ailelerini Türk ve Kürtlerin korumasına tevdi ediyorlar ve
iki taraf da bu emanetleri iyi korumaya çalışıyor, bütün vilayette yalnız iki
sınıf halk vardı. Biri başkalarının hakkına tecavüzle menfaat temin eden
mütegallibe, diğeri bir mütegallibenin kötü zulümleriyle ezilmiş, mukavemet
kuvvetini kaybetmiş olan zulüm görenler yani Türkler, Kürtler ve Ermeniler.
(…)
Bu vilayetten iki sene devam eden memuriyetim, Müslüman
olmayan kavimler arasında bize en yakın olan ve bizimle beraber yürümeye en
müsait bulunan kavmin Ermeniler olduğuna dair olan kanaatimi takviye eyledi.
Erzurum Ermenileri arasında vatan endişesiyle kalpleri titreyen ve memletin her
türlü mukadderatından cidden alakadar olan pek çok tacirler tanırdım. Bu
adamların hiçbiri bugün hayatta değildir. İstisnasız olarak cümlesi ya
Erzincan’ın isimsiz izbelerinde ya Diyarbekir’in kızgın çöllerinde elîm ve feci
surette hayatlarını terk etmişlerdir. Bu tafsilatı vermemin nedeni, Ermenilerin
hiç olmazsa hepsine yakın bir büyük ekseriyetinin ruhen ve fikren bu memlekete
bağlı, memleketin her halinden bizim kadar müteessir oldukları hakkında,
tecrübe ve müşahadeye dayandığı için inkâr edilemez kesin kanaatimi bir defa
daha tekrar etmek maksadına yöneliktir.
Ermeni facialarının doğurduğu sonuçlar
Şüphe yok ki Ermeni faciaları ve bunun doğurduğu
felaketler, Harbi Umumi’nin doğurduğu musibetlerden daha büyüktür. Ve bu
cinayetler ve bir de Suriye’de tatbik edilen mecnunca siyaset olmasa idi mağlup
olmakla beraber cihan medeniyeti ve insaniyete karşı bu derece üzücü ve müşkül
vaziyette bulunmazdık.
Tahminen beş asırdan beri Ermenilerle bir arada
yaşıyoruz. Eğer son senelerde gördüğümüz elem verici hadiseler o zamanlarda
zuhur etmiş olsa idi şimdiye kadar bu memlekette ya Ermeni ya Türk kalmazdı.
ERMENİ OLAYLARI VE SEBEPLERİ VE TESİRLERİ (2)
Zeytun’da neler oldu?
Harbin başlamasında Halep Valiliğinde bulunuyordum.
Vilayetin umum nüfusuna nazaran pek az olan Ermeniler, sükûn ve emniyet içinde
iş ve güçleriyle meşgul oluyorlardı. (…) Yalnız Zeytun’da yirmi otuz kadar
Ermeni asker firarisi vardı. (…) Ve firarilerin Yemen ve sair uzak yerlere sevk
edilmeyerek askerlik hizmetlerinin yakın vilayetlerde yerine getirilmesine
müsaade edilmek şartıyle teslim olmalarını temin etmiştim.
(…)
Meselenin iyi surette halledileceği bir sırada Maraş
sancağının Halep’le bağı kesilerek müstakil liva kabul edildi. Ve vilayetin
Zeytun üzerine müdahale hakkı kalmadı. Hiç lüzum yok iken Zeytun’a asker sevk
edilerek oradaki ahali çoluk çocuklarıyla beraber çıkarılıp Konya’nın ağır
havasıyla meşhur olan Sultaniye (Karapınar) kazasına nakledildi. Her taraftan
Ermeni tehciri başladı. Başlangıçta öteden beriden gelen Ermenileri Konya’ya
gönderiyor idik. Sonradan bunların Konya’ya değil Deyrizor’a gönderilmelerine
dair emir aldık.
Halep’ten Ankara ’ya oradan Konya’ya niçin nakledildim
İtiraf ederim: Ben bu emirlerin, bu icraatın Ermenileri
mahva yönelik olduğuna kani değildim. Çünkü hiçbir hükümetin kendi tebaasını ve
memleketin en büyük serveti sayılması gereken insan sermayesini bu suretle
imhayı gerekli göreceğine ihtimal vermiyordum.
(…)
Adana ve sair yerlerden art arda Ermeni kafileleri
geliyordu ve neşrolunan Tehcir Kanunu gereğince vilayet dahilindeki Ermenilerin
de çıkarılması için pek şiddetli emirler veriliyordu. Antakya’daki Ermenilerin
tehciri hakkında iş’arı (emri), vilayet valisi sıfatıyla Halep vilayetinde
hiçbir Ermeni’nin cebren meskeninden çıkarılarak uzak diyarlara sürülmesini
icap ettiren bir kabahat işlemediklerini bildiğim için infaz etmedim. Bu
itaatsizlik, Halep’ten Ankara’ya naklime ve üç dört gün sonra da Konya’ya
gönderilmeme sebep oldu.
(…)
Asırlarca telafisi mümkün olmayacak
Ermeniler hakkında yapılan muamelenin her bakımdan
mukaddes vatanın yüce menfaatlerine aykırı olduğunu mütemadiyen telgraf ve
yazışmalarla Babıâli’ye yazmakta idim. Bunlar arasında mensup olduğum Nezaretin
nazırına yazdığım gizli ve hususi bir yazıda “Ermeni kavmi nüfusu memleketin
ehemmiyetli bir kısmıdır. Umumi servetin belki dörtte biri Ermeniler elindedir
ve memleketin teşebbüs kuvvetinin yarısına yakını miktarına bunlar sahiptir. Mahvlarına
çalışmak memleket için asırlarca telafisi mümkün olmayacak derecede büyük bir
zarardır. Bütün dünyadaki düşmanlarımız toplanıp aylarca düşünseler bize bundan
büyük bir fenalık edemezler” demiştim. Görüşlerimin hiçbiri dikkate alınmadı.
Konya’da iki gün kaldıktan sonra İstanbul’a geldim. Selahiyet sahibi olanlara
bu teşebbüsün zararlarını anlatmaya çalıştım. Maalesef kimseye meramımı
anlatmak mümkün olmadı.
Konya yolunda gördüğüm feci manzaralar
Ermeniler hakkında tatbik olunan siyasetin mukaddes vatanımızın
hayati yüce menafaatlerine tamamiyle aykırı olduğu kanaatinde bulunan namuslu
bir adam, tabiatiyle bu icraata iştirak edemezdi. Bu bakımdan Konya’daki
Ermeniler de çıkarılacak ise oraya bu gibi işleri yapabilecek başka bir adam
göndermelerini söyledim. Çıkarmayacaklarını temin ettiler. (…) Vilayetin ilk
istasyonu olan Akşehir’e vardığımda kasabadaki Ermenilerin evlerinden
çıkarılarak sevk edilmek üzere İstasyonda toplanmış olduklarını gördüm. Ilgın
ve diğer istasyonlarda da aynı hali müşahade ettim. Bu biçarelerin cümlesini
evlerine gönderdim.
Ilgın’da gördüğüm feci bir manzarayı ömrüm oldukça
unutamayacağım: Sevk edilmek üzere istasyonda toplanmış ve günlerden beri tren
bekleyerek açıkta bırakılmış olan kadın, erkek, genç ve ihtiyar yüzlerce nüfus
arasında kuyruk sokumu hizasından itibaren iki bacaktan mahrum bir biçare de
vardı. Altına bir meşin parçası bağlamış ve ellerine bir nalın geçirmiş,
boynuna boyacı kutusu asmış olan bu zavallı, hayatını dilencilikle ve müşteri
bulursa kundura boyamakla kazanıyordu. Uğradığı muamelenin sebebini katiyyen
anlayamayan bu talihsiz de sürülecekler, kovulacaklar arasına dâhil edilmişti.
Vilayet merkezine vardığımda Konya Ermenilerinin de bu biçimde istasyona
indirilmiş olduğunu ve bundan başka İzmit ve Eskişehir ve Karahisar’dan gelen
binlerce halkın açıkta ve bezden, yorgandan, keçeden yapılmış çadıra benzeyen
örtüler altında ve yürekler yaralayacak derecede mahrumiyet ve sefalet içinde
geleceklerini beklemekte olduklarını gördüm. Diğer yerlerden gönderilenler hakkında
doğrudan doğruya bir şey yapamazdım. Yalnız Konyalıları evlerine iade ettim ve
diğerlerine göçmenler tahsisatından yevmiye verdirmeye başladım.
Ellerimle, tırnaklarımla tutabildiklerimi kurtardım
Benim Konya’daki halim elinde hiçbir tahliye vasıtası
olmadığı halde nehir sahilinde duran adamın haline benziyordu. Nehirde su
yerine kan akıyor ve binlerce masum çocuklar, kabahatsiz ihtiyarlar, aciz
kadınlar, kuvvetli gençler bu kan akıntısı içinde yokluğa doğru akıp
gidiyorlardı. Ellerimle, tırnaklarımla tutabildiklerimi kurtardım ve diğerleri
zannederim bir daha dönmemek üzere akıp gittiler.
Konya’da Doktor Dod (Deyvid ?) isminde Amerikalı bir
misyoner tabip vardı. Sefalet neticesi olarak hastalanan Ermenileri tedavi
ediyor ve gücü yettiği zamanlarda bazılarına sıcak çorba veriyordu. Az müddet
zarfında bu zat ile aramızda dostluğa yakın bir yakınlık hasıl oldu. Bir iki
defa hastaneye gittim ve gösterdiği insanca muameleden dolayı kendisine
teşekkür ettim. Bu insaniyetli doktoru da ben Konya’dan çıktıktan sonra
memleketine kovduklarını sonradan haber aldım. Haydarpaşa’dan gelen trenler her
gün binlerce Ermeni getiriyor, Konya İstasyonu’na yığıyordu. Ve bunların daha
ileri sevki için mütemadiyen İstanbul’dan emir tebliğ ediliyordu. Ve ben vagon
verilmedikçe sevkıyatın mümkün olamayacağını söyleyerek özür diliyordum. Şu hal
haftalarca devam etti ve bu müddet zarfında ancak bir iki kafile Ermeni
Ereğli’ye kadar sevk edilebildi. Sevkıyatı hızlandırmak için çeşitli
vasıtalarla resmî ve gayri resmî makamlardan her gün tazyik edilmekte idik.
Muhacirler ve Aşiretler Umum Müdürünü bu işleri yoluna koymak için memur
etmişlerdi. Bize onun tebligatını Nezaretin emri gibi telakki etmemizi
bildirmişlerdi. Ben fikrimi hiçbir vakit saklamadım. Bu teşebbüsü memleket için
zararlı addettiğimden iştirak edemeyeceğimi İstanbul’da ve Konya’da herkese
söyledim. O zamanlar Konya’da bulunan vilayet mebuslarına da aynı surette
beyanatta bulundum.
MEHMET CELAL BEY KİMDİR?
Mehmet Celal Bey, 1863’te İstanbul’da doğmuş, 1883’te
Mülkiye Mektebi’nden mezun olmuştur. Ticaret ve Ziraat Nezareti tarafından
Almanya’ya öğrenime gönderilmiştir. 1908’de Mülkiye Mektebi müdürlüğünde
bulunmuş, 1910’da Erzurum Valiliği’ne atanmıştır. 1911’de de Dâhiliye
Nazırlığına getirilmiştir. Aynı yıl Edirne Valisi olmuştur. 1913’te de Ticaret
ve Ziraat Nazırlığı yapmış, 1914-1919 arasında Halep, Konya ve Adana
valiliklerinde bulunmuştur. Mehmet Celal Bey, 1923’ten sonra İstanbul Reji
Başmüdürlüğüne getirilmiş, 1926 yılında İstanbul’da ölmüştür. Cenazesine kalabalık
bir Ermeni nüfusu da katılmıştır. Taksim Meydanı civarındaki mezarı 1940
yılında bölgede yapılan geniş çaplı düzenlemeler sonucu üzerinden yol geçilerek
yıkılmıştır. Celal Bey’in yazısının önemi, Ermeni göç ettirme olayını vali
olarak Halep’te ve Konya’da yaşamış olmasından kaynaklanmaktadır. Tehcir
sırasında gördüğü kanunsuzluklara karşı çıktığı için de görevinden alınan
birkaç idareciden biridir.
http://www.radikal.com.tr/turkiye/milletimi_lekeden_kurtarmak_istiyorum-1188746
1 yorum:
Dr. Dodd dogrudur. 2 d ile yazilir ve Turkcede Dod olarak okunabilir.
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.