Işıl Demirel
Temelinde ulusun bütünlüğünü sağlamanın yanı sıra uzun bir
tarihe dayanan Türkçe konuşma tartışmaları da bulunan ‘Vatandaş Türkçe Konuş’
kampanyası, toplumu dil birliği yolu ile homojenleştirmek üzere ilk olarak 1928
yılında sahnelenmiş ve anadili Türkçe olmayan herkese yönelik gibi görünse de
pratikte Müslümanları es geçerek yalnızca gayrimüslimleri hedef almış bir
uygulamaydı. Cumhuriyetin kurucu kadrolarının laikliğe sıkı sıkıya
tutunmalarına rağmen vatandaşlığı ilk etapta din üzerinden kategorize eden yani
“Müslüman eşittir Türk” ve “Gayrimüslim eşittir gayri Türk” mantığı bu
kampanyanın daha sonraları yaşanacak pek çokları gibi yalnızca gayrimüslimleri
muhatap almasına sebep olmuştu.
Gayrimüslimleri arzu edilen ideal ‘vatandaş’ formülüne
entegre etmenin ana yolu dil olarak görülmüş, dil değişirse kültürün de
değişeceği öngörülmüştü. Bu amaçla daha Cumhuriyet yeni kurulmuş iken 1924
yılında çıkarılan eğitim kanunları ile özellikle azınlık okullarının
müfredatlarına müdahale edilirken bir yandan da gayrimüslimlerin neden Türkçe
konuşmadıkları yazılı basında sorunsallaştırılmaya ve eleştirilmeye başlandı.
Bu yazılarda özellikle Yahudiler, “1492’de İspanya’dan kovulduklarında
kendilerine kucak açan ve yüzyıllardır misafirperverlik(!) gösteren bir
milletin dilini” konuşmadıkları için sıklıkla suçlandılar.
YAHUDİLER NEDEN TÜRKÇE KONUŞMUYOR?
Söz konusu dönemde basında genişçe yer alan bu sorunun
aslında temelde tek sebebi vardı. Rum ve Ermeni toplumlarının millî dilleri
Rumca ve Ermenice olarak kabul edildiğinden bu toplumların Türkçe konuşmaması
kamuoyu tarafından yadırganmış, Türkçe konuşmaları teşvik ve telkin edilmişti.
Ancak esas hedef Yahudilerdi. Zira Yahudiler siyasi iktidarın Yahudilerin millî
dili olarak kabul ettiği İbranice yerine Osmanlı İmparatorluğu’na göç ettikleri
1492’den beri konuştukları ve kültürlerinin önemli bir parçası olan
İspanyolca’yı konuştuklarından eleştiriliyor, kendilerini kovmuş bir ülke olan
İspanya’nın dilini konuşmaları nankörlük olarak adlandırılıyordu. Oysa siyasi
iktidar tarafından milli dil olarak atfedilen İbranice yalnızca din
kitaplarının ve duaların dili olmak dışında Yahudilerin hayatında bir yer
taşımamaktaydı. Gayrimüslim isimlerinin Türkçeleştirildiği, Türkçenin anadil
olarak benimsetilmeye çalışıldığı ve kamusal mekânlarda Türkçe konuşmanın
zorunlu kılındığı bu süreçte Yahudilerin kendilerini ‘kabul eden’ Osmanlı
İmparatorluğu ve onun varisi Türkiye Cumhuriyeti’nin dilini öğrenmeye heves
etmeyip Ladino dışında ikinci dil olarak Alliance İsraélite Universelle
okullarında öğrendikleri Fransızcayı kullanmaları yazılı basında nankörlük ve
hainlik olarak karşılık bulurken bu dilleri konuşmalarının gerçek birer Türk
olabilmeleri önündeki engel olduğu vurgulanıyordu. Oysa tüm bu eleştiriler bir
hayli yersizdi zira gündelik hayatlarına hâkim olan Ladino’nun yanı sıra
Fransızca ve başka batı dillerini de konuşuyor olsalar da Yahudi erkeklerinin
tamamı gündelik ve ticari hayatlarını devam ettirecek kadar Türkçe bilmekte ve
konuşmaktaydı. Buna karşılık kadınlar günlerini evde geçirdiklerinden Türkçeyi
yaygın olarak kullanmasalar da Türkçenin hiç kullanılmadığını söylemek mümkün
değil. Ancak tüm bunlar ideologlar tarafından göz ardı edilirken Aralık 1925’te
istisnasız tüm firmalarda çalışan memurlara yerli malı kıyafet giyme
zorunluluğu getirildi. Bir yandan da yerli mallarının alınması için yapılan
devlet propagandası, gazete ilanlarıyla yönlendiri ldi:
“Her işte ve her yerde Türk malı kullan! Türk mağazalarından
alışveriş et! Türkçe konuşmayana cevap verme! Türkiye’de herkesten fazla hakkın
olduğunu unutma!”
Yerli Malı Kampanyası yerli olan her şeyin vurgusunu yaparken
ardından geleceklerin habercisi niteliğindeydi.
"BİR MİLLETİN
FERDİ OLMAK İÇİN O MİLLETİN LİSANINI BİLMEK ŞARTTIR"
Milli Türk Talebe Birliği ve Türk Ocakları Türkçe
konuşulması için bu yıllarda çalışmalar yapmaya başlar; faaliyet gösterdikleri
şehirlerde, kentin çeşitli yerlerine beyannameler asarak “Bir milletin
ferdinden olabilmek için o milletin lisanını bilmek ve konuşmak şarttır”
parolasını gündelik hayatın bir parçası haline getirirler. Ve 13 Ocak 1928’de
Milli Türk Talebe Birliği yıllık kongresinde azınlıkları Türkçe konuşmaya
zorlayacak bir kampanyanın başlatılmasına, umumi yerlere Türkçe konuşulmasını
tavsiye eden tabelaların asılmasını aynı zamanda halkın Türkçe konuşmayanlara
yönelik baskı uygulamasının sağlanması yoluyla Türkçe kullanımının zorunlu hale
getirilmesine karar verilir. ‘Vatandaş Türkçe Konuş’ kampanyası vurgusuyla
buyurgan bir şekilde özellikle gayrimüslimleri Türkçe konuşmaya davet etmek
üzere tüm bu hazırlıklardan sonra ilk olarak 1928 yılında ortaya çıkar. Kamusal
alanda bu kampanyadan çok önce boy göstermeye başlayan uyarı ve ikazlar bu kez
bir emir niteliğinde herkesin karşısındadır: Vatandaş Türkçe Konuş!
Buyurgan vurgusu ile kahve, lokanta, sinema, tiyatro, gazino
ve hatta toplu taşıma araçları olmak üzere kamuya açık hemen her alana asılan
afiş ve levhalar sinirleri karşılıklı olarak gererken halkları karşı karşıya
getiren olaylara sebep olur. Yürütülen bu kampanya geçici bir süre için de olsa
Türkiye’nin farklı yerlerinde seslerin yükselmesine sebep olurken özellikle küçük
yerleşim birimlerinde taşlı sopalı, baskıya ve şiddete dayanan eylemlere kadar
varır. Türkler ve gayrimüslimleri karşı karşıya getiren bu kampanya
Çanakkale’de de etkisini gösterir.
Türkçe konuşma mevzusunun toplumsal alanda yarattığı
huzursuzluğu, baskı, şiddet ve korkuyu hatırlayan Çanakkaleli Yahudi tanıklar
için Vatandaş Türkçe Konuş kampanyası, güvensizliğin ve ötekiliğin başlangıç
tarihidir. İlk defa topluma hedef gösterildikleri, anadillerini konuştukları
için baskı gördükleri, asırlarca komşuluk ilişkileri kurdukları, ticaret
yaptıkları, birlikte yiyip içtikleri Müslüman komşularından destek yerine
tenkit gördükleri anıların kaynağıydı. İşte bu anılara sahip görüşmecilerimden
biri de Madam C. idi:
“Küçüktüm kampanya vakti. Yeni okuma yazma sökmüştüm. Musevi
mektebi kapanmıştı benden önce. O yüzden biz de Müslüman çocuklarıyla aynı
okula gidiyorduk. Okulda öğretmenlerden arkadaşlardan kimi sataşanlar oluyordu.
İsimle dalga geçme, ‘nesin sen’ diye sorma falan. Hepsi o ama. Bir fenalık
yoktu. Sonra fenası geldi. Bir gün bir baktık kahvede, iskele civarlarında,
sokak başlarında tabelalar. Diyor: ‘Vatandaş Türkçe Konuş!’ Ben anlamıyorum
tabii ne olduğunu o zaman ama evde konuşulanlardan anlıyorsun az çok. Babamın
üzüntüsünü görüyorum. Akşamları anneme ‘dost kalmadı’ diye dertleniyor, hatta
gidelim diye düşünüyordu. Ben gizli gizli kapı dibinden dinliyorum. Annem bizi,
kardeşlerimi, beni sıkı sıkı tembihliyor sokağa çıkarken. ‘Konuşmayın kimseyle!
Kimden ne geleceği belli olmaz!’ diye. Anlamıyorum tabii ben bu endişe niye.
Bir Şabat havraya gidiyoruz. Oradan çıkınca da âdetimizdi gezmeye giderdik. O
gün her zamanki gibi iskele tarafına indik, gez dolaş. Neyse yemek derdine hep
gittiğimiz kahveye gidince bir baktık oturacağımız yerde koca bir tabela. O zaman
herkesin her yerde yeri belli. Havrada belli, lokantada belli, kahvede belli.
Hep gittiğimiz yer olduğundan orada yerimiz var. Denize yakın. Neyse biz bir
gördük ki oraya da asmışlar o lanet tabeladan. Babam gördü. Ama inat adam gitti
gene oturdu. Annemde telaş; bir laf denir, ters bir şey olur diye. ‘Gidelim
evde yer içeriz bugün.’ Ama nafile babam ondan yana bakmıyor bile. Hoş baksa
bile annemin ki de laf. Gezmemiz boşa değil. Şabat olduğu vakit evde oturmak
makbul değildir. Ateş yakamazsın, elektrik açamazsın. Günahtır. Eskiden
uyulurdu bunlara tabii ama yenilerde yok pek öyle adetler. Neyse o zamanlar
Türk çocukları gelir bahşiş alır ateş yakarlardı. Eve gitsek annemin demesiyle
aç kalacaz senin anlayacağın. Bekle ki bir çocuk gelsin yaksın ocağını. Neyse
babam inat çıkınca oturduk. İşte biz başladık her zamanki mevzular, okul
anlatıyoruz. Babam soruyor sen ne yaptın, anlatıyorum. O zaman pek kızlar
okumaz ilkten sonra. Ben istiyorum ya o yüzden babamın gözüne girme
derdindeyim. İşte falan oyun öğrendim, filan ders öğrendim, böyle okudum diye
konuşuyorum. Babam da aferin diyor. Ama annem ne zaman birimiz ağzımızı açsak
‘Avram yapmayın Allah için’ diyor. Yan masamızdan bazı adamların kötü
baktıklarını fark ediyorum. Hakikaten kötü yani. Korkutucu. Belli bir gerginlik
olacak. Babam dayanamadı dönüp adamlara bakınca içlerinden biri ters ters
arkamızdakini göstererek ‘Bak, bak ne yazıyor orada?’ demez mi? Tam kıyamet
kopacaktı ki kahvecinin çırağı geldi. Onlara bakarak böyle babama ‘Avram Efendi
bir rahatsızlık mı var?’ dedi. Babam yok rahatımız yerinde deyince adamlara
gözdağı verdiler işte orda. Sonra onlara dönüp ‘Haydi beyler bittiyse yemeniz
içmeniz masa işgal etmeyin’ dedi. Yiğit gençten bir çocuktu. Korktular
herhalde. Kalkıp gittiler birazdan. Öylece geçti. Bir başka gün ne oldu bilmem
babamın kaşı patlamış eve gelmesi var işte o da yine bu sebepten. Çarşıda kavga
olmuş bu sefer. ‘Hain gâvur!’ diye dövmüşler babamı. Babam demiş ‘Ben de siz
kadar Türküm! Kimse bana hain diyemez.’ Ama dinlememişler. Türkçe konuş diye
bir hastalık almış demek ki insanları. Babam gibi iyi bir adamı bile… Neyse
velhasıl yemiş dayağı. En yakın komşularından destek görmemiş o gün. Sopa
kaldıranlara kimse bir şey dememiş. Kırgındı o sebepten. Zor tabii öyle gâvur
damgası yemek ama şükür geçti. Kimse kimseye demiyor şimdi böyle şeyler.”
Müslüman olanın makbul ve Türk kabul edildiği zihniyet
karşısında Yahudiler “hain, gâvur, nankör” olarak damgalanırken karşılıklı
gerginlik ve kavgalara sonucu komşu komşuya düşman olur. Vatandaş Türkçe Konuş
kampanyası, olaylar sürerken yaşanan kavgalar sebebi ile Türkçenin
yaygınlaştırılmasını yürekten savunanlar için dahi tehlikeli görülmüş olacak ki
kalıcı olarak gayrimüslimlerin Türkçe konuşmaları sağlanamadan başladığı gibi
sessiz sedasız biter. Bir sabah sokağa çıkan insanlar bütün pankart ve
afişlerin kaldırılmış olduğunu görürler. Teoride kısa sürmüş olsa da, aslında
pratikte pek de öyle olmaz. Bu tarihten itibaren kampanya sık sık kendini
tekrarlayarak ortaya çıkar ve gayrimüslimleri ilgilendiren her gündem maddesi
ile yeniden şiddetli tartışmalara yol açar.
SONUÇ: KAYBOLAN BİR
DİL LADİNO
Araştırma sırasında görüştüğüm onca insanın belki de tek
ortak noktası kampanyanın ne zaman başladığı ya da ne zaman bittiğine dair bir
fikirlerinin olmamasıydı. Çünkü aslında onlara göre kampanyanın bir başlangıç
ve bitiş tarihi yoktur. Hayatları boyunca dillerini, isimlerini ve şivelerini
saklamaya çalıştıkları her an ‘Vatandaş Türkçe Konuş!’ yeniden yaşanmış ve
yaşanmaktadır. Tüm bu korku ve endişeler yüzünden yeni nesillere daha az Ladino
öğreterek onları korumaya çalıştıkları ise yürek burkan bir gerçektir.
‘Vatandaş Türkçe Konuş’ baştan aşağı yanlış ve başarısız bir uygulama olarak
karşımızda dursa da yazık ki amacına bir nebze de olsa ulaştı. Bugün Ladino
yoğunlukla 50 yaş ve üzeri insanlar tarafından kullanılıyor ve koca bir kültür
tarihi ile birlikte kaybolmaya karşı direniyor.
http://www.salom.com.tr/newsdetails.asp?id=90735


Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.