Hovsep Hayreni
Başbakan Erdoğan 12 yıllık iktidar deneyimi içinde zaman
zaman resmi kalıpları çatlatan sürpriz çıkışlarıyla farklı bir lider olarak
göründü. Kuru kafalı bir devlet adamı gibi tekdüze değil, zamanın gereklerine
uygun değişik ve akıllı hamleler yapmasıyla dikkat çekti. Despot ve reformist
yüzünü sık sık dönüşümlü ve birarada gösterdi. Esasen ikinci yönü oldukça
sahte, gerçek değişimleri sağlamaktan uzak ve reel işlevinden fazla psikolojik
algılar yaratan birşeydi. Toplumun nabzını iyi ölçerek kendi politik geleneğini
yeniden biçimlendirmeyi ve taban genişletmeyi başardı. Güven kazandıkça ülkenin
tabu sorunlarına dokunma ve eskisi gibi gidemez olan yönlerini kısmen revize
etme cesareti buldu. Ama temsil ettiği devletin kuruluş temellerini hiç
tartışma konusu yapmadı ve stratejik çıkarlarını titizlikle gözetti. Zaten
“milli” meselelerde yenilik olarak ne yapsa bu doğrultuda yapacaktı. Örneğin
Kürt meselesinde açılıma yönelirken “tek devlet, tek millet, tek vatan, tek
bayrak” vurgusunu hiç ihmal etmedi.
Darbe tehlikesinden korunmak için askeri
vesayeti geriletirken devletin güvenlik sigortası olarak militarist anlayışı
muhafaza etti. İslami geleneğin baskılanmasına son vermek için Kemalist
ideolojinin laikçi damarına yüklenirken ortaklaştığı ırkçı-şoven çizgileri ve
Atatürk mitini özenle korudu. İyi bir demagog ve şovmen olarak tartıştığı her
konuda hem nalına hem mıhına vurmasını bildi. İç siyasette rakiplerini
zayıflatıp kendine avantaj sağlayacak gündemler yarattı, bazen de ortaya çıkan
karambolleri değerlendirmede mahir davrandı. Siyasi rakibi CHP'yi tek parti
döneminin insanlık suçları üzerinden teşhir etme girişimi ve yukardan aşağıya tarih
sorgulaması tam da böyle bir vesileyle başlamıştı.
Başbakan'ın adına hiç değilse “katliam” diyebildiği ve
tevekkeli biçimde olsun “devlet adına özür” beyan ettiği 1937-38 Dersim
soykırımı bu sayede yoğun bir tartışma gündemi oldu. Ancak Türkiye'de tarihle
yüzleşmenin en netameli konusu olan 1915 Ermeni-Süryani soykırımı ve 1923'e
kadar Pontus Rumlarını kapsayarak devam eden Hristiyan halkların kanlı
tasfiyesi dokunulmaz kalıyordu. Son on yılda sivil toplumun sorgulama alanına
girmekle beraber devlet katında bu süreç gündeme alınmıyor, dışardan gelen
basınca ise alışılmış inkarcı söylemle tepki veriliyordu. Başbakan'ın Dersim
çıkışını ve yankılarını irdelerken biz hep bu garipliğe dikkat çekmiş ve eğer
vicdan işiyse o vicdanın 1915'e neden işlemediğini sorgulamıştık. Birçok faktör
içinde en esaslı görülmesi gereken iki nedenden biri; bu olayın cumhuriyet
içinde bir budama değil, cumhuriyetin hemen üzerine kurulduğu bir kök kazıma
eylemi oluşu, diğeri ise kazınıp silinen halkların gayrımüslim ya da “gâvur”
olarak çok daha değersiz görülüşüydü. Yıllar süren bekleyişten sonra nihayet
soykırımın 99. yıldönümünde Başbakan bu konuya da “insani” açıdan değinme
lütfunu gösterdi. Fakat çok gecikmeli gelmesinin yanında bu değinmenin tarzı
Dersim çıkışından belirgin şekilde sönük ve içeriği de büsbütün zayıf, daha
doğrusu boş kaldı.
Yöntemde Dikkat Çeken Tutukluk ve İçerikte Cimrilik
Her konuda ve her vesileyle kürsüye çıkıp doğrudan
konuşmayı seven Başbakan, 1915 gibi önemli bir soruna ilk kez “empati” ile
değinecek olduğunda neden somut tasvirler içeren duygulu bir hitabı değil de,
muğlak sözcüklerle dolu diplomatik bir yazılı açıklamayı tercih etmiştir?
Açıklamanın dokuz dilden tüm dünyaya duyurulma isteği bu sorunun tatmin edici
yanıtı olamaz herhalde. Daha önce Dersim 1937-38 için vermek istediği mesajları
hep kürsüden vermiş ve uluslararası kamuoyu da bunları izlemekten mahrum olmamıştı.
“Ah benim Dersimli kardeşim, ah benim Diyarbakırlı kardeşim” diye kalabalıklar
önünde gözyaşı bile dökebilen Başbakan, iş Ermenilerin acısını paylaşmaya
gelince öyle dokunaklı bir seslenişi neden beceremedi dersiniz?
Açıklama muhtevasında kendini gösteren farklar bir yana,
yönteme ilişkin bu tutukluk bile kendiliğinden çok şey anlatır. Düne kadar “Biz
yaradılanı yaradandan dolayı severiz” gibi bir nakarat eşliğinde bu ülkenin
farklı kimliklerine hitab ederken yalnızca Müslüman olan etnik grupları sayıp
Hristiyan olanların adını ağzına almayan bir Başbakan'dan söz ediyoruz. Yani
ayrım yapmadığını anlatmaya çalışırken dahi ayrımcılığını ele veren sistemli
bir ketumiyet içindeydi. Bu defa konu 1915 olunca orucu bozması kaçınılmazdı,
ama yine bir mesafe koymak ister gibi sesli hitabetten feragat etti. Bunu ait
olduğu gelenek içinde “gavurla duygudaşlık” kurmanın zorluğuna yormak yanlış
olmaz sanırım. Sonraki hafta partisinin meclis grup toplantısında konuşmasına
gelince yazılı açıklamanın primini toplamak üzere diğer partilerle polemik
dışında birşey yapmayıp, Ermeni halkının trajedisiyle ilgili yüreklere
seslenmekten yine kaçındı.
Dersim çıkışını yaptığında Necip Fazıl Kısakürek'ten
pasajlar okuyarak o dönemin vahşetini nasıl kınadığını hatırlayalım. 1915'te
sergilenen vahşetin çapı çok daha geniş, bilançosu kat be kat ağırdı. Üstelik
kendi vicdanına işlemesi için ille Müslüman kimlikli birilerinin referansı
gerekiyorsa, o dönem Ermenilere yapılanı “bir milletin vahşice imhası” gibi
etkili sözlerle telin eden Müslüman gazeteci, siyasetçi ve azledilmiş mülki
amirler de vardı. Onlardan birkaçının İttihatçı canilere söylediklerini dile
getirebilirdi mesela. “İttihatçı zihniyetle hesaplaşma” gereğinden sözediyordu
hani, onun en büyük cürmünü ve ardındaki toplu tasfiyeci zihniyeti mahkum
etmekten kaçınan biri İttihatçılığın nesine karşı geliyor olabilir ki?..
Gecikilmiş 1915 açıklamasının ne kadar düşük profilli ve
cimrice olduğunu anlamak için Dersim konusundaki yarım ağız özürle
karşılaştırmak yeterlidir aslında. Başbakan Dersim'de yapılanlar için “katliam”
tabirini kullanınca yüreği ağzına gelen devletçi medya sözcüleri de
“Dersim'deki katliamsa ötekine ne diyeceğiz?” yollu endişelerini dile
getirmişlerdi. Aynı yıllar içindeki başka konuşmalarında 1915 için “ecdadıma
laf söyletmem” havasını çalan Başbakan, Dersim çıkışının yaratmış olduğu
paradoksa rağmen bu alandaki “sıkı duruş”unu halen sürdürme niyetinde
görünüyor. Öyle ki 100. yıla 1 kala ihtiyaç duyulan yazılı açıklama 1915'de
Ermenilere yapılanı resmi tarihin “tehcir” kavramı dışında bir şeyle
tanımlamıyor. Dahası o tarihte Ermenilerin acılarını savaş içinde her milletin
doğal olarak çektikleriyle aynılaştırıyor. Devletin sorumluluğuna hiçbir
şekilde değinmiyor. Dolayısıyla özür de sözkonusu değil. Kimsenin acısından
farklı bir muhtevası yoksa, 99 yıl sonra Ermeni halkına özel “taziye” sunmanın
anlamı ne olabilir ki?..
Zamanlama Ustalığı ve İşaret Ettiği İtici Etkenler
“Taziye” her ne kadar Ermenilere ithaf edilse de esasen
dünya kamuoyuna hitab ediyor. Amaç 100. yılın girişinde uygun bir politik
taktikle dünyanın gözünü boyamak, Ermeni halkının adalet beklentisine cevap
vermeksizin “medeni ve demokratik” bir görüntüyle bu önemli süreci atlatmaktır.
Böyle bir oyuna dünden razı olan büyük devletler birkaç “insani” kelime içeren
açıklamayı şüphesiz memnuniyetle karşılayacaklardı. Geleneksel inkar
politikasından vazgeçilmemiş olması sorun yapılmayacak, “iyi niyet”
alkışlanacaktı. ABD Dışişleri sözcüsünün “gayet açıkyürekli ve gerçeklere
dayalı” gibi sözlerle yaptığı abartılı takdire bakılırsa, böyle bir açıklama
için Erdoğan hükümetine çoktan beri telkinde bulunduklarını ve hatta belki bu
“taziye”nin taslağını kendilerinin oluşturduğunu bile tahmin edebiliriz.
Yeminli Ermeni düşmanı nasyonal-sosyalist Doğu Perinçek
de bu ihtimale dikkat çekmiş, ama bütünüyle ters sonuç çıkartmak üzere!.. O ve
benzerleri ABD'nin Türkiye'yi Ermeni sorunu üzerinden sıkıştırdığı ve Erdoğan
Hükümeti'nin ihanete varan bir tavizkarlık içinde olduğu kanaatini yaymak
istiyor. Halbuki ABD ve AB'nin politikaları bu konuda Türkiye'yi hesap vermeye
zorlayıcı nitelikte değil. Onlar ancak başka konularda kendi istemlerini kabul
ettirmek için arada bir bu sorunu şantaj unsuru gibi gösterip geri çekmekle
yetiniyorlardı. Beri yandan kendilerini bu sorunda çözüm için tutarlı etki
yapmaya zorlayan Ermeni diasporasına ise “gelişme” anlamında birşeyler
göstermeye ihtiyaçları vardı. Her 24 Nisan'da ABD Başkanı soykırım sözcüğünü
telafuz etmesin diye çırpınan Türk hükümetine “Bari siz makul görülecek birşey
söyleyin de bizim elimiz rahatlasın” demiş olmalılar.
İşte “insani” temelde geldiğine dair inanılmaz takdir
beyanlarının yağdığı taziyenin itici etkenlerinden biri bu olabilir. Ve tabii
özellikle de 100. yıla giriliyor oluşu. Ona bir dalgakıran gerekliydi. 100.
yılın 24 Nisan'ını beklemek çok geç olurdu. Bu nedenle, daha önce yapılamadıysa
bile, 99. yılın 24 Nisan arifesinde (hem de Türklüğün sembolü 23 Nisan'a denk
getirerek) böyle bir deklarasyonun yapılması kendi çıkarları hesabına çok
akıllıca bir adım olmuştur. Bunu artık kurt siyasetinden tilki siyasetine geçiş
sayabiliriz.
Beklenenden Düşük Profil ve Yüksek Takdirler
Böyle bir adımı birkaç yıldır bekliyorduk. 2012 yılının
24 Nisan'ında AKP'li bir vekil (İsmet Uçma) “kendi şahsı adına Ermenilerden
özür dilediği”ni belirtmekle birlikte “Ben Ermeni vatandaşlarımıza reva görülen
şeyin soykırım değil de soysürgün olduğunu düşünüyorum” diye işaret vermişti.
Ben de o günlerdeki bir yazımda “Sanki bu çıkış şahsi özür dilemek için değil
de, hükümetin yakınlarda geliştireceği bir tavır için şimdiden soykırım yerine
geçirilecek tanımı pişirmek için yapılmış gibi” demiştim. Bir başka işaret ise
geçen Aralık ayında Dışişleri Bakanı Davutoğlu'nun “Tehciri benimsemiyoruz,
İttihatçıların yaptığı gayrı-insani bir olay” deyişi olmuştu. Sonunda
Başbakan'ın da benzer bir söyleme yöneleceği beklenilir birşeydi.
Bunu büyük bir sürpriz gibi lanse etmek doğru değil.
Böyle davrananlar aynı zamanda içeriğini de abartma durumundalar. Dikkat
edilirse Başbakanlık adına resmi açıklamanın sözcükleri önceki işaretlerden
daha çekincelidir. Mesela Davutoğlu tehcirin kendisini gayrı-insani
tanımlamışken, bu defa yazılı metinde “Her din ve milletten milyonlarca insanın
hayatını kaybettiği I. Dünya Savaşı esnasında, tehcir gibi gayr-ı insani
sonuçlar doğuran hadiselerin yaşanmış olması” deniyor. İkisi arasında ince bir
fark var. Yazılı açıklama “tehcirin amacının kötü olmadığı” yönündeki resmi
görüşü sürdürürcesine yalnızca onun doğurduğu sonuçlar için “gayr-ı insani”
diyebiliyor. Bu ise soykırımın mimarlarından Talat Paşa'nın anılarında “Esas
olarak askeri bir önlemden başka birşey olmayan göç ettirme, vicdansız ve
karaktersiz insanların elinde bir facia şeklini almıştır” deyişinden daha
farklı bir ifade sayılmaz.
Başbakanlık mesajının yüzüncü yılı karşılama amaçlı
politik bir manevra olduğunu ortalama bilinç yada tarihsel hafıza sahibi her
Ermeni idrak edebilir. Türkiye'deki Ermeni toplumu içinden gelen kimi abartılı
övgü ve eleştirisiz takdir ifadelerini bulundukları ortamla bağıntılı düşünmek
gerekir. Özel bağımlılık nedeni olan ve çıkarı gereği yaranmacı davrananlar bir
yana, genel olarak Ermeni cemaatine uygulanan rehine siyasetinin psikolojik
yansımalarıdır gördüğümüz. Devlet katından en ufak bir jest görmeye susamış
insanlarımız ne kadar içi boş olsa da taziye gibi gönül okşayıcı bir ifadeyi
olumlu karşılamaya eğilimlidir. Nankörlükle suçlanmamak ve daha ileri adımlara
kolaylık sağlamak gibi bir hissiyat da memnuniyet ifadelerinde rol oynuyor.
Bunlar bütünüyle anlaşılır. Fakat bir de özgür entellektüel profili çizerek
atılan adımı devrim gibi selamlayan, en ufak bir temkin göstermeksizin bonkörce
prim verenler var ki, asıl onlar üzerinde durmak gerekiyor.
Ermenistan'ı ve Diasporayı Öteleme Gönüllüleri
Kendisiyle yapılan söyleşilerde taziye metnini hiç kritik
etmeden olumlayan, “meseleyi manevi ve insani bir alana çekiyor” diye öven
Etyen Mahçupyan, daha önemlisi herkes bu görüşü paylaşmak zorundaymış gibi
mühürleyici vurgular yapıyor: “Bunu olumsuz karşılayacak kimsenin olacağını
sanmıyorum. Olsa da ciddiye alınmaz zaten. Bunun yetersiz olduğunu söyleyenler
olacaktır, 2015'i gölgelemek için kasten atılmış bir adım olduğunu söyleyenler
olacaktır ama bunlar da çok etkili şeyler değil” diyerek eleştirel yaklaşımları
peşinen itibarsızlaştırmaya çalışıyor. Üstelik bu meseleyi tamamen “Türkiye'nin
iç meselesi” sayarak, Başbakan tarafından önerilen tarih komisyonunun da
uluslararası değil, Türkiye'nin kendi içinde kurulmasını salık veriyor. “Tabi
bütün yurt dışındaki Diaspora'yla manevi bir ilgisi var elbette, onların
dedeleri, babaları yaşadılar bunu sonuçta. Ama ben hiçbir devletin Ermenistan
dâhil bu konuda taraf olarak muhatap alınması gerektiğini düşünmüyorum” diyor.
Küçük bir ayrıntı gibi, hem Ermenistan hem de diasporada o hatıralarla yaşayan
insanların çözüme nasıl müdahil olacakları sorusu havada kalıyor. Devletlerin
karışmasına tepki gösterirken tam insiyatifle sorunu çözmeye yetkili saydığı
Türkiye'nin de bir devlet ve dahası suçlu devlet olduğunu unutmuş gibi
konuşuyor. Neden sonra hatırlayınca şunu ekliyor: “Ben hiçbir zaman devletlerin
tavırlarını ciddiye almadım ama toplumların tavırlarını, söylediklerine saygı
duydum ve bunu dikkate alıyorum. Başbakan Erdoğan'ın açıklaması da bildiğimiz
devlet cümlesi gibi değil toplumsal karşılığı olan bir cümle...”.
Ne kadar ikna edici bir savunma!.. Buna inanmak
gerekirse, Erdoğan'ı devlet geleneğinden hayli uzaklaşmış adil bir lider,
hislerine tercüman olduğu Türk toplumunu da bu tarihle yüzleşmeye gayet açık
bir toplum saymak gerekir. Yalnız Mahçupyan'ın yine unuttuğu birşey var. Az
yukarda “ciddiye alınmaz” dediği eleştirel bakışa sahip diaspora nesillerini
nereye koyuyor? Hani devletlerin değil fakat toplumların tavırlarını ciddiye
alıyordu kendisi? Öyleyse bu gelişmeye kuşkuyla bakan, taziye çıkışını vicdani
değil diplomatik gören, inkar siyasetini sürdürmenin bir başka biçimi olarak
değerlendiren onca hafıza sahibi insan toplum dışı mıdır? Açıkça kendi içinde
çelişkili olan bu beyan dünyadaki soykırım mağduru Ermenilerin görüşleriyle
birlikte ötelenmelerini salık veriyor. Bu tutumun daha kaba bir versiyonunu ise
yapılan mülakatlar içinde Kandilli Ermeni Kilisesi Yönetim Kurulu Başkanı
Dikran Kevorkyan'ın görüşünden okuyoruz: “Çok insani, ruhani ve manevi bir
mesaj. İnşallah bu mesaj, diasporadakilerin de ağzını kapatır. Endişem, dış
güçlerin bundan tatmin olmamaları ve ‘Niye bu kelimeyi kullanmadı, niye şunu
demedi’ deyip, başka taleplerde bulunmaları. Umarım belli odaklar bu güzel
mesajı istismar etmez”.
Böyle cengaver Ermeni savunuculara sahip olduktan sonra
başbakan ve devletinin inkar politikasını sürdürme cesareti artmaz mı? Hem de
nasıl? Nitekim, meclis grubundaki konuşmasında içerden ve dışardan aldığı
yüksek takdir notlarını sergileyen Erdoğan, 1915'le yüzleşmeye değil yine
inkarcı çizgiyi tahkim etmeye dönük mesajlar vermiş, Mehmed Akif'in
şiirlerinden “ecdad” savunusu yapan dizeler okuyarak bir anlamda soykırım
kurbanları yerine faillerinin ruhunu şad etmiştir.
Başbakan'ın “Tarihimizle Yüzleştik” Böbürlenmesi
“Bizim kadim tarihimizde utanacağımız, korkacağımız,
yüzleşmekten çekineceğimiz hiçbir hadise bulunmuyor” sözünü nasıl algılamak
gerekir? Sahip çıktığı tarihin “temiz” oluşunu akla getiren bu vurgular,
devamında “İşte Dersim hadisesi ile yüzleştik. Ana muhalefetin genel müdürü
yüzleşebildi mi? Dersim’in gerçek destekleyicisi onlardı. O katliamın arkasında
faili onlardı. Ayıplayabiliyor mu? CHP hala bunun hesabını verebildi mi?..”
sözleriyle başka bir anlam ve mecraya kayıyor. Demek ki öyle temiz bir tarih
sözkonusu değil. Utanılacak dolu şeyler var. Dersim özgülünde o bunu, kendi
ailesi de soykırım kurbanı olup büyük bir paradoks sonucu CHP'nin başına
gelerek inkarcı devlet tutumunu üstlenen Kılıçdaroğlu ve bugünkü partisine
havale ediyor. Evet bu daha özel bir utanca işaret eder. Ama o vahşetin sorumluluğu
yalnız bugünlere CHP olarak gelenlerin değil, o günün tek devlet partisi CHP
içinde olup sonradan ayrışarak bugünün AKP'sine kadar çeşitlenen bütün “milli”
siyaset yelpazesinin ve devlet mekanizmasının omuzlarındadır. Burada hiç
değinilmeyen 1915 soykırımının sorumluluğu bir adım öncesinden başlayarak
benzerdir. İttihatçı birçok failin doğrudan Türkiye Cumhuriyeti kuruluşunda
etkin rol aldığı ve CHP'den bugüne dallanarak gelen Türk siyasetinin esasını o
lanetli geleneğin belirlediği çok iyi biliniyor.
Başbakan kendi kliğini bunlardan yalıtarak konuşmakla
paylaşılan utancı yalnız başkalarına maletme gibi ahlaki olmayan bir tutum
sergiliyor. Dahası hem İttihatçı gelenekten gelen, hem de kendi şeflik
döneminde insanlık suçlarına imza atan M. Kemal'i savunup partisi CHP'yi
yermekle çok bariz bir tutarsızlık göstermiş oluyor. Yukardaki sözlerinin
devamında son dönemlere de gelerek “Faili meçhullerle yüzleştik. Diyarbakır
cezaevi ile yüzleştik. Sivas Çorum Kahramanmaraş, Gazi Mahallesi olayları ile
yüzleştik. Bizim iktidarımızda olmadı bunlar. Devletin devamlılığından
hareketle bunları da ortaya çıkardık” deyişi ise büsbütün palavracı bir
böbürlenme. Bütün bu “yüzleştik” dediği insanlık suçları ve en çok lafazanlık
ettiği Dersim soykırımı hesabı verilmemiş olarak orta yerde duruyor. Ne
cezalandırıcı, ne de telafi edici adalet namına birşey yapılıyor. Tersine
başbakan zikrettiği Alevi katliamlarının failleriyle siyasi alanda kucaklaşma
ve mağdurların her yıldönümü adalet çığlıklarını boğma durumundadır. Hiç bir
yaptırım ve tazmin getirmeyen söylemlerin sahteliği açıktır. Doğrudan kendi
iktidarının eseri olan Roboski için bir özür dilemeyen, failleri ve kendi
sorumluluğunu gizleyen Erdoğan, adalet ve yüzleşme adına gerçekten haketmediği
bir prim yapma çabasındadır.
İnkarı Sürdürücü Taziye Değil, İnsan Gibi Bir Özür
Bekliyoruz!
Bu taziye açıklaması her ne kadar devlet adına daha önce
benzeri görülmeyen bir çıkış olsa da eskisinden iyi bir yönelim içine
girildiğine işaret etmiyor. Başka verilerle beraber değerlendirildiği zaman
hayırhah bakma imkanı büsbütün ortadan kalkıyor. Daha geçen aylarda “hükümetin
ve dışişlerinin Ermeni soykırım iddialarına karşı dört yıllık etkin bir
strateji ile mücadele programı yaptığı”na dair haberler çıkmıştı. Tam o haberin
ardından, bu konularda sözünü sakınmayan Türkiyeli Ermeni aydın Sevan
Nışanyan'ın yine dört yıllık bir mahkumiyetle içeri tıkılması stratejiye uygun
görünüyor. Hrant Dink, Sevag Balıkçı, Maritsa Küçük ve Zirve Yayınevi
davalarının hiç birinde adalet beklentisinin karşılanmaması, katiller ve
azmettiricilerin geniş tolerans görmesi aynı hisleri veriyor. Yine yakın
zamanda Türkiye sınırından Suriye'ye sokulan Cihadistlerin Ermeni yerleşimi
Kesab'ı işgal etmeleri ve halkının kaçmak zorunda kalışı, 99 yıl önceki siyasetin
güncel bir tehdit olarak da sürdürüldüğünün kanıtıdır. Taziye açıklamasından
hemen sonra başbakanın Ermenistan sınırını açmayı Karabağ'da taviz şartına
bağlaması da ayrı bir veri. Bütün bunlar Türk hükümetinin bu sahte çıkışıyla
göz boyama, zaman kazanma, 100. yılın basıncını azaltma, Ermenistan'ın karşılık
vermediği gibi bahanelere yatma ve inkar politikasını daha sürdürülebilir kılma
amaçlarını ele veriyor.
Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı insani anlamda kendisine
düşen sorumluluğun 1915 soykırımına dair nitelikli bir kabul eşliğinde
ağırbaşlı bir özür olduğunu bilecek durumdadır. Bunu yapmasının en iyi yolu,
Cemal Paşa'nın torunu Hasan Cemal gibi gidip Ermenistan'da Soykırım Anıtı önüne
saygıyla diz çökmesi olabilir. O zaman bütün dünya Ermenileri gerçek bir
dönüşüm nişanesi sayarak takdir etmesini bilir.
2 Mayıs 2014
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.