Anadolu coğrafyasının yerlileri Kürtler, Araplar, Ermeniler ve Rumlardır...Doğu Anadolu bölgesinde, yoğun olarak yaşayan Ermeniler arasında, milliyetçilik zehiri artmaya başladı. Ruslar ve İngilizler tarafından desteklenen, Hınçak ve Daşnak adlarındaki örgütler vasıtasıyla, Doğu Anadolu’da özellikle Birinci Dünya Savaşı dönemlerinde, bölgede kargaşa çıkarmaya; Müslüman ahaliye saldırmaya başladılar. Müslüman ahali de tepki vermeye başlayınca; bölgede büyük bir huzursuzluk ve kargaşa yaşanmaya başladı. İttihat ve Terakki içerisindeki milliyetçi akımlara, gün doğdu. Doğu Anadolu’da yaşayan Ermenilere karşı, sindirme ve yıldırma olaylarını körüklediler. Birinci Dünya Savaşı döneminde başlayan sindirme ve yıldırma politikaları, Cumhuriyet döneminde, artarak devam etti.Yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti döneminde; devletin ana politikası, milliyetçilik ve özellikle de Türk milliyetçiliği üzerine oturtulduğu için; azınlıklara karşı, büyük bir nefret oluşturulmaya başlandı.
Anadolu coğrafyasının yerlileri Kürtler, Araplar,
Ermeniler ve Rumlardır.Bu gün Anadolu’nun ekseriyetini teşkil eden Türkler
olarak, bu coğrafyaya Miladi 1.000’li yıllarda, gelmeye başladık. 1.071
Malazgirt savaşında, Sultan Alpaslan’ın Bizanslıları mağlup etmesiyle de, bu
coğrafyaya hükmetmeye başladık.
Selçuklular döneminde olsun, Anadolu Selçukluları
döneminde olsun, Osmanlılar döneminde olsun; Müslüman olmayan milletler, bu
coğrafyada; daha önce yaşadıkları ortamdan, daha güvenli bir ortamda,
hayatlarını idame ettirmişlerdir.
Özellikle Osmanlı döneminde, azınlıkların dinî ve dünyevî
hayatları, olabildiğince güvenli olmuştur.
Avrupa Hıristiyanlarının, Kudüs’ü Müslümanlardan almak
(Kendi deyimleriyle ‘kurtarmak’) için oluşturdukları Haçlı orduları; o dönem
Bizans hâkimiyetindeki topraklardan geçerken, Ortodoks Rumların mallarını
gaspetmişler, kadınlarına tecavüz etmişler, mallarını yağmalayıp, talan
etmişlerdi.
Fatih’in İstanbul kuşatmasına başlaması üzerine Bizans
Kralı Konstantin, Papa’ya haber göndererek, Ortodoks Kilisesi’yle Katolik
Kilisesi’ni birleştirmek için hazır olduğunu söyledi. 12 Aralık 1452’de
Ayasofya’da Katolik ayini düzenlendi. Ortodoks halk ve din adamlarının çoğu,
Bizans Kralının bu teklifini protesto etti. Ortodoksluktan vazgeçmeyen Bizans
halkı, Katolik Papalığa borçlu kalmaktansa; Osmanlılar tarafından yönetilmeyi,
tercih ediyordu. Şehirde birleşme protesto edilirken, Ortodoks Grandük Notaras,
Bizanslılar’ın duygularını “Şehirde kardinal külahı görmektense, Türk sarığını
yeğlerim” diye dile getirdi.
Anadolu, Miladi 1.000’li yıllarda Sultan Alpaslan’ın
fethinden ve Türklerin bölgeye gelişlerinden sonra, hızla İslamlaşmaya başladı.
Gayr-i Müslimleri zorla Müslümanlaştırma politikası,
Osmanlı imparatorluğu döneminde, hiçbir zaman yapılmadı.
Osmanlı o kadar müsamahalı davranıyordu ki, Gayr-i Müslim
vatandaşlar, bulundukları vilayetlerde yapılan seçimlerde, hiçbir engelle
karşılaşmıyor ve seçilmelerine müdahale etmiyordu. 1850’li yıllarda Meclis-i
Mebusan’ın 1/3’ünü, Gayr- Müslimler oluşturuyordu. O dönemde Avrupa’da ve
Rusya’da, Parlamento bile yoktu. Gayr-i Müslimler, yönetim otoritesine karşı
çıkmadığı müddetçe; dinini serbestçe yaşıyor, dilini herhangi bir engelle
karşılaşmadan konuşabiliyor, yazabiliyor ve ticaretini serbestçe yapabiliyordu.
1800’lü yıllarda devlet dairelerinde memurların birçoğunu, Gayr-i Müslimler
oluşturmaktaydı.
Osmanlıların son dönemlerine kadar, tüm gayri Müslimler
gibi Ermeniler de; güvenlik içerisinde, herhangi bir baskı ve zulme uğramadan,
hayatlarını idame ettiriyorlardı.
Fransız İhtilâli’nden sonra yayılmaya başlayan
Milliyetçilik akımlarından, Osmanlı içerisinde yaşayan milletler de,
etkilenmeye başladı.
Azınlık bir kesimi de olsa Ermenilerin içerisinde,
Milliyetçilik cereyanı gelişmeye başladı. Tam bu dönemde de, Osmanlılar da
İttihat ve Terakki Cemiyeti ileri gelenlerinin, devlet içerisindeki etkinliği
artmıştı.
Bu arada Doğu Anadolu bölgesinde, yoğun olarak yaşayan
Ermeniler arasında, milliyetçilik zehiri artmaya başladı. Ruslar ve İngilizler
tarafından desteklenen, Hınçak ve Daşnak adlarındaki örgütler vasıtasıyla, Doğu
Anadolu’da özellikle Birinci Dünya Savaşı dönemlerinde, bölgede kargaşa
çıkarmaya; Müslüman ahaliye saldırmaya başladılar. Müslüman ahali de tepki
vermeye başlayınca; bölgede büyük bir huzursuzluk ve kargaşa yaşanmaya başladı.
İttihat ve Terakki içerisindeki milliyetçi akımlara, gün doğdu. Doğu Anadolu’da
yaşayan Ermenilere karşı, sindirme ve yıldırma olaylarını körüklediler. Birinci
Dünya Savaşı döneminde başlayan sindirme ve yıldırma politikaları, Cumhuriyet
döneminde, artarak devam etti.
Yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti döneminde; devletin ana
politikası, milliyetçilik ve özellikle de Türk milliyetçiliği üzerine
oturtulduğu için; azınlıklara karşı, büyük bir nefret oluşturulmaya başlandı.
Bu nefret söylemi çok yaygınlaştı. Akabinde, söylemden
fiiliyata geçerek, Gayr-i Müslim azınlıkların ellerindeki imkânlara, haksız bir
şekilde el koyma dönemlerinin başladığını görüyoruz.
1940’lı yıllarda ‘Varlık vergisi’ kanunu çıkarılır.
Çıkarılan vergi kanunu o kadar adaletsizdir ki; Ermeni, Rum ve Yahudi
vatandaşlar ellerindeki ev, işyeri, arsa, tarla ve tüm mülklerini satanlar
bile; vergisinin tamamını ödeyemediği için, borçlu kaldığı miktarı, Erzurum
Aşkale’de yol inşaatında taş kırarak ödemişlerdir.
6-7 Eylül 1955 olayları da, Ermeni ve Rum vatandaşlarımız
için büyük bir faciadır. Tam faşizan bir olay sergilenerek, Ermeni, Rum ve Yahudi vatandaşlarımızın,
malları yağmalanmış ve el konulmuştur.
Devletin polisinin gözleri önünde ve hatta yer yer
polisin yardımlarıyla; İstanbul ve İzmir’de yaşayan Gayr-i Müslimlerin
evlerinin, işyerlerinin, kiliselerinin, hatta mezarlıklarının yağmalanması
sağlanmıştır. Bu olayların akabinde, İstanbul, İzmir ve Anadolu’da yaşayan
birçok Rum ve Ermeni vatandaşımız, doğup büyüdükleri toprakları, terk etmek
zorunda kalmışlardır.
(Devam Edecek)
http://www.yeniakit.com.tr/yazarlar/mehmet-ali-tekin/basbakanin-ermeni-aciklamasi-ve-dusundurdukleri1-5820.html
Başbakan’ın Ermeni Açıklaması ve Düşündürdükleri (2)
Türkiye Cumhuriyeti kuruluşundan itibaren ulusçu-nasyonalist
bir anlayışla idare edilmeye başlandığı için, topraklarında yaşayan birçok
ulusa-millete, ikinci sınıf insan muamelesi yapılmıştır.
Ermeni, Rum ve Yahudi azınlık gayrimüslimler,
yüzyıllardır huzur içerisinde yaşadıkları bu topraklarda; aşağılama, hakaret ve
olmadık yaptırımlarla, vatanlarını terk etmek zorunda kalmışlar; Amerika’ya,
Avrupa’ya, İsrail’e kaçmak zorunda bırakılmışlardır.
Bu göç dalgalarının ilki, Cumhuriyetin ilk dönemlerinde,
ikinci büyük dalga 1940’larda çıkarılan ‘Varlık Vergisi’ kanunundan sonra,
üçüncü büyük dalga 6-7 Eylül 1955 olaylarından sonra ve son kitlesel göç ise
1970-80 yılları arasında yaşanan, terör olayları esnasında vukubulmuştur.
Kuruluşundan birkaç yıl sonra, Anadolu’da yaşayan
Kürtlere ve Alevilere yönelik, asimilasyon politikalarıyla; binlerce insan idam
edilmiş, öldürülmüş, sürgün edilmiştir.
Aynı zamanda İslam âlimlerinden binlercesi, uydurma
bahanelerle idam edilmiş; gayri İslamî uygulamalara itiraz eden Müslüman
Anadolu insanından, on binlerce kişi idam edilmiş, on binlercesi evlerinden yurtlarından edilmiştir.
Güneydoğu’da 1984 yılından sonra, Sıkıyönetim
komutanlıklarının kontrolünde, halka yapılan zulümler neticesinde başlayan PKK
sorunundan sonra, resmi devlet rakamlarına göre 2.523 (İki bin beş yüz yirmi
üç) mezra ve 905 köy olmak üzere, TOPLAM 3.428 (Üç bin dört yüz yirmi sekiz)
yerleşim yeri boşaltılmıştır. Bakınız
(Raporun 13. sayfasında bu rakamlar verilmektedir) (1)
Güneydoğuda hem devlet tarafından, hem de PKK tarafın
yakılan köy sayısı hakkında, resmi bir rakam yok. Fakat yüzlerce köyün
yakıldığı bilinmektedir.
Esas konumuza dönecek olursak, Ermeni, Rum ve Yahudilerin
Anadolu coğrafyasında, ne kadar olduklarına bir bakalım.
Osmanlı Devleti’nde, ilk genel nüfus sayımı ve arazi
incelemesi, II. Mahmut zamanında, 1830’da yapılmıştır. Müslüman ve Hıristiyan
nüfus olarak yapılan bu sayım, Osmanlı Devleti’nin ilk genel sayımı olduğu için
önemlidir. Bu sayımda, Hıristiyan nüfus cemaatlere ayrılmadan verilmişti. 1830
sayımına göre, Osmanlı Anadolu ve Rumeli’sinde, 4.000.000 civarında erkek nüfus
mevcuttu. Bu 4.000.000 erkek nüfusun 2.100.000’i Müslüman, 400.000’i Hıristiyan
olmak üzere 2.500.000’i Anadolu’da; 800.000’i Hıristiyan, 500.000’i Müslüman
bir kısmı da Yahudi ve Kıpti olmak üzere 1.500.000’ini Rumeli’de yer almıştır.
(2)
Cumhuriyetin ilk yıllarında, 1927 yılında yapılan nüfus
sayımında, Türkiye’de yaşayan Ermenilerin 140.000 civarında olduğu tespit
edilmiştir.
Dışişleri Bakanlığı tarafından, 2008 yılında TBMM’ye
gönderilen raporda, Türkiye’de yaşayan Ermenilerin, 45 bini İstanbul’da ve 15
bini de diğer şehirlerde yaşayan olmak üzere, toplam 60 bin olarak
bildirmektedir.
Bu da şunu göstermektedir. Yıllar içerisinde Ermeni
vatandaşlarımız; doğduğu, büyüdüğü toprakları terk etmek zorunda kalmıştır. Bu
terk ediş sebepleri arasında, 1970’li yıllarda Azınlık Vakıfları’nın mallarına
el konulması ana etkendir. Diğer bir etken de, 1970-80 yılları arasında yaşanan
terör olayladır.
Devletin azınlıklara karşı uyguladığı sindirme
politikalarına karşı, vatandaşlar arasında tam tersine bir ilişki söz
konusuydu. Müslüman vatandaşlar ile Ermeni, Rum, Yahudi vatandaşlar arasında,
hiçbir sorun yaşanmamakta; karşılıklı dostane ilişkiler, komşuluklar gayet iyi
bir durumdaydı.
Buna bir misali, kendi hayatımdan vereyim:
Babam 1950’li yıllarda, İstanbul’da semt pazarlarında,
konfeksiyon giyim eşyaları satıyordu. Satacağı malların bir kısmını, İstanbul
Beyazıt’ta Çarşılı Han’da konfeksiyon ticareti yapan, Gülbey Konfeksiyon ve
aynı handa Sema Bebe adıyla, bebe giyimi üzerine ticaret yapan, Ermeni
vatandaşlarımızdan almaktadır. Yıllar içerisinde, karşılıklı bir güven
oluşmuştur.
Bu arada ülkemizden, Almanya’ya işçi göçü başlar. Bu
yıllarda, bizim köyümüzden insanlar, Almanya Konsolosluğu’na işçi olmak için
başvurmuşlardır. İşçi vizeleri çıkan köylülerimiz arasında, babam da vardır.
Babamın toptan mal aldığı, Gülbey Konfeksiyon sahiplerinden Murat, babamın
Almanya’ya gidişine ‘Abdullah, sen akıllı ve çalışkan adamsın. Almanya’da ne
işin var. Almanlar sizi, ananızdan emdiğiniz sütü, burnunuzdan getirecek kadar
çalıştıracaklar. Sizleri çok kötü işlerde çalıştıracaklar, orada çürüyüp
gideceksiniz. Sen, Almanya’da çalıştığının onda biri kadarını burada çalış,
burada daha çok kazanırsın. Ben sana söz veriyorum. Şimdi Almanya’ya giden
arkadaşlarının, 10 sene sonra mal varlığı senden daha fazla olursa; ben söz
veriyorum, sana mülk alıvereceğim. Sen Almanya’da çalıştığın disiplinde burada
çalış, oradan daha fazla kazanırsın’ diyerek, Almanya’ya işçi olarak gitmesini
engeller. O yıllarda babam, arkadaşı Hasan (Sonradan benim kayımpederim oldu)
ve kayınbiraderi Sıhhiye Ali ortaktırlar ve Trakya’da panayırlarda konfeksiyon
giyim malzemeleri satmaktadırlar.
Gülbey Kardeşler, Skoda bir kamyonet alır ve babamlara
verir, Gülbey Konfeksiyon’dan üç kardeşin ortancası olan Murat, ‘Siz bu
kamyonetle pazarcılığınızı geliştirirsiniz, bana ne zaman öderseniz ödeyin’
diyerek, bir Skoda kamyonet alır ve babamlara bedelsiz verir. Babamlar daha
sonra taksitle, bu kamyonetin bedelini öderler.
1978 yılında Gülbey Kardeşler, Amerika’ya göç etmek
zorunda kalırlar. Murat Gülbey, 1984 yılında Türkiye’ye ziyarete gelir. Babamı
Haznedar İnönü caddesindeki mağazasında bulur. Sohbet esnasında şunları söyler:
‘Abdullah bizim Amerika’da durumumuz çok iyi, fakat buraları çok özlüyoruz be
Abdullah. Vatan hasreti bambaşka bir şey, anlatılamıyor Abdullah…’ derken
gözlerinden yaşlar boşanır…
İnsanları, vatanlarından ayrılmak zorunda bırakanlara,
yazıklar olsun…
Bu zalimleri, ancak cehennem ateşi temizler...
-http://www.tbmm.gov.tr/sirasayi/donem20/yil01/ss532.pdf
–Osmanlı Devletinde Ermeni Nüfusu- Prof. Dr. Süleyman
BEYOĞLU
http://www.yeniakit.com.tr/yazarlar/mehmet-ali-tekin/basbakanin-ermeni-aciklamasi-ve-dusundurdukleri-2-5916.html
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.