Yalçın Yusufoğlu
Cumhuriyet rejimi, şu günlere, "23 Nisan Ulusal
Egemenlik ve Çocuk Bayramı" diyor. Dinciler "Kutlu Doğum
Haftası" diye uydurdukları haftayı sayısız camideki Mevlûtlerle,”Kur’an
tilavetiyle”, naklen yayınlarla kutluyorlar. Bizlerse, herhangi bir bayramı değil, bir kara günü
anıyoruz. 24 Nisan 1915 tarihiyle simgelenen 'Soykırım Kurbanlarını Anma
haftası'nı yaşıyoruz, Ermeni soykırımının ve deportasyonunun suçlularını
lanetliyoruz. Üstelik bu sene, 24 Nisan felaketi 100. Yıldönümü'ne girmiş
oluyor. Adolf Hitler’in Propaganda Bakanı Göbbels, Führer’ine
“Yalan söyleyin, yalanı ısrarla devam ettirin, zamanla insanlar o yalana
inanmaya başlarlar” demiş. Ankara’nın politikacıları ve resmi tarihçileri bıkıp
usanmadan yalan söylüyorlar. Bütün dünyanın gözünün içine baka baka yalan
söylüyorlar.
Fakat dışa karşı nafile yere konuşuyorlar,
söylediklerinin uluslararası alanda hiç bir geçerliliği yok. “Soykırım olmadı”
diyenlerin en ehvenleri “soykırım terimi uluslararası hukuka 1948’de girdi ve
geriye doğru işletilemez” cümlesini kendilerine dayanak alıyorlar.
En azgınları ise, hayır biz Ermenileri değil, 'Ermeniler
bizi kesti' diyen yüzsüzler, sahtekârlar.
SOYKIRIMIN EVRENSEL TANIMI
“1915 tehcir miydi, yoksa soykırım mı” tartışması resmi
Türkçü zikriyattan çıkmıştır. Tehcir denilen uygulamanın yani deportasyonun da
insanlık suçu olduğunu öncelikle kaydedelim.
A) Yapılmış olan BM literatüründe “crime against humanity”
denilen insanlığa karşı işlenmiş suçtur,
B) Adı etnik temizlik “ethnic cleansing” veya arındırma
“purification” şeklindedir.
Soykırıma gelince, yok sayılan olgu soykırım (jenosit)
kavramını uluslararası hukuk ve siyaset literatürüne getiren Rafael Lemkin’in
1915 Ermeni olaylarından yola çıkarak konuyu incelemeye başlamış olmasıdır.
Kendisi bir Yahudi olsa da, jenosit konusundaki
çalışmaların başladığında hemüz Yahudi Soykırımı (Holocoust) yoktu.
İktidardan düştükten sonra Berlin’e yerleşmiş Mehmed Talat’ın
1921’de suikast sonucu öldürülmesiyle Ermeni trajedisine eğilen Lemkin’in
çalışmaları daha sonra BM kararına ve onu izleyen Soykırım Sözleşmesi’ne temel
oluşturmuştur, fakat sözünü ettiğimiz uluslararası iki belge Nazizmin Yahudi
Soykırımını esas almıştır.
Kavram öncelikle hukukidir. 9 Aralık 1948’de kabul edilen
ve 12 Ocak 1951’de yürürlüğe giren “Soykırım Suçunun Önlenmesi ve
Cezalandırılmasına Dair Sözleşme”nin 2. maddesi şöyle der:
“Soykırım, bir milli, etnik, ırki veya dini grubu, grup
olarak, kısmen veya tümüyle, yok etmek kastıyla, kimi fiillerin işlenmesidir.”
TÜRKÇÜLÜK = TÜRKİYE TÜRKLERİNDİR
Falih Rıfkı Atay 1968 yılında 1915 ve sonrası olayını
“jenosit” diye nitelemişti. Mustafa Kemal Paşa BMM’nin açılışının ertesi günü
(24 Nisan 1920’de) yaptığı konuşmada hadiseyi “geçmişe ait bir fezahat
(alçaklık), çok kötü bir hadise” olarak niteler. Bir radyo demecinde de, “Bir
daha Ermeni kıtaline benzer bir kötülük olmayacağının garantisini veririm”der.
Fakat Gazi Paşa sonradan farklı davranır, örneğin İsmet
Paşa ve Heyeti ikinci kez Lozan’a giderken “Masaya Ermeni meselesini
getirirlerse, bana danışmadan konferansı terk edeceksin ve döneceksin” diye
talimat verir.
Bunun nedeni Osmanlı’nın borçlarını ödeyecek yeni
devletin gayrimenkulleri müsadere edilen ve kapanın elinde kalan Ermenilerin
sağ olanlarına şahsen, hayatta olmayanlarının ise akrabalarına ödenecek
tazminatın fazla tutmasından çekinmek olduğunu söyleyenler vardır. Ama sonraki
gelişmeler konunun bu kadar basit olmadığını göstermektedir.
Veya Cumhuriyet’in manevi olarak böyle bir suçu
üstlenmesini istememiştir. Ama pek çok bakımdan reddi miras etmiş yeni devletin
bu konudaki tutumu suçu üstlenmek olmuştur.
Müteakip politikalara bakıldığında, temel istikametin
“Türkiye Türklerindir” şiarına uygun olduğu, İttihat ve Terakki’nin Türkçü ve
Türk merkezci çizgisiyle uyum teşkil ettiği görülecektir.
Bu temel politika Türk ulus devletinin kurulma aşamasıyla
sınırlı kalmadı, nedeni ise sermayeyi Türkleştirmek olarak ortaya çıkınca daha
iyi anlaşıldı.
Ulus devlet işe mübadele ile başladı, özellikle Ege ve
Orta Anadolu’dan 1 milyon Rum mübadeleyle gönderildi, yerlerine Yunanistan’dan
gelen 400 bin Türk yerleştirildi, gönderilenlerin gayri menkulleri kapanın
elinde kaldı.
Sonra, her on yılda bir, adeta periyodik aralıklarla,
Türkiye’yi –ve sermayeyi—Türkleştirme devam etti:
1934’te Trakya Yahudi tehciri, 1942’de Varlık Vergisi
ırkçılığı, 1955’te 6-7 Eylül pogromu, 1964’te T.C. yurttaşı olmayan, ama
buranın yerlisi olan <="" b=""> ve 1974’te Kuzey
Kıbrıs’ın işgal ve ilhakı sonrasında İstanbul’da geri kalan Rumların da
kaçırtılması ve 50 yıl içinde tüm coğrafyanın kadim sahiplerinden tamamen
temizlenmesi Ermeni Soykırımının devamı olan etnik temizleme halkalarıdır.
SOYKIRIM NEDİR?
9 Aralık 1948’de kabul edilen ve 12 Ocak 1951’de
yürürlüğe giren ‘Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılmasına Dair
Sözleşme’nin 2. maddesi şöyledir.
“Soykırım, bir milli, etnik, ırki veya dini grubu, grup
olarak, kısmen veya tümüyle, yok etmek kastıyla, kimi fiilerin işlenmesidir.”
9 Aralık 1948’de kabul edilen ve 12 Ocak 1951’de
yürürlüğe giren ‘Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılmasına Dair
Sözleşme’nin 2. maddesi şöyledir.
“Milli, etnik, ırki veya dini bir grubu kısmen veya
tamamen ortadan kaldırmak amacıyla aşağıdaki fiillerden herhangi biri, Soykırım
suçunu oluşturur:
a) Gruba mensup olanların öldürülmesi;
b) Grubun mensuplarına ciddi surette bedeni veya zihini
olarak zarar verilmesi;
c) Grubun bütünüyle veya kısmen,fiziksel varlığını
ortadan kaldıracağı hesaplanarak, hayat şartlarının kasten değiştirmesi;
d) Grup içinde doğumları engellemek niyetiyle tedbir
alması;
e) Gruba mensup çocukların cebren başka bir gruba
nakletmesi.”
Kitlesel imhayı yeni devlet yapmamıştır, ama yarısı
sürülen yarısı da öldürülen ya da ölen 1,5 milyon insanın emvali yeni
Türkiye’nin sınırları içindedir, ya Hazineye aittir, ya da özel şahıslar tarafından
gasp edilmiştir.
Resmi iddianın diğer bir boyutu “Ermenilerle Türklerin
birbirlerini öldürdükleri” şeklinde. Hatta resmiler daha da ileri gidiyorlar ve
“Türk arşivlerine göre 500 bin Türk öldürüldü” diyorlar. Arşiv rakamları tabi
ki yalan, ama aynı zamanda, iddialardan “Türk” kelimesini “Gayrimüslim” diye
değiştirmeleri gerekir. Zira silahlı Ermeni gruplarının öldürdükleri Türklerden
çok Kürtlerdi.
1,5 MİLYON İNSAN
Soykırımla Anadolu’daki Ermeni nüfusunun yarısı imha
edilmiştir. Paris’teki Sosyal Bilimler Yüksek Etütler Okulu öğretim üyelerinden
Tarihçi Levent Yılmaz’ın yazdığına göre bu rakamı telaffuz edenlerin arasında
Yahya Kemal de var.
Yahya Kemal Beyatlı ölen Ermeni sayısının 800 bin
olduğunu söylüyor. 800 bin rakamı bir ecnebinin kitabında da var: 1928'de
Yarbay Nihat tarafından Türkçeye çevirilip Genelkurmay tarafından basılan
Maurica Larcher “La Guerre Turque dans la Guerre Mondiale” (Cihan Harbinde Türk
Harbi) adlı kitabında (Paris, 1926) şöyle diyor:
“...l’Anatolie avait en outre perdu 500.000 Mussulmans
des vilayets orienteaux, victims ou fugitifs de la guerre, 800.000 Armeniens et
200.000 Grecs victims des deportations ou décédés dans les batailons de
travailluers.” (Anadolu, bundan maada, Vilâyat-ı Şarkıye Müslümanlarından savaş
yüzünden veya mülteci olarak 500.000 ini kaybetmiştir… 800.000 Ermeni ve
200.000 Rum da katl ve tehcir yüzünden veya amele taburlarında ölmüştür...”)
Bu kitaptaki rakamları anmamızın nedeni iki yıl sonra
Erkân-ı Harbiye-i Umumiye Riyaseti (Gen.Kur.Bşk.lığı) tarafından çevirtilip
Yarbay Nihat imzasıyla yayınlanmış olmasıdır.
Hatta Türk tezinin uluslararası alandaki ödenekli
savunucularından Justin McCarthy bile kitabında ölen-öldürülen Ermeni sayısını
600 bin olarak veriyor [Armenians in the Ottoman Empire and Modern Turkey
1912-1926, Türkçesi: İstanbul, Boğaziçi Üniversitesi Yayınları, 1984.]
HAMİDİYE ALAYLARINDAN MAH’IN HAYDUTLARINA
Silahlı Ermeni gruplarının Kürt ve Türk köylerine
saldırdığı ve insanları öldürdüğü doğrudur ve öldürülen insanlar silahlı
çatışmada değil, baskınlarla öldürülmüşlerdi.
Fakat 1890’ların başlarında resmiyet kazanmış, yani
devlet güçleri arasına katılmış Hamidiye Alayları adındaki Kürt aşiretlerinin
Ermeni köylerine saldırıları, provokasyonları, cinayetleri Ermeni katliamının
1915’ten en az 20 sene önce başlatıldığını gösterir.
Belge belge diyenler, Hamidiye Alayları aracılığıyla
yapılan pasifikasyondan hiç bahsetmezler.Doğu’daki Ermeni nüfusun çoğunluğu
köylüydü. Yoksul köylülerin en büyük şikayeti topraklarının Kürtlerce sürekli
olarak gasp ediliyor
olmasıydı. Kürtlerin ve Çerkezlerin saldırısına uğrayan
Ermeni köylülerin devlet tarafından güvene alınmasını istiyorlardı.
Kaldı ki, Alman militarizmini arkasına almış koskoca bir
imparatorluğun 1915’te başlattığı etnik temizleme ile silahlı Ermeni
gruplarının eylemleri ne güç orantısı, ne de olanaklar bakımından bir
tutulabilirdi.
Eğer muadil kabul edilecek olursa, “onlar çeteydi”
derseniz, siz Devlet-i Âli-yi Osmani’yi çete derecesine --hatta daha da
aşağıya-- indirmiş olursunuz.
Hele hele, o devletin başında hükümeti Bâb- Âli
baskınıyla ve Nâzır öldürerek ele geçirmiş suikastleriyle, komplolarıyla ünlü
bir çete var ise hiç konuşamazsınız.
Seferberlik ilan etmiş ve yaşı elveren erkekleri silah
altına almış bir ordunun organize güçleri ile Ermenilerin dağınık küçük silahlı
grupları kıyaslanamazdı.
Soykırımda Teşkilat-ı Mahsusa vazife almış ve
hapishanelerdeki kriminaller çıkartılarak onların emrine verilmişti.
SİZİN TEHCİRİNİZ CAN PAZARI, ESİR PAZARI İDİ
Daha da önemlisi, aç, susuz ve büyük çoğunluğu yaya halde
yollara döktüğünüz kadınları, çocukları, yaşlıları, silahsız erkekleri, tamamı
esnaf, zanaatkâr ve çiftçi ailesi olan insanları yollarda v Suriye çöllerinde,
o çöllerin en yaşanılmaz bölgesi olan Der Zor’da bile bile telef ettiniz.
Şehir ve kasaba merkezlerinden çıkarılmadan öldürülenler
bir yana, siz Sivas’tan, Samsun’dan, Erzurum’dan, hatta daha güneydeki
Diyarbakır’dan Suriye’ye yaya gitmek ne demektir, bu soru resmi tarihçilerin ve
siyasetçilerin umurunda mı? Yerleşim birimlerinde hemen katledilenler bir yana
o insanlar yola çıkarılır çıkarılmaz Müslümanların saldırılarına uğruyorlardı,
yanlarına aldıkları kıymetli veya kıymetsiz şeyler yağmalanıyor, kadınlara
tecavüz ediliyor, genç kızlar alınıyor, kız çocukları besleme diye
çalıştırılmak veya aynı amaçla satılmak üzere alıkonuluyordu.
[Kendi halinde halktan insanların böyle durumlarda süfli
çıkarları için nasıl alçaldıklarını 1915-1917 Ermeni Soykırımında da, 1992—1995
Bosna Soykırımında da yaşandı.]
Esir olarak alıkonulup satılan genç kız veya kız çocuğu o
kadar çoktu ki, kökeni Ermeni olan kadınların çocuklarının, torunlarının kayıt
ve adreslerini devletin bildiğini Türk Tarih Kurumu eski başkanlarından,
bugünkü MHP milletvekili Yusuf Hacaloğlu övünerek anlatmıştı.
Ragıp Zarakolu’nun son olarak Belge Yayınları’ndan
çıkardığı <="" b=""> adlı kitapta Verjini
Svazlıyan’ın bir araya getirdiği 700 kişinin anısını, belleklerde kalan
ezgileri önca insanın neler çektiğini okuyorsunuz.
Rakamları bir yana koyalım, 1064 sayfalık kitaba sadece
sayfaları çevirerek rastgele göz atmanız bile, o insanların tanık oldukları ya
da yakınlarından dinledikleri gerçek insan trajedileri soykırımcılardan nefret
etmeniz için yetiyor.
“Enver’i, Talat’ı, göklere çıkaranların çirkinlik
derecesini o kitapta okuduklarınızdan görüyorsunuz. Onlara onca acıyı yaşatan
İttihatçı Çetesi aynı zamanda savaşın bütün felaketini milyonlarca insana
çektiren, çocukları babasız, anneleri evlatsız, kadınları kocasız, genç kızları
ağabeysiz bırakan, (benim baba anemin ağlayarak “bedelsizler” dediği) 100 bin
askeri kaputsuz, potinsiz Palandöken dağların süren, karlara gömen katillerdi.
Toplum gıdasız kaldı, fakirlik aldı yürüdü, dağ taş eşkıya (asker kaçağı)
doldu.Bu nedenle, Enver-Talat-Cemal’in suçlarına hiç aldırmadan onları övenler
suçlarını günümüze taşıyanlardır.
Türklerin neredeyse tamamına yakını soykırımı “savaşın
cilvesi” Kabul edip insanlık suçunu toptan ve külliyen reddederler, “ biz Türkler
bu suçu işlemedik” derler.
Olayı yaratanlar ve icra edenler işbaşındaki siyasi kadro
ve emrindeki güçlerdi.
Eğer milliyet ya da etnisiteye bakılacaksa Türklerin yanı
sıra, Kürtler, Çerkezler, Lazlar da iştirak etmişlerdir. Almanya’nın suçta çok
önemli bir payı vardır. Ama esas olan siyasi sorumluluk İttihat ve Terakki
Fırkası’na aittir.
SOYKIRIM TARİHTE KALMADI
Eğer 99 yıldır olayın üstü örtülmeseydi, örtü
aralandığında inkâr fırtınası estirilmeseydi, yalan üstüne yalan bina
edilmeseydi Ermeni Soykırımı konusunda söylediklerimiz tarihe ilişkin tespitler
olurdu.
Fakat düne dair yazdıklarımız bugün de güncelliklerini
koruyor. Toplumumuzu bu konuda çıkmaza sürükleyenler tutumlarını sürdürdükleri
için, aşılması gereken dün geride bırakılamamış, bugüne taşınmıştır.
Sorun merhamet meselesi değil. Tehcire ve tenkile tabi
tutulan Ermenilere acımak ve üzülmek insan severliktir, ama bireyseldir..
Herhangi kavimi merhamet konusu gibi görmek de ırkçılıktır.
Zalimi lanetlemeyi mazluma acımakla karıştırmamak
gerekir. Sorun insanlık bilincidir. Çağdaş ve evrensel normlarla, prensiplerle,
tarihteki ve bugünkü olaylara, olgulara bakmaktır.
Türklere romantik ve hayalci gözükse de, barış ve dostluk
esastır. En büyük yanlışlardan birisi, içinde bulunduğumuz zaman dilimini mutlaklaştırıp
ebedileştirmektir. Dünyayı ve toplumu hep öyle kalacakmış gibi görmektir.
Oysa, milli sınırlar ve milli devletler gelecekte göçüp
gidecekler. Tarihin akışı bu geleceğe yönelmiş özgürleşme sürecinden yanadır.
İnsanlık şayet çevre yıkımı ya da nükleer felaket gibi yollardan intihar
etmezse, gezegenimiz öyle bir yarına ulaşacaktır.
24 NİSAN BU YIL TEKRAR GELDİ, SENEYE DE GELECEK
Her yıl bu tarihlerde acaba ABD Başkanı 24 Nisan
konuşmasında o kelimeyi kullanacak mı endişesi başlar. “Aman ABD Başkanı
soykırım kelimesini kullanmasın” demekle ve Başkanın onu kullanmamasıyla rahat
nefes alınır ve tarihimiz aklanmış olur. Bir yıl sonra yeniden diplomatik
girişimler, gizli-açık pazarlıklar yoluyla ABD Başkanına "jenosit"
dedirtmeyerek, o “Medz Yeğem” (Büyük Felaket” deyince de rahat nefes alarak
Osmanlı’nın kanlı elini ona temizletme telaşı başlar. Soykırım meselesinin 99
yıl sonra bile uluslararası düzlemde Ankara’nın karşısında durması sebepsiz
değil. Çünkü 90 yıl önce kurulan yeni devlet aradan bunca zaman geçtiği halde o
insanlık suçunu inkârda ısrar etmektedir. İnkâr uluslararası alanda kısmen
gerilemiştir, toptan inkâr, soykırım kelimesinin kabul edilmemesine gelmiş, “bu
konuyu tarihçilere bırakalım” denilir olmuştur. Türk resmi tezinin tarihçilerinin
katılacağı bir uluslararası komisyonundan sonuç hiçbir zaman çıkmayacağı için
bu öneri “şark kurnazlığı”nın bir başka örneğidir.
Ayrıca, “konuyu tarihçilere bırakalım” demek sorunu
tarihe gömmek, siyasi sorumluluk almamak ve olayın bugüne kadar süregelmiş
sonuçlarını yok saymak demektir.
Sorunun tarihte kalması için önce onun gerçek niteliğinin
resmen kabul edilmesi ve yeni devletin 90 yıllık Türkçü politikasının da
reddedilmesi lazımdır.
Nitekim Tayyip Erdoğan, Rabia’dan sonra huy edindiği
dört, dört, dört diye dörtlerken,”tek millet, tek devlet, tek bayraki, tek dil”
diye ırkçı zihniyetini tekrarlamakla Kemalizmin bugünkü baş temsilcisidir.
Gelgelelim, sözünü ettiğimiz inkâr içeride işe
yaramıştır., insanlar kuşaktan kuşağa Osmanlı+Purusya imparatorluklarının
suçundan habersiz yetiştirilmişlerdir. Aynı tutumla dışarıda Türk diplomatları,
resmi tarih madrabazları gülünç duruma düşüyorlar, alay konusu oluyorlar. 1915
sona ermiş değil.
HRANT DİNK, SEVAG BALIKÇI
2007’de Hrant Dink öldürülüyor. Daha once iki istihbaratçı
Vali Muavininin odasında Hrant’ı “Ulu önder Atatürk’ün evlatlığı Sabiha Gökçen
yetimhaneden alınmış bir Ermeni çocuğuydu” diyen haberini tekzip et diye tehdit
ediyorlar.
Suikastten once kolluk birimlerinin (Trabzon, İstanbul
Emniyetinin, Emniyet Genel Müdürlüğünün, Trabzon Jandarma Komutanının ve
Jandarma Genel Komutanlığının) suikast yapılacağından haberi var, ama Devlet-i
Âli (Yüce Devlet) cinayeti önlemiyor.
Suikastten sonra RamazanAkyürek adlı yüksek Emniyetçi
korunuyor, İstanbul Valisi Muammer Güler, Em. Md. Cerrahoğlu korunuyor.
Güler önce vali, sonra milletvekili, nihayet bakan
yapılıyor. Hırsızlık, yolsuzluk, rüşvet vakasına kadar makamında kalıyor.
Ramazan Akyürek 17 Aralık 2013 rüşvet-yolsuzluk operasyonundan görevinden sonra
--Cemaatçi olduğu için-- alınıyor.
Trabzon Jandarma Alay Komutanı Alb. Ali Öz adeta taltifen
Bursa’ya tayin ediliyor.
Tetikçilerin davası 7 yıldır sonuçlanmıyor. İstanbul 5.
No.lı Ağır Ceza Mahkemesinde 18 Nisan 2013’te tekrar başladığında, bakıyoruz
tetikçi sanıklardan hiçbiri duruşmaya gelmemiş, avukatlardan da sadece biri
var. İşte size devletin âliliği.
O kadar mı? Tabii ki değil: Er Sevag Balıkçı Soykırımın
95. yıldönümüne rastlayan 24 Nisan 2010 günü Batman’daki birliğinde ülkücü
eğilimli Kıvanç Ağaoğlu tarafından kasten tüfekle öldürülüyor. [Tekrar
hatırlayalım: Cinayet tarihi 24 Nisan.]
Askeri mahkeme kararında olayı kaza ve dikkatsizlik
sayıyor, onu himaye etmiş üstü olan başçavuşu da koruyor.
[Sevag Türkiye Ermenilerinin büyük şairi Rupen
Çilingiryan’ın kullandığın addı. Makriköy’de (Bakırköy) tabip-zabit olarak
görev yaparken 24 Nisan 1915 akşamı birliğinden alınarak Çankırı’ya sevkedildi.
Ağustos ayında şair Taniel Varujan ve diğer üç arkadaşıyla birlikte Ayaş’a
götrülme gerekçesiyle yola çıkarıldılar, yolda öldürüldüler.]
* * *
24 Nisan sendromu seneden seneye her Nisan'da yaşanan
periyodik bir âraz olmaktan çıkmakta, kronikleşmekte
(maraza dönüşmekte.) 1915’in 100. Yıldönümüne yaklaşırken bu marazdan nasıl
kurtulacağız, ilanihaye böyle gitmeyeceğini ne zaman göreceğiz, bilemiyorum....
2014-04-22 - 13:42:00
https://groups.google.com/forum/#!msg/kuyerel/Lk5-3_vGao4/FlRmYi3SZFoJ
Ermeni soykırımı: Prusya militarizmi suçun baş ortağıydı
(2)
Necati Abay (Tutuklu Gazetecilerle Dayanışma Platformu)
24 Nisan 1915 ve sonrasında İstanbul’dan alınıp götürülen Ermeni cemaati ileri
gelenleri arasındaki gazetecilerin listesini verdi. Bunlardan dördünün kısa
yaşam öyküsünü 24 Nisan 2009 tarihli Sesonline.net’teki yazıda özetlemiştim.
Olay tabii ki, birdenbire --24 Nisan 1915 akşamı başlamış
değildi. Ermeni katliamı da ilk kez vuku bulmuyordu İttihat ve Terakki‘ciler
Ermenileri topluca yok etme politikasını düşman oldukları ve devirdikleri
Sultan II. Abdülhamid’den devralmışlardı.
Bu bakımdan ,İmparatorluğun çözülme sürecinde ilk
Türkçüler Jön Türkler değildiler, II. Abdülhamid de Türkçüydü.
KATLİAM ZİNCİRİNİ 'ULU HAKAN' BAŞLATMIŞTI
O kadar ki ilk, katliam güruhların Ulu Hakan kurmuş,
hatta kendi adıyla adlandırmıştı. Kürt aşiretlerini vazifelendirmiş, silahla
donatmış ve Ermenilerin üzerine salmıştı. Bugün Ermeni soykırımını savunan,
cürüme mazeret getiren bilcümle Türkçüye söylüyoruz: İmparatorluklar çok
milletli, çok milliyetli, çok etnili yapılardı ve milliyetlerin bir kısmı
bağımsız devlet kurmak istiyorlardı. O ulusun ya da milliyetin yetişmekte olan
burjuvazisi kendi pazarına kendisi sahip olmak için kendi devletini kurmak
istiyordu. Eskiden feodal birimlere ait olan flama biçimi bayrakların üstünde,
artık hepsini kucaklamış bir ulusal pazarın bayrağı dalgalanır oluyordu. O
ulusun kitlelerinde ise bayrak manevi ve psikolojik bir anlam kazanıyor,
örneğin “bayrakları bayrak yapan üstündeki kandır/ Bayrak eğer uğrunda ölen
varsa vatandır” diyen 'nekrofil sapıklar' türüyor,hatta 90 yıl sonra bile o
lafları tekrarlamayı marifet sanan—daha doğrusu halkı onunla gaza getireceğini
bilen— başbakanlar çıkıyordu.
Osmanlının “son demlerinde” çağın akımı milliyetçilikti,
sizlerin Osmanlı selefleriniz ise Türk olmayanları imha ederek, sürerek
“kendilerine ait saydıkları” toprakları korumak peşindeydiler. Oysa bir toprak
üzerinde yaşayanlara aittir. Neymiş? Ermeniler isyan ediyorlarmış. Ulu Hakan
Abdülhamid Han bu nedenle onları katletmiş. Sadece Ermeniler değil, onlardan
önce Balkan milliyetleri de isyan etmişlerdi. Onlara gücünüz yetmedi Harb-i
Umumi dediğiniz Genel Savaş’tan istifade edip, Prusya militarizminin de
teşvikiyle Ermeni toplumunu Anadolu’dan sildiniz.
Haydi, onlar -istiklal (bağımsızlık) isteyenler
Hıristiyan’dılar? Ya Araplara ne demeli? Mısır Osmanlıdan 19. Yüzyılda
ayrılmadı mı? Hatta başında Saray’ın tayin ettiği bir Balkan Müslümanı yok
muydu? Harb-i Umumi’de Arap toplumları Britanya ile, Fransa ile (yani Gâvur’la)
size karşı birlik yaptılar. Buna ne diyorsunuz? “Araplar bizi arkadan
vurdu", diyorsunuz... Demek ki, mesele Gâvur-Müslüman meselesi değilmiş.
Bakın bütün söyledikleriniz Türk merkezli. Kendinizi dünyanın merkezi
sanıyorsunuz. Yeryüzünde sadece siz varsınız. Ermeniler isyan etmeselermiş,
katliamlar olmazmış. 21 yy. gelmiş, dünyada bu kadar deney yaşanmış, siz hâlâ bina
okuyorsunuz, Türklükle, Türkçülükle övünüyorsunuz, ulus ve etni sorunlarını,
katliamla halletmenin haklılığını savunuyorsunuz. Bizim “1915 Soykırımı bugün
de yaşıyor” dediğimiz zaten bu.
İlk Ermeni başkaldırısı 1890'da Erzurum’da gerçekleşti.
Bunu, yine aynı yıl meydana gelen Kumkapı gösterisi izledi, 1892, 1893
yıllarında Kayseri, Yozgat, Çorum ve Merzifon olayları, 1894'te Sasun
ayaklanması, Babıali gösterisi ve Zeytun isyanı, 1896'da Van isyanı ve Osmanlı
Bankası'nın işgali, 1903'te ikinci Sasun isyanı, 1905'te Abdülhamid'e suikast
teşebbüsü ve nihayet 1909'daki Adana ayaklanması 1915’den önceki önemli Ermeni
olaylarıydı.
OSMANLI/ALMAN GİZLİ ANLAŞMASI
Gelgelelim soykırım hadisesi bir iç olaydan ibaret
değildi.Balkan Savaşı sonrasında 14 Ekim 1913’te Osmanlı Hükümeti’yle Almanya
arasında gizli bir ittifak imzalanır. Her iki devlet de savaş halinde birlikte
davranmaya karar verirler. Daha doğrusu, Almanya savaşa girdiği takdirde
Osmanlı da onun yanında savaşa katılmayı taahhüt eder.
Almanya Genelkurmay Bşk. Moltke ertesi ay General Liman
von Sanders’i ve yardımcısı General Bronsart’ı kalabalık bir askeri heyetle
ıslahat yapmak gerekçisiyle İstanbul’a gönderir. ‘Liman Paşa’ ile (Harbiye
Nazırı ve Erkân-ı Harbiye Reisi Enver Paşa’nın yanına verilen) ‘Bronsart Paşa’
aracılığıyla Osmanlı Hariciyesi ve Genel Kurmayı tamamen Alman Genel
Kurmayı’nın emrine girer. Ermeni düşmanlığı nedeniyle son yıllarda inadına
arttırılan İttihat ve Terakki şakşakçılığı Türkçülük iddiasındaki
İttihatçıların 1. Dünya Savaşı arifesinde ne ölçüde milli(!) olduklarını,
ülkeyi Kayser Wilhelm emperyalizminin sultasına nasıl terkettiklerini örtbas
eder. İttihatçıların ipleri Alman militarizminin eline verdiklerini biz
söylesek nesnel kabul edilmeyenler çıkar. Ama kendisi genç bir zabitken onların
içinden çıkıp gelmiş İsmet İnönü durumu yeterince açık vurgulamışsa, susmanız
gerekir:
"Bir devletin orduda, siyasette, memleket idaresinde
sır denilebilecek nesi varsa hepsi yabancı devlet memurlarına emanet edilmişti.
Bu devlet müttefik de değildi, dünya siyasetinde ikiye ayrılmış saflardan
birisini yönetiyordu. Alman Islah Heyeti memleketin içinde olup bitenleri günü
gününe izler durumdaydı."
Bu kadar da değil: Almanya, Türkçü Osmanlı hükümetine
"birlikte harbetmemiz için ‘arkanı temizlemen’ lazım, Anadolu’nun batısını
Rumlardan, doğusunu Ermenilerden temizle" demiştir.
Almanya, Yunanistan’ın Britanya’ya yakınlığı nedeniyle
Anadolu Rumlarını Britanya’nın, Doğu’daki Ermenileri ise Rusya’nın müttefiki
sayıyordu. Kısacası, çıkacak savaştaki taraflar (Üçlü İtilaf ve Üçlü İttifak
saflaşması) bir yıl öncesinden bu kadar kesindi.
Alman Genelkurmayı’nın istediği etnik temizlik İttihatçı
hükümetin planlarına uyuyordu. Ege ve Trakya Rumlarının göçtürülmesi 1914’te
(harp patlak vermeden önce) başlamıştı. Onu 1915’te Ermeni Tehciri izledi.
Savaşın bitimiyle de Mübadele gelecek, artık Türkiye Türklerin olacaktı.
SELEF III. WILHELM, HALEF ADOLF HİTLER
Adolf Hitler 22 Ağustos 1939 günü, Polonya’yı istila
etmeden birhafta önce Wehrmacht kumandanlarına Polonya konusunda şöyle diyordu:
“Bizim gücümüz çabukluğumuzda ve merhametsizliğimizdedir. Cengiz Han
milyonlarca kadın ve çocuğun ölümüne yol açtı, hem de bilerek ve iç
rahatlığıyla. Tarih onu sadece büyük bir devlet kurucusu olarak görüyor. Zayıf
Batı Avrupa medeniyetinin benim hakkımda ne diyeceği umurumda değil. Ben emir
verdim – ağzından tek bir itiraz kelimesi çıkacak herkes öldürülecek— savaşın
hedefi belli hatlara ulaşmak değil, muarızlarımızı fiziken yok etmektir. Bu
nedenle, halihazırda Doğu’da benim Ölüm Birliklerimi Leh kökenine ve diline
mensup bütün erkek, kadın ve çocukları hiç acımadan ya da merhamet duymadan
öldürmeleri emriyle hazırladım. Ancak bu şekilde ihtiyaç duyduğumuz yaşama
alanına (Lebensraum) kavuşabileceğiz. Bugün kim Ermenilerin imha edilmesinden
söz ediyor?” (Ayrıntılar ve konuşmanın Nürnberg Duruşmalarındaki İng., Fr.
tercümeleri için bak Sesonline.net, 24 Nisan 2010 tarihli yazım.)
1915’ten 1939’a geçen çeyrek asırdan sonraki Polonya
katliamıyla da yetinmeyen Führer, kamplarda topladığı Yahudileri imha edecekti.
Üstelik o soykırım tarihin ilk endüstriyel soykırımı
olacaktı. İnsanları kitle halinde öldürmek de pahalıdır. Mesela bir insan bir
mermiyle ölmez, yüz binlerce mermi harcasanız, gene toptan imhaya yetmez.
Anadolu’da Ermenileri nasıl öldürdüler? Daha önce yazmıştım: Uçurumun başına
götürüp dipçikle iti-itiverdiler, mavnalara, takarlara doldurup Karadeniz’e
döktüler.
İNSANIN DEHASI VE YARATMA GÜCÜ!
Naziler Führerlerini (Önderlerini) masraftan kurtarmak
için zehirli gaz fabrikaları yaptılar, insanları gazla yok ettiler. Sadece
kamplardaki sabit gaz odalarıyla yetinmediler, otomotiv endüstrisi –büyük
ambülans kamyonları-- gibi çok sayıda seyyar gaz odası imal etti. Herkesi
trenlere bindirip toplama kamplarına sevk etmek artık gerekmiyordu,
topladıklarınızı o araçlara doldurup, şehir—kasaba dışında öldürüveriyordunuz.
İnsanın zekâsı ve yaratma gücü nelere kadir değildi? İnsan türü yaşatmak için
olduğu kadar, öldürmek için de yaratmayı biliyordu.... (Devam edecek)
Yalçın Yusufoğlu, 24 Nisan 2014, Sesonline.net
http://sesonline.net/php/genel_sayfa_yazar.php?Yazar=Yal%25E7%25FDn%2520Yusufo%25F0lu&KartNo=58312
Ermeni soykırımı: 'Yokluğum Türk varlığına armağan olsun'
(3)
Yazımızın başlığı Arat Dink’in bir sözünden alındı.
Ermeni soykırımı yüz yıllı aşkın zamandır devam eden Türkleştirme
politikalarını sadece evrensel değerlere ve insan haklarına bağlı sistem
muhaliflerimiz söylemiyorlar. Gazi Paşa’nın yakın dostlarından Falih Rıfkı Atay
da sofra anılarını anlattığı “Çankaya” isimli kitabında (9 Eylül 1922’yi
izleyen günlerde Gayrimüslim mahallelerinin tamamen yakıldığı) “İzmir
yangını”na değinirken Ermeni tehciri yıllarında da aynı kundakçılığın
yapıldığını yazar. Falih Rıfkı kitabın 1958’deki ilk baskısında yazdığı –ama
sonraki baskılarda sansür edilen-- bir paragrafı Emre Aköz aramış, bulmuştu
(Sabah, 08. 04. 2010):
"İzmir'i niçin yakıyorduk? Kordon konakları, oteller
ve kazinolar kalırsa, azınlıklardan kurtulamayacağımızdan mı korkuyorduk.
Birinci Dünya Harbinde Ermeniler tehcir olunduğu vakit, Anadolu şehir ve
kasabalarının oturulabilir ne kadar mahalle ve semtleri varsa, yine bu korku
ile yakmıştık. Bu kuru kuruya tahripçilik hissinden gelen bir şey değildir.
Bunda bir aşağılık duygusunun da tesiri var. Bir Avrupa parçasına benzeyen her
köşe, sanki Hıristiyan veya yabancı olmak, mutlaka bizim olmamak kaderinde idi.
Bir harb daha olsa da yenilmiş olsak, İzmir'i arsalar halinde bırakmış olmak,
şehrin Türklüğünü korumaya kâfi mi gelecekti? Koyu bir mutaassıp, öfkelendirici
bir demagog olarak tanımış olduğum Nureddin Paşa, ta Afyon'dan beri
Yunan'lıların yakıp kül ettiği Türk kasabalarının enkazını ve ağlayıp çırpınan
halkını görerek gelen subayların ve neferlerin affetmez hınç ve intikam
hislerinden de şüphesiz kuvvet almakta idi." (Çankaya, 1958 baskısı, Dünya
Yayınları, s. 212-213) [13 Eylül 1922’de yakılan İzmir’de 24 saat içinde 50 bin
kadar ev, 24 kilise, 28 okul, beş konsolosluk, beş banka ve bilinmeyen sayıda
dükkan ve depo kül olmuştur.]
Aynı Falih Rıfkı Atay 1968’de Dünya Gazetesi'nde yazdığı
bir makalede Ermeni thciri için “Bu bir jenosittir” diyordu.
Falih Rıfkı “Çankaya” anılarında Teşkilat-ı Mahsusa
şeflerinden ünlü İtihatçı Dr. Nazım’la bir görüşmesinden söz ederken “Bu
katiller ordusu hakkında ne diyeceğimi şaşırdım” diye yazıyor.
Halide Edip Adıvar ise 1926’da yayınladığı “Memoirs of
Halide Edip” [Halide Edip’in Anıları] adlı kitabında olay hakkında “Pazarları
Türk ve Almanlara bırakmak için Ermenilerin iktisadi hakimiyetini nihayete
indirecek sebepler vardı” diyor. Böyle düşünenlere vatan haini diye saldıran
bilumum gericiler Falih Rıfkı Atay’a ne diyecekler? Sultanahmed Mitingi’nin
unutulmaz hatibesi Halide Edib Hanıma ne diyecekler? Kendileri Kemal Atatürk’e
bu insanlardan daha mı yakın?
Ermeni oldukları için öldürülen yüzbinlerce insanın yok
edilmesinden zerre kadar üzülmeyenler İttihatçı yönetimin ülkeyi felakete
sürüklemiş olmasına da hiç aldırmamaktadırlar.
Maceracı ve kanlı yönetim sadece Ermenilere ve Rumlara mı
zarar vermiştir? Ülkeyi Savaşa sokarak yüzbinlerce Türk, Kürt, Çerkes ve İslam
dinine mensup diğer insanları da ölüme yollamıştır, onların ailelerini perişan
etmiştir. Ülkeyi tam bir yıkıma sürüklemiştir. Tarih bunun hesabını hiç
sormayacak mıdır? Tarih onları mahkûm etti desek bu bir züğürt tesellisi olur.
Türkiye Cumhuriyeti onlara Hürriyet Şehitleri payesini vermiş ve anıt-mezar
yaptırmıştır.
Tarih diye bir özne yoktur. Tarih bugün yaşayan
insanların bilinçlilik durumlarıdır. Toplumun düşünsel yapısını belirleyen ve
şekillendiren asli unsur devlettir, onun izindeki medyadır. Halen bu etkenler
bizde toplumsal tarih bilincinin var olmasına engeldir.
Türkiye’de 70 yıl, 50 yıl hatta 30 yıl öncesinde toplumun
İttihatçılara karşı taşıdığı bilinç bugün yoktur. Yeni kuşakların o olaylardan
haberleri yoktur. Olanlar da devlet ve medya tarafından dezenforme edilmişler
ve koşullandırılmıştır.
Bu bilinç gerilemesinde Asala’nın eylemlerinin payı
olmuştur. Türk devleti, diplomatlarına karşı düzenlenen suikastleri ve Esenboğa
(Ağustos 1982) ile Paris Orly (Temmuz, 1983) saldırılarını kendi propagandası
için çok iyi kullanmıştır.
Soykırım konusunda bugün pek çok Türk “onlar da bizim
elçilerimizi, konsoloslarımızı öldürdüler” diye Ermeni katliamına karşı bahane
getirmektedir.
“Ermenilere bir şey yapmadık, bu karşılıklı bir
çatışmaydı, hatta onlar bizi kestiler” yalanına inanmış büyük çoğunluk
Enver-Talat-Cemal üçlüsünün ve şeriklerinin bu topluma yaptıkları kötülükleri
de bilmezler, Savaşın sonuçlarına, Türklük ve milliyetçilik adına nasıl Alman
Genel Kurmayı’nın peşinde koca bie toplumu felakete sürüklediklerine de
aldırmazlar.
Ya da I. Cihan Harbi felaketini yaşamadıkları, o yılları
yaşayanlar da artık hayatta olmadıkları, okul kitaplarında ise gerçekler
anlatılmadığı için İttihatçı rejimin suçunun boyutlarının farkında değillerdir.
Resmi propaganda etkisiyle Çanakkale Muharebesiyle
övünürler, ama o savaşa yol açan İttihat ve Terakki rejiminin Osmanlı’yı savaşa
sokmuş olmasıyla ilgilenmezler. İki Alman savaş gemisinin yaptıklarını
üstlenen, Osmanlı bayrağı çekip, Alman bahriyelilere Osmanlı üniforması
giydirip Sivastopol’u bombaladıklarını böylece Osmanlı’yı harbe soktuklarına da
önem vermezler.
Yatıp kalkıp “Ulu Önder bizi kurtardı” demekle
tarihimizin en kötü, en felaketli dönemini yok sayıp, "İstiklal
Harbi"yle övünerek avunurlar. O harbe niçin ve nasıl katlandığımızı
düşünmezler.
Düvel-i Muazzama Osmanlıyı şu ya da bu şekilde savaşa
sokacaktı, ama Bâb-ı Âli baskını denilen haydutlukla ele geçiren İttihat ve
Terakki Fırkasının rolü çöküşün en kötü, en kanlı bir şekilde gerçekleşmesinde
belirleyici oldu. Bundan daha kötü bir sonuç olamazdı ve ona da ancak
İttihatçılar gibi maceracılar neden olabilirlerdi.
Tehcire ve kıyıma uğrayan insanların (Türkiye’de
yayınlanmış kitaplarda) anlattıklarını bir yana koyalım ve tarihçi Ahmet Refik
Bey’in [Altınay] yazdıklarını okuyalım. [Derleyen Hüsnü Arkan]
Ahmet Refik Bey’in aşağıya aktardığımız paragrafları
İttihatçıların İstanbul, Anadolu ve Doğu Trakya’da yaşayan insanların hepsinin
felaketine yol açmasına tanık olmuş ve yazmış bir tarihçinin kaleminden çıkmış
olması bakımından önem taşır. [Kitabının adı: “İki Komite İki Kıtal”, Tarih
Vakfı Yurt Y., İst. 2010.]
Buraya alacağımız yazarın o sırada görevli olduğu
Eskişehir’deki Tehcir manzaralarını ve konuyla ilgili kanaatini aktarıyor.
ESKİŞEHİR’DEN TEHCİR MANZARALARI
Sayısız tehcir tanıklığı arasında Eskişehir’i seçtim.
Burası savaş bölgesinin dışındaydı. Rus orduları yoktu.
Üstelik oranın sakini Ermeniler talihi sayılmalıydılar, Şark Vilayetlerindeki
gibi yaya tehcir edilmiyorlardı, trenlerle nakledilmek şansları vardı. Paraları
varsa tabi.
Eskişehir’de Ermeni isyancılar ya da “komitacılar”da
yoktu. Ama İttihatçı ve MAH’çı komitacılar vardı. Namlı kabadayılardan daha
gözü dönmüş katilleri, haydutları vardı. Gözlerini kırpmadan insan
öldürürlerdi. Yani Karadeniz’de dokuz bin Rum'un, Koçgiri’de Alevi Kürdün
katili Giresunlu Osman Ağa eşkiyası tek değildi. Pek çok benzeri vardı.
Mevcutlar yetmezmiş gibi İttihat ve Terakki hükümeti hapishanelerdeki katilleri
ve bilumum krimanalleri çıkartıp MAH’ın ermine vermişti.
Burada okuyacaklarınız 1919 yılında yazılmıştır. O
bilinç, 2014 yılındaki Türkiye’ye ne kadar da uzak değil mi? Gene görüleceği
gibi çapulcular ve yağmacılar dışında halk Ermenilere yapılanları teessürle
karşılamış, ama sesini çıkartamamıştır.
"KATAR KATAR ERMENİ, KATAR KATAR ASKER"
Ahmet Refik Bey’i dinleyelim:
“Trenler birbirini takip ediyordu. Her trenden binlerce
aile, binlerce köy halkı çıkıyordu. O derecede ki, gelenlerin Eskişehir'den
sevki mümkün değildi. Gitmekten ümitlerini kesenler, istasyon bahçesinde, yol
üzerinde birleşiyorlardı. Birkaç gün içinde Eskişehir istasyonunun civarı on
binden, yirmi binden ziyade aileyle dolmuştu.
Trenle sevk edilemeyen çoluk çocuk, kadın erkek, ayakları
kan içinde, etraflarında birkaç fakir jandarma, karadan gelmişlerdi. Bu manzara
pek acı idi. Bedbaht aileler nereye gideceklerdi? Kimsenin bildiği yoktu. Tren
yarım biletle taşımaya bile razı olmuyordu. Artık hiçbir ümit kalmamıştı.
Birçok aile babası, çocuklarını soğuktan korumak için çadırlar yapmaya başlamışlardı.
Çarşıdan tanıdıklarından tahtalar ve direkler getiriyorlar, kilimlerini
pırtılarını üzerlerine örtüyorlar, bağlarını bahçelerini bırakan zengin aileler
bile, geceyi topraklar üzerinde geçiriyorlardı.
Artık Eskişehir civarında yirmi bin kişiden ibaret bir
ordugâh vücuda gelmişti. Çadırlar arasında sokaklar açılmış pazarlar
kurulmuştu. Gece dağlar kararıyor, Porsuk suyunun hazin uğultusu tepelere
aksediyor, bedbaht Ermenilerin perişan bir halde yattıkları ovalardaki sönük
ışıkları görülüyordu. Bazen bu çadırlar altında birbirine sarılıp yatan
masumların kalbi üzüntü ve heyecanlar içinde en tatlı emel ve saadetini
mahvolmuş gören, sabahtan beri ağzına bir lokma ekmek koymayan, çadırın bir
köşesinde uyuyan zavallı bir kızın sarı saçları, zayıf bir mum ışığı altında
parlıyordu.
Eskişehir Ermenileri bu manzaradan dilhun oluyorlardı
[içleri kan ağlıyordu]... Fakat ne yapabilirlerdi? En zenginleri, birkaç
ailenin nakli için aralarında para toplamışlar, kendilerine yardımdan geri
durmamışlardı. Acaba aynı felaket onların, kendilerinin de başına gelmeyecek
miydi? Fakat onlar biraz emin gibi görünüyorlardı. Adapazarı'ndan ve
çevresinden gelen Ermenilerle görüştükleri zaman, haber almışlardı:
Adapazarı'nda birçok silah bulunmuştu. Fakat
Adapazarlılar bu silahların kendilerine evvelce İbrahim Bey tarafından
verildiğini, kendilerinin tamamen suçsuz olduklarını iddia ediyorlardı. Mamafih
her ne surette olursa olsun, oralarda 'silah çıktığı için kendileri tehcir
edilmişler' demekti. Eskişehir'de ise Ermeni meselesiyle alakadar olanlar
yoktu. Halk ticaret ve ziraatle meşguldü. Tüfek ve bomba Eskişehir bölgesine
uğramamıştı. Fakat onun da Eskişehir merkez memurunun marifeti olduğundan hiç
şüphe yoktu. Bu herif Eskişehir'in en menhus [uğursuz] simasıydı. İttihat ve
Terakki'ye intisap ederek rezalet ve külhanbeylikle temayüz eden birisiydi.
Eskişehir Ermenileri, tehcir edilmeyeceklerinden emin, arada sırada istasyon
civarına geliyorlar, milletdaşlarına yardım ediyorlardı.
Artık bütün Ermeniler, çadırlar içinde Eskişehir'e yerleşmişlerdi.
Kendilerine hiç tecavüz eden yoktu. Onların en gaddar düşmanı Merkez Memuru
idi. Zaman oluyor aralarından erkekleri toplatıyor, ceplerinden paraları
aldırıyordu. Kadınların feryat ve çığlığı üzerine istasyon zabitleri erkekleri
kurtarıyorlar, merkez memurunu tehdit ederek aldığı paraları sahiplerine iade
ettiriyorlardı.
Haftalar geçtiği halde Ermenilerin nakledildikleri
görülmüyordu. Bir kısmı karadan Kütahya'ya sevk edilmişti. Fakat bunlar
kasabaya girmemişler, (Alayurt) istasyonunda ikinci bir karargâh tesis
etmişlerdi. Bu binlerce aile içinde açlık da baş göstermişti. Yiyecek, içecek,
para, bir şeyler yoktu. Nihayet eşyalarını satmaya karar verdiler. Bu karar pek
kötüydü. Eskişehir sokaklarında istasyon meydanlarında gelinlik ve genç
kızların göz nuru dökerek, masum kalplerinde tatlı
emeller besleyerek ördükleri dantellerini, ipekli yatak
çarşaflarını, özene bezene yaptıkları gelinlik esvaplarını kollarına atmışlar,
kırmızı çarşaflı kadınlara yok pahasına sattıkları, sokak sokak dolaştırdıkları
görülüyordu. Ne feci haldi!
Bu felaketten cahil halk, Eskişehir'in Almanları ve
Rumları istifade ediyorlardı. Satacak eşyası olmayanlar için dilenmekten başka
çare yoktu. Ekseriya perişan kıyafetli ailelerin kapı diplerinde oturdukları,
boyunlarını bükerek dilendikleri görülüyordu. Açlık gittikçe çoğalıyor, soğuk
gittikçe şiddetini arttıryordu. Kendilerine çadır yapmayanlar istasyon
civarındaki evlerin duvar diplerine yataklarını sermişler, çoluk çocuklarıyla
beraber geceyi soğukta geçiriyorlardı. İstasyon civarında, sokakta yatan
aileler içinde hırçın bir kız vardı. Her sabah başını taratmaz, anasına devamlı
eziyet ederdi.
Bir sabah, zavallı kadın aç ve biilaç kızının saçını
taramakla meşguldü. Felaket kalbinde büyük bir üzüntü doğurmuştu. Çocuğun
hırçınlığı ise büsbütün üzüntüsünü arttırıyordu. Kız ağlıyor, bağırıyor, biçare
kadına bir türlü rahat tarattırmıyordu. Nihayet o kadar müteessir oldu ki,
eline bir makas aldı, kızının saçlarını kesmeye karar verdi, fakat üzüntüsünden
elleri titredi, makas hırçın yavrunun derisini de beraber kesti, çocuğun
başından çıkan kanlar bedbaht annenin güya kalbine döküldü, yavrusunun başını
elleri içine aldı, öptü, üzerine kapanarak hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı.
Bu gibi manzaralar bir değildi. Köylerinde verem
döşeğinde yatan, ihtizar halde bulunan hastalar alil ve mecnun, yarı belinden
aşağısı tutmayan dilenciler bile çıkarılmıştı. Hemen her gün Eskişehir Ermeni
mezarlığına, önde papaz arkada birkaç fakir aile ya çocuklarından birini veya
ihtiyar babalarını gömüyorlardı. Fakat bu merasim sessiz ve sade oluyordu. Ne
bir çan sedası dostlarını topluyor, ne bir ilahi zemzemesi ruhları huşuya davet
ediyordu. Bu felaket kalpleri yaralıyordu.
Bir gün karı koca iki Ermeni konuşarak gidiyorlardı.
İkisi de üzgündü. Fakat erkeğin üzüntüsü daha fazlaydı. Kadın kocasını teselli
etmeye çalıştı.
'Ne yapalım, Allah büyük, elbette bizi gözetir,' dedi.
Erkek birdenbire kızdı. Karısına sert nazarla baktı. 'Hâlâ Allah mı diyorsun?
Allah nerede? Allah var mı? Varsa bu hâl ne?' diye bağırdı. Dereye doğru
ilerliyor, yırtık kolunun yeniyle gözlerini siliyordu.
Nihayet bir gün, meş'um bir emir geldi. Eskişehir de
tahliye edilecekti. Merkez Memuru için gün doğmuştu. O gece Eskişehir'de
matemli bir sükûn hasıl oldu. Sokağa kimse çıkmayacaktı. Ortalık karardı. Bir
gece önce sükun ve huzur içinde aydınlanan evlerde bir ölüm sessizliği başladı.
Sokak başlarında nöbetçiler bekliyor, evlerde çekiç sesleri işitiliyordu. Demek
onlar da gideceklerdi. Bir zamanlar pencerelerinin önünde mahçup tavırları, namuskâr
simaları, afif edalarıyla dikişlerini diken, erkek yüzü görür görmez başlarını
içeri çeken masum kadınlar, genç kızlar, hasta ve ihtiyarlar, talihsiz
çocuklar, demek onlar da bu felakete ve ölüm seline karışacaklardı.
Filhakika öyle de oldu. Ertesi gün Eskişehir'in biçare
aileleri, ellerinde birer sepet, kollarında paltoları, hayvan vagonlarına
bindiler, gözleri yaşlarla dolu, kalpleri heyecanlı, asırlardan beri sevip
oturdukları, yaşadıkları evlerini, çiçekli bahçelerini, aziz hatıralarını
bıraktılar, Eskişehir'in güzel ufuklarına, yiğit Osman'ın adaletine makes olan
[yansıtan] tarihi şehre veda ettiler. Konya ovasını kuşatan dağlara,
Pozantı'nın yalçın geçitlerine, El-Cezire'nin ateşli çöllerine, açlığa
sefalete, perişanlığa, ölüme doğru gittiler...
Bu masum halkı kurtarmak için hiçbir vesile yok muydu?
Eskişehir'deki Alman rahiple görüştüm. İstanbul'a bir telgraf çekmişti, hiç
olmazsa Avusturya sefiri vasıtasıyla Katolik Ermeniler için müsaade almasını
söyledim. Kabul etti. Ertesi gün, İstanbul'dan gelen bir emirde, Katolik
Ermenilerin, asker ailelerinin, tren kumpanyalarında işçi olanların
kalabilecekleri beyan ediliyordu. Bu emir birçok aileyi kurtardı. Genç ve kibar
kızlar, normal zamanlarda kendilerine uşaklık bile edemeyen adamlarla,
kumpanyanın kardofrenleriyle evlenmeye başladılar. Bu evlenme canlarını
kurtarmak içindi. İçlerinden bir kısmı Müslüman olmak istiyor, hükümet kabul
etmiyordu.
"GESİ BAĞLARINDA BİR TEK GÜLÜM VAR"
Artık Eskişehir Ermenileri de çıkarılmıştı. Kıymetli
halılarının ve eşyalarının hepsi ellerindeydi. Fakat hükümet bunları da
korumaktan acizdi. Sahipsiz kalan evler güya, polis tarafından korunuyordu.
Halbuki geceleyin halılar ve davarlar, kıymetli eşyanın hepsi çalınıyordu.
Aynı durum İzmit ve Adapazarı'nın tahliyesi esnasında da
meydana gelmiş, eşyalar çalındıktan sonra, izi belli edilmemek için evler ateşe
verilmişti. Ermenilerin bu felaketinden en ziyade memnun olanlar, Yahudilerdi.
Akın akın Yahudi İzmit'e, Adapazarı'na gidiyor, felaketzede Ermenilerin
eşyasıyla servet teminine çalışıyorlardı. Eskişehir'de pek az miktarda bulunan
Yahudi'den biri bir gün yanıma geldi, Ermeniler aleyhinde bulunarak, güya
yaranmak istedi. Nazarlarını mütecessisane gözlerime dikti.
'Beyefendi, çok yuzel oldu... Gidiyorlar deyil mi?
Uğurlar olsun, neler yapmamışlardı? Biz Türklere neler yapmamışlardı?' diyerek
vatanı seven bir insan edasıyla hislerini belirtmeye çalışıyordu.
Eskişehir'de bu gibi mürailer pek çoktu. Fakat halkın
ekseriyeti bu cinayetlerden dilhundu. Ermeniler tehcir ediliyor, diğer taraftan
da Türk unsuru kafile kafile ateşe götürülüyordu. Anadolunun vâsi [geniş]
ovalarında, geniş ve mezru [ekili] tarlalarında, kırık bir boyunduruk
parçasından buzağı haline gelmiş, sıska bir çift mecalsiz öküzü idareye
çalışan, yalınayak, sefil, yüzleri güneşten yanmış çocuklardan başka canlı
görülmüyordu. Geniş ovaların çıplaklığı ortasında bu talihsiz çocuklar aciz bir
mahluk gibi kalıyordu. Bir taraftan Ermeniler felakete sevk ediliyor, diğer
taraftan halk açlıktan öldürülüyordu.
Katar katar geçen trenlerde yurtlarını terk eden
askerlerin meyus ve muzdarip sesleri, acıklı türküler şeklinde aksediyordu.
Bazen tren, Anadolu'ya son ve hazin bir veda şeklinde acı bir çığlık koparıyor,
birkaç dakika sonra, nağmeleri trenin tekerlek uğultularına karışıyordu: Gesi
bağlarında bir tek gülüm var/Ey Allahtan korkmaz, sana bana ölüm var, Ah!..
Bu trenlerle gidenler ne bedbaht insanlardı? Onların da
Ermenilerden ne farkları vardı? İkisinin de gayeleri bir değil miydi? Çünkü
ikisinin de gayeleri sefaletti, ölümdü. İkisi de Anadolu'nun iki ucunda
ömürlerine, saadetlerine, duygularına nihayet vereceklerdi. Birinin ömrü çöle,
diğerininki deniz kenarına kadardı.
İstanbul'da bir sabırsızlık hasıl olmuştu. Aylardan beri
sokak ortalarında yaşayan, yaşamak için dilenen Ermenilerin sefilane bir
hayatını bile çok görüyorlardı. İstasyon civarı tahliye edilecekti. Birkaç
aydan beri istasyon bahçelerini işgal edenler artık Konya'ya, Pozantı'ya sevk
edileceklerdi. Fakat kimse yerinden kımıldamak istemiyordu. Hemen hepsi de inanıyorlardı
ki, Pozantı'da kendilerini bekleyen müthiş bir kuvvet vardı: Ölüm. Dağların
etrafındaki ormanlıklar, İttihat hükümetinin İstanbul'dan gönderdiği çetelerle
doluydu. Halk ölmemek için Eskişehir'de kalmaya razıydı. Hem zavallıların ne
suçları vardı? İsyanı hazırlayanlar, vaktiyle İttihatçılarla birleşenler,
Hürriyet ve İtilaf Fırkası İttihatçılara sükût ettireceği zaman, İttihatçılara
zahir olanlar, vilayat-ı Şarkiyyede Ruslarla birlikte Türk unsurunu imhaya
çalışanlar, İttihatçıların kıt'aline sebep olanlar, binlerce masum Ermeninin
kanına girenler, komiteler değil miydi? Bu zavallılar, köylerinde, bağlarında,
bahçelerinde, sakin ve refah içinde çalışıyorlar, bulundukları şehirlerin
ziraatine ticaretine, umranına [refahına] hizmet ediyorlardı. Şimdi birkaç
türedinin cehaletine, katil komitelerin kanlı ihtiraslarına kurban
olacaklardı... Türk köylüleri birlikte yaşadıkları komşulardan son derece
memnunlardı. Hatta Adapazarı ve Eskişehir arasında Ermenilerle meskun köylerin
bir çoğunda, Türk ahali hükümete başvurmuşlar, mazbatalar vermişler,
komşularını kurtarmak için çalışmışlardı. Fakat hükümetin kalbinde kendilerinin
hiçbir merhamet, hiçbir şefkat hasıl edemeyeceklerini düşünmemişlerdi. Rica ve
dileklerine hiçbir kimse önem vermemişti.
Nihayet İstanbul'dan emir geldi. Eskişehir'e Muhacirin
Memurları gönderilmişti. Bütün Ermeniler Konya'ya, Pozantı'ya ve Halep
ovalarına gideceklerdi.
Siranuş'u merak ettim. Mini mini yavruyu görmek istedim.
Binlerce Ermeni'nin içinde o sarışın masum öksüz yavruyu aradım. Nihayet
buldum. Büyükanasına yalvardım.
'Bırak bu çocukları, bu felaket geçer, sonra gel, burada
beni bul,' dedim. İhtiyar kadın yaşlı gözlerini semaya dikerek: 'Hayır,'dedi.
'Hayır efendi, sağ ol, biz hep gideceğiz, beraber öleceğiz, hem ben onları
nasıl taşıyacağım? Yapacağım şey pek basit: Yolda önce onları sonra kendimi
dereye atacağım.'
Kalbim sızladı. Eskişehir kafile kafile, katar katar
boşalıyordu. Bu trenler, kapalı yük vagonları bile değildi, kafes şeklinde her
tarafı açık hayvan vagonlarıydı. Muhacirler İdaresi’nden gelen memura:
'Bari kapalı vagonlarla gönderin,' dedim. Hiç tavrını
bozmadan, lakayıt bir sesle, 'Daha iyi, hava alırlar,' cevabını verdi.
Bu zavallıların hava almaya değil, artık yaşamaya bile
ihtiyaçları kalmamıştı. Bir gün, yine bir tren, fakat muntazam ve muhteşem bir
tren, bu sefalet kafilesi arasından geçti. Enver Paşa ailesiyle, şevket ve
ihtişamıyla, İzmir'e gidiyordu. Sabahın sisleri arasında aç halkı tiz bir ses
uyandırdı. Birkaç dakika sonra, İttihatçların hürriyet kahramanı, elleri
cebinde, başı açık, trenin ön tarafına çıkmıştı, gözleri yüksek ufuklarda,
yıldırım gibi geçip gitti. Yerlere serilen, açlıktan ölen bedbaht tebaaya
başını bile çevirip bakmaya tenezzül etmedi.
"MATMAZEL LIMAN VON SANDERS"
Gece gündüz istasyonda müthiş bir faaliyet vardı. Bir
akşam zarif bir madam, bir paşa ile beraber trenden çıktı. Salona girdi. Bu
felaket manzarası kalbinde derin bir üzüntü doğurmuştu. Görüştüm: Matmazel,
Liman von Sanders Paşa'nın hanımı imiş. Cemal Paşa'nın yanından, Suriye'den geliyormuş.
Üzüntümü o da anladı, derhal bu muhaceret kurbanlarına nakl-i kelam etti:
'Ah, ne kadar yazık,' dedi. 'Bu yavrulardan, bu
masumlardan, bu biçare kadınlardan bilmem ne istiyorlar? Kimler cinayet
yapmışsa onları tecziye etsinler.'
Sanki İstanbuldakiler bunlardan daha az mı suçlu? Asıl
kafaları kesilecekler o Talat, o Enver, o zalim kabine. Dereler insan
gövdeleri, çocuk başları taşıyor. Bu manzara yürekleri parçalıyor. Fakat bir
gün bunların hesabı sorulmayacak mı? Alman zabitleri hep bu kesilen başların,
parçalanan cesetlerin fotoğraflarını aldılar. Zaten bu zulmü lanetlemek için
çeteci zihniyetiyle malul olmak lazımdı. Almanlardan kalpleri insaniyet
hisleriyle meşbu [dolu] olanların da bu cinayetlerden müteneffir olduklarına
[nefret ettiklerine] hiç şüphe yok. Fakat resmi Almanya isteseydi, bu kıtâle
mani olurdu. Sadrazam Said Halim Paşa, İttihad’ın kör bir aletiydi; Enver ve
Talat Almanya’nın sözünden bir adım çıkmazlardı, bu cinayetleri kuvvetlerine
güvenerek icra etmeleri imkân haricinde idi. Hiç şüphesiz Almanya’nın zaferine
güveniyorlar, bu muazzam faciayı Almanya’nın kuvvetiyle, bu masumlar feryadını
Almanların zafer teraneleriyle bastırmak ümidinde bulunuyorlardı. Almanya
Anadolu’da kazanacağı menfaatlerle sermest; kurun-u vusta’da [Ortaçağ’da] bile
görülmeyen bu cinayetlere; samit [sessiz] ve lakayt, seyirci vaziyetini
takınıyordu...
Ermenilerin en fazla korktukları Pozantı idi. Orada,
çetelerin hücumu kalplerini titretiyordu. Bunlar hangi çetelerdi? İttihat
Terakki'nin Turan siyaseti, İslam ittihadı namına Kafkasya'ya gönderdiği
çetelerdi. Hatta bir zamanlar Alman İmparatoruna İslam alemi namına müracaat
eyleyen, ağalar saltanatında Ocak vaizliğiyle temayüz eden zorbalar, Şeyh
Ubeydullah Efendi'yi de bu çeteler giderken, Afgan Emiri'ne göndermemiş miydi?
Bu tedbirler ve zulümler hep birer komedya, hep cahilane birer faciaydı.
Almanlar, Enver'in Almanya'da bir yüzbaşı kadar askeri hareketi idare
edemeyeceğini biliyorlardı. Fakat Türkiye'yi bir sömürge gibi Alman nüfuzu
altına almak için Enver'i alkışlamak, âdi bir türediye büyük bir nüfuz vermek,
Alman satvetini [ezici kudretini] idame için çok bir şey miydi?
Fas meselesinde: 'Almanya cihan siyasetine geç karıştı.
Sömürgeler tamamen paylaşıldı. Almanya için Afrika'da yer kalmadı. Almanya'nın
sömürge yapacağı yerler, yıkılmaya başlayan İslam devletleriydi. Almanya
buraları iktisadi sömürgeleri haline koyacaktı. Bu amaca ulaşmak için fes
giymek de lazım gelse giyeceğim,' diyen Kayzer Wilhelm idi. Şu halde Enver'e
telgraf çekmek, Talat'ı Osmanlı diplomatı sıfatıyla selamlamak, menfaat temkini
için gerekliydi. Üçüncü Sultan Selim devrinde Napolyon'un elçisi General
Sebastiyani de Kabakçı Mustafa'yı aynı emellerle alkışlamamış mıydı?
"ÇERKES AHMET’İN İZALESİ VACİP"
Bir akşam Eskişehir'e Cemal Paşa'dan bir telgraf geldi.Bu
telgrafta, Çerkez Ahmet'in trenden çıkar çıkmaz tevkifi emrediliyordu. Hayret!
Bunun herhalde mühim bir sebebi olmalıydı. Vakıa, Cemal Paşa'nın Ermenileri
koruduğu, kendi mıntıkasına giren biçare halkı muhafaza eylediği biliniyordu. Fakat
Çerkez Ahmet'in tevkifi herhalde mühim bir sebebe dayanmalıydı. Çerkez Ahmet
İttihat ve Terakki hükümetinin göz bebeği idi. Cavit Bey'in şerefine Zeki Bey'i
katledenler arasında bulunan bu İttihat fedaisi şimdi
neden tevkif ediliyordu? İttihadın sükûtu üzerine, cinayete mahkûm edildiği
halde 10 Kanunusani Bab-ı Ali Baskınını takiben affolunan bu vatan mücahidi,
İttihadın selameti için her fedakârlığı göze almıştı. Hatta, cihat arkadaşı
Nazım'la beraber, son Harb-i Umumide de İttihad-ı İslam namına Kafkas
cephelerine kadar gitmemiş miydi? Çerkez Ahmet gerçek bir mücahitti. Maarif
Nazırı Şükrü Bey yakında onun namıyla bir lise veya ilkokul mektebi açacaktı.
Ocak şairleri zafer ve nusreti [başarısı] için şiirler yazacaklar, Ocak
alimleri (Türk Ocağı) bu büyük mücahidin ruhiyyatını tetkik edeceklerdi. Şimdi
bu tezat nereden ileri geliyordu?
Nihayet o da anlaşıldı. Çerkez Ahmet Ermenilere karşı
arkadaşı Nazım ve Halil ile beraber birçok fecaatler yaptıktan sonra, Cemal
Paşa'nın bölgesine [Suriye] gitmiş, orada yığınlarla Ermeniyi görünce hayret
etmiş. Askerce bir selam ifasından sonra:
'Emir buyurun, bir teşkilat yapalım, bunları da
temizleyelim,' demiş.
Cemal Paşa razı olmamış. O sırada İstanbul mebusu Zöhrap,
Varteks ve diğer arkadaşları da İstanbul'dan sürülmüşler, Halep'e gelmişler.
Ateşin zekası, feyizli dimağı, hassas ruhu ile milletin selametini şahsi
hislerine feda eden Zöhrap Efendi, Cemal Paşa'nın huzuruna çıkmış. Kendilerinin
Diyarbekir Divan-ı Harbine gönderileceklerini, yana yakıla, ağlaya sızlaya anlatmış.
O kadar acı gözyaşları dökmüş ki, Cemal Paşa da acıyarak, kendilerini
koruyacağına söz vermiş. İstanbul'a Dahiliye Nazırı Talat Paşa'ya bir telgraf
çekmiş. Bu mesele kapanıncaya kadar Zöhrap ve arkadaşlarını ortadan
kaybedeceğini, mesele yatışınca meydana çıkaracağını söylemiş, Talat razı
olmamış ve Diyarbekir'e gitmeleri için ısrar etmiş. Nihayet Cemal Paşa
isteğinin kabul edilmediğini görünce, Talat'tan gelen telgrafı memurlarına
bırakmış, 'bunu ben hareket ettikten sonra kendilerine gösterin,' demiş ve
hareket etmiş. Zöhrap ve arkadaşları üzüntülü ve dilhun, bir araba ile
Diyarbekir'e doğru yola çıkmışlar. Nihayet yolda Çerkez Ahmet'in çetesine
rastlamışlar. Çerkez Ahmet bu zavallıları birer hamlede perişan etmiş. Cemal
Paşa bunu haber alınca fena halde kızmış, Çerkez Ahmet'in tevkifini emretmiş.
Mesele bundan ibaretmiş.
Çerkez Ahmet'i getiren tren geldiği zaman, her taraf
inzibat altına alınmış. Ahmet, esasen Afyonkarahisar'da tevkif edilmiş,
Eskişehir'e muhafaza altında getiriliyordu. Trenden uzun boylu, kalpaklı,
İttihatçı murahhas ve valilerin seyahat kıyafetinde pala bıyıklı, zayıf yüzlü
biri çıktı.
Arkasından kadife pantolonlu, esmer, orta boylu biri daha
geliyordu. Uzunu Çerkez Ahmet, ötekisi mülazım Halil idi. Bunlar Teşkilat-ı
Mahsusa marifetiyle gönderilen çete reisleriydi. Özellikle Halil'in gazası daha
büyüktü. Bu mücahit, mebus Suudi Bey'in çetesi Ardahan'a girdiği sırada o da
Artvin'e gitmiş, bu güzel beldede yaşayan Ermenileri perişan eylemişti. Bu
felaketi daha Ulukışla'da bulunduğum zaman işitmiştim.
Bir Alman gazetesinin muhabiri menfur çetelerin
cinayetlerinden nefret ediyordu: 'Görseniz ne zalim hareketlerde bulundular!
Lanet olsun, bir daha bu adamlarla yola çıkmaya! Ne İslam ne Hıristiyan hiçbir
şey tanımıyorlar. Şimdi orada İslam, İslamla çarpışıyor.' Alman gazetesi
muhabirinin bu sözleri birer gerçekti. Üç sene sonra Artvin'e gittiğim zaman,
bunun ne derece doğru olduğunu gördüm. Zavallı Ermeni kadınları, Türk
üniforması gördükleri zaman, ezile büzüle duvar diplerine sokuluyordu.
Cennetten numune olan güller, çiçekler, meyve ağaçlarıyla ruhlara şevk ve
serinlik veren güzel belde bomboştu. Halil ve avanesi Artvin halkına o kadar
zulüm etmişlerdi ki, Ermenilerin teşviki üzerine, Rus hükümeti tarafından
Sibirya'ya sürülen İsmail Ağa bu bedbaht halkın çektiklerine dilhun olmuş, Rus
ordusunun geri çekilmesinden sonra Ermenileri, tecavüzden vikaye eylemişti
[korumuştu].
Çerkez Ahmet, Ermeni fecayii için mühim bir vesika idi.
Bu kanlı olayın safahatını bizzat failinden dinlemek istedim. Çerkez Ahmet'e
vilayat-ı Şarkiyye'de neler yaptığını sordum. Çizmeli ayaklarını birbirinin
üzerine attı, sigarasının dumanlarını karşıya doğru savurarak: 'Bey birader,'
dedi. 'şu durum namusuma dokunuyor. Ben bu vatana hizmet ettim. Gidin, görün,
Van ve çevresini Kâbe toprağına çevirdim. Bugün orada tek bir Ermeniye tesadüf
edemezsiniz. Vatana bu kadar hizmet ettim, sonra o Talat gibi hergeleler
İstanbul'da buzlu bira içsinler, beni de böyle muhafaza altında getirtsinler,
yok, bu haysiyetime dokunuyor!'
Fakat onun bir arkadaşı vardı, kendisiyle beraber Zeki
Bey'i öldüren Nazım! Çerkez Ahmet'e Nazım' sordum:
'Sus bey birader. Zavallı şehit oldu,' dedi.
Çerkez Ahmet'ten daha fazla malumat almak istiyordum.
'Peki bu Zöhrap falan ne oldular?'
'Aaa… Duymadınız mı? Hepsini geberttim.'
Cıgarasının dumanlarını havaya doğru savurdu, sol eliyle
bıyıklarını düzelterek sözüne devam etti:
'Halep'ten çıkmışlardı. Yolda rast geldik. Derhal
arabalarını kuşattım. Gebereceklerini anladılar.' 'Varteks dedi ki:
‘Peki Ahmet Bey, bize bunu yapıyorsunuz, fakat Araplara
ne yapacakıız? Sizden onlar da memnun değiller.'
‘O senin bileceğin iş değil kerata,' dedim. Bir mavzer
kurşunuyla beynini patlattım. Sonra Zöhrap'ı yakaladım. Ayağımın altına aldım,
kafasını ezdim.'
Çerkez Ahmet, o sabahki trenle İstanbul'a gitmişti.
Ahmet'in dönüşü, arkadaşlarını pek mütehayyir ediyordu [hayrete düşürüyordu].
Bu haber Merkez Kumandanı Cevat Bey'le beraber
kumandanlık odasında bir şeyler muayene eden Bedri'nin de hayretini mucip
olmuştu. Fakat bunda herhalde bir yanlışlık vardı: Çerkez Ahmet Halep'e
gidecekti. İki sene evvel izzet ve ikramla büyük bir mücahit sıfatıyla çete
reisliğini üzerine alan Çerkez Ahmet, Merkez Kumandanlığına nasıl olur da
mevkufen getirilebilirdi? İnzibat kumandanı bunu haber aldığı zaman hakikaten
şaşırdı, mebhut bir halde: “İçeri gelsin!” dedi. Çerkez Ahmet elinde sigara,
vakur endamıyla kollarını sallayarak içeri girdi. O zaman odada samimi bir
sohbet başladı, Yüzbaşı ayağa kalkmış: '“Vay kardeşim, Ahmet'ciğim, nereden böyle?'
diye koca katili kucaklıyor, Çerkez Ahmet peltek lisanıyla: 'Azizim bunda bir
yanlışlık olacak, fakat bu bir edepsizlik,' diyordu.
Birkaç hafta sonra haber alındı: Çerkez Ahmet Şam'a
gönderilmiş, “izalesi vacip olmakla!!!” Cemal Paşa tarafından kaydı görülmüştü.
Eskişehir'de Katoliklerden, asker ailelerinden başka
Ermeni kalmamıştı. Bir kısmı trenlerle, bir kısmı kafileler halinde karadan
gönderilmişti. İstasyon civarındaki karargahlarda paçavralardan, çadır
izlerinden başka bir şey görülmüyordu.
Fakat İstanbul boş durmuyordu. Tren tren, Ermeni
mütefekkirleri [düşünürleri] ve sanatkârları Anadolu'nun ücra köşelerine
gönderiliyordu. Bir akşam dolu bir tren geldi. İstasyondan baktım, bütün
tanıdığım ve bildiğim simalardı: Dikran Kelekyan, Pozant Keçeyan, Torkumyan…Mütefekkir,
vatanperver ne kadar Ermeni varsa kafile kafile sürülmüştü. Hatta İstanbul'dan
bütün Ermenilerin çıkarılacağı bile söyleniyordu. Zaten sürülmedik, asılmadık
kim kalmıştı? Osmanlı tebaası güya bütün türedilere babalarından miras kalmıştı.
Bu mezalime karşı hiç kimse sesini çıkarmıyordu. Hallaçyan Efendi yine Ada'da,
müzeyyen köşkünde İttihatçılara ziyafet çekiyor, Ermeni mebusları yine Meclis-i
Mebusanda Talat'lara avanesine dalkavukluk etmeye devam ediyorlar, Rum, Ermeni
ve Yahudi tüccarları ihtikârda yine Türklerle rekabet ediyorlardı. İstanbul'da
bu cinayetleri haklı göstermek için lazım gelen propagandalar tamamen
hazırlanmıştı. Ermeniler düşmanla ittifak etmişler, İstanbul'da isyan
çıkaracaklar, İttihatçı reislerini öldürecekler, Boğaz'ı açmaya muvaffak
olacaklardı. Bu âdi tezvirler, ancak açlığını bile idrak edemeyen halk
tabakasını ikna edebiliyordu. Keşke Ermeniler İttihat reislerini devirmeye
muvaffak olsalardı, o zaman Türkiye'yi de Türkleri de türedilerin tahakkümünden
kurtarmış olurlar, Türklerin ebedi minnettarlığını kazanmış olurlardı...
Ermenilerin istiklal ve kurtuluş gayeleri düşünülecek
olursa, böyle bir hareket onların bütün emellerini suya düşürebilirdi. Çünkü
İttihat reislerinin sukutu [düşmesi], memlekette İtilaf ve sulh taraftarı bir
fırkanın iktidara geçmesine sebebiyet verir, o zaman Alman çemberinden
kurtulmak kabil olursa, İngilizlerle uzlaşılır, Türkiye daha baş bir vaziyet
iktisap edebilirdi. Alman çemberinden kurtulmak kabil olmadığı takdirde, harbe
devam edilir, fakat hiç olmazsa İttihat türedilerinin zulmüne nihayet verilmiş
olurdu. Binaenaleyh Ermenilere isnat edilen bu teşebbüste hiçbir mantık aramak
kabil değildi. Halbuki tehcir meselesi, gerçekte Şark vilayetlerindeki
Ermenilerin çıkardıkları isyan ve kıt'alin son bir
mukabelesiydi ve bunu teci eden de Almanların müteselsil
[ard arda gelen] zaferiydi. Tehcir mezalimine Eskişehir'de halktan iştirak
edenler yoktu. Ermenilerin en çok zulüm gördükleri bazı memurlar, jandarmalar
ve polislerdi. Pek çok yerde muvazzaf ordu zabitleri bu kanlı icraatla ellerini
bulaştırmamışlardı. Halk müteessirdi. Özellikle, Anadolu vilayetlerinin
köylerinde yapılan icraatlar, o vilayetlerdeki valilerin kabiliyetlerine, cinai
istidatlarına göre idi. Eskişehir'de ölenler Talat'ın zulmüne, icraatına tehcir
beliyyesiyle [belsına] kurban olanlardı. Burada halktan, jandarmadan, hatta
polisten hiçbir kimse insan öldürmemişti. En elim faciaların Bursa ve Ankara'da
yapıldığı söyleniyordu. Ankara'dan gelenler üzüntülü bir lisanla anlatıyorlardı:
Evleri abluka edilmiş, yüzlerce Ermeni ailesi arabalara doldurularak derelere
dökülmüştü. Birçok kadın bu fecaatler karşısında aklını oynatmıştı. Ermeni
zenginlerinin evleri satın alınmış, takrir verilir verilmez, paralar zorla,
zulümle geri alınmıştı. Bu fecaatleri duyup da üzülmemek mümkün değildi. Bunun
bir gün hesabının sorulacağı muhakkaktı. Bu hareket <=""
b="">. Hiçbir hükümet, <="" b="">.
Ermenilerin kanlı bir şekilde tehciri memleketi mühim bir uzuvdan mahrum
etmekti. Hatta bu elim icraati müteakip, Eskişehir'de değirmenler durmuş, halk
ekmeksiz kalma tehlikesine uğramıştı. Çünkü memlekette her sanat, anasırların
kabiliyet ve istidadına göre bölünmüştü.
İstasyon civarına, Porsuk kıyılarına gittim. Hazin bir
sonbahar yaprakları döküyor, çiçekleri solduruyordu. Çarşı boyunda kaplıcaların
taş binaları, kahraman Osman'ın, genç Orhan'ın adalet ve şefkatine şahit iki
tarihi abide gibi yükseliyordu. Ne feci bir tezattı.
Bir zamanlar Osman Gazi burada yine bu Pazar yerinde,
Bilecikli bir Hıristiyanın hakkını gaspa çalışan Germiyanlı bir Türkü
cezalandırmış, adalet ve halka karşı sevgisini ispat eylemişti. Şimdi aynı
şehirde evler ve yurtlar gaspediliyor, çoluk çocuk dağ başlarına atılıyordu.
Eskişehir'in faal, namuslu ve vakur halkı işleriyle meşguldü. Bu zalim
hükümetin kahrına bir zamanlar onlar da uğramışlar, içlerinden fedakar simalar
ömürlerini Sinop zindanlarında geçirmişlerdi. Kalpleri hürriyet aşkıyla çarpan,
İttihadın zulmüne karşı vicdanen isyan eden Eskişehir evlatları bu
faziletleriyle iftihar edebilirlerdi.
Gözlerim gayrı ihtiyari tren yoluna, mor dağlarla
nihayetlenen ağaçları sarmaşıklara doğru çevrildi. Bir zamanlar burada, soğukta
gecenin karanlıkları içinde yatıp uyuyan, ağlayan, korkunç rüyalar gören
aileleri düşündüm. Şimdi kim bilir nerelerde, hangi dağda, hangi gaddar çetenin
pençelerinde kurban olmuşlardı. Zavallı Siranuş, güzel, masum, sen
nerelerdesin?..” [Devam edecek...]
Yalçın Yusufoğlu, 3 Mayıs 2014, Sesonline.net
http://sesonline.net/php/genel_sayfa_yazar.php?Yazar=Yal%25E7%25FDn%2520Yusufo%25F0lu&KartNo=58332



Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.