Seda Şimşek / sedasimsek@bugun.com.tr
"Mukatele"den, yani karşılıklı öldürmeden
şahitler bahsedebilir de devlet bahsedemez. Her hayat, devlete emanettir ve
kaybedilen her hayatın sorumluluğu onun omuzlarındadır. Devlet, zaruret
halinde, tehcire tâbi tutacağı kişilerin mal ve can emniyetini sağlamak
şartıyla tehcir kararı alabilir. Osmanlı'nın yaptığı tehcirde bunun
sağlanamadığı tarihte sabit. Devletin, tehcir edilenlerin canına kastettiği
veya kastı teşvik ettiği hususu ise sabit değil ve bir asırdır tartışılıyor. Bu
tartışmanın, sürdüğünden daha fazla sürmesi beklenebilir. Ne yapılırsa
yapılsın, tehcir esnasında devletin kusuru mu kastı mı olduğu hususunda bir
mutabakat sağlanamayacaktır. Onlar, "dedeleriniz katildi" demekten,
biz de "katillerin çocukları değiliz" demekten vazgeçmeyeceğiz... Samimiyetin
bugün gündeme getirilebilecek en önemli göstergesi ise kitapları "Kılıç
Artıkları" diye yazılan ve saklı kimlikleriyle yaşayan Türkiye
Ermenileri'nin siyaseten ve hukuken tanınması olabilir. Kimilerince sayılarının
milyonlara ulaştığı iddia edilen ve zor altında Müslüman Türk görünerek yaşayan
vatandaşlara kendi kimlikleri ile yaşama hakkı tanınmalı... Ermeni idrakinde,
"ferman" kendilerinin ölümü için Saray'dan emir çıkarılmasına, "
sevkiyet" de çıkan emrin yerine getirilmesine denk gelmektedir.
Cumhuriyet'in yahut Cumhuriyet'i de kapsamak üzere Batı Türk Devleti'nin,
kimliği saklı Ermeni vatandaşlarına "ferman"ın mülga olduğunu ve
"sevkiyet"in men edildiğini duyurma vakti geçmektedir.
***
Arzen, Erzen, Ermen ifadeleri sadece yer adını gösterir ve
"Ermeni" manasına gelmez. Bu tartışmalıdır. Nuh'un soyundan gelen Hay
veya Hayk, Babil Devi Bel'i yenerek kazandığı Ararat Dağı eteklerindeki
topraklarda, kendi ulusunu yaratır. Bu da efsanedir. Bu efsaneden ilhamla,
Ermeniler kendilerine "Hay" derler ve ülkelerinin adı da
Hayasdan'dır. Sasonlu Tavit'i annesi "kutsal su"dan içtikten sonra
doğurur. Bu da destandır. "Kutsal su", Van Gölü'nden yahut Maruta
Dağı'ndaki bir kaynaktan içilmiştir. Göl ve dağ, şimdiki adıyla Aydın Tepesi
bizim topraklarımızdadır. Alfabe üzerinden Ermeni ya da Hay kimliğini inşa
ettiğine inanılan Mesrob, hemşehrimizdir, Muşlu. Bu ise hakikat. İster
destandan, ister efsaneden, ister hakikatten, nereden yürürsek yürüyelim, bugün
bizim olan toprakların bir kısmı geçmişte Ermeniler'in vatanıydı.
Selçuklu'yu da dahil ederek Osmanlı ihtişamı, onları
vatanlarında oraları sonradan vatan edinenlerle asırlarca birlikte yaşatmayı
becerdi. Sonrası malum, özetlersek, Fransız İhtilâli'nden sonra bir kısım
Ermeniler, destan ve efsanelerindeki vatanlarını, tekrar destanlardaki ve
efsanelerdeki haline dönüştürmeye kalkıştılar. Bu fikrin, Ermeniler içindeki
taraftarları zamanla çoğaldı. Kiliselerinin bir kısmı ve büyük devletlerin
neredeyse tamamı bu hayale destek oldular, en azından Osmanlı'yı yıkmak için bu
hayalden de istifade ettiler. Hamidiye Alayları'nın açılmış hali bir gazete
yazısına sığmaz ancak tehcir için söylenecekler açık haliyle de kapalı haliyle
de değişmeyecek hükümleri içerir.
Devlet "mukatele"den bahsedemez
"Mukatele"den, yani karşılıklı öldürmeden
şahitler bahsedebilir de devlet bahsedemez. Her hayat, devlete emanettir ve
kaybedilen her hayatın sorumluluğu onun omuzlarındadır. Devlet, zaruret
halinde, tehcire tâbi tutacağı kişilerin mal ve can emniyetini sağlamak
şartıyla tehcir kararı alabilir. Osmanlı'nın yaptığı tehcirde bunun
sağlanamadığı tarihte sabit. Devletin, tehcir edilenlerin canına kastettiği
veya kastı teşvik ettiği hususu ise sabit değil ve bir asırdır tartışılıyor. Bu
tartışmanın, sürdüğünden daha fazla sürmesi beklenebilir. Ne yapılırsa
yapılsın, tehcir esnasında devletin kusuru mu kastı mı olduğu hususunda bir
mutabakat sağlanamayacaktır. Onlar, "dedeleriniz katildi" demekten,
biz de "katillerin çocukları değiliz" demekten vazgeçmeyeceğiz.
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'dan 99 yıl sonra gelen
taziyenin anlam kazanması ancak somut adımlarla mümkün. Tehcir edilen
Ermeniler'in torunlarına vatandaşlık verilmesi devletin bazı katlarında
tartışılıyor. Destanlardaki ve efsanelerdeki vatanlarının, vatandaşı olma
imkânı onlara sunulmalıdır. Bir lütuf veya iyane gibi değil, bir hakkın iadesi
olarak düşünülmeli. Uluslararası platformda, Türkiye'yi avantajlı duruma
geçirecek bir hamle olacaktır elbette fakat asıl amaç bu olmamalı. Zira bu
amaçla yapılırsa kaş yaparken göz çıkarılabilir. Samimi olarak istenmeli ve
unutulmamalı ki Türkiye'nin samimi olduğuna inandırması, sadece samimi
olmasıyla mümkün.
"Kılıç artıkları", "artık" olmaktan
çıkarılmalı
Samimiyetin bugün gündeme getirilebilecek en önemli
göstergesi ise kitapları "Kılıç Artıkları" diye yazılan ve saklı
kimlikleriyle yaşayan Türkiye Ermenileri'nin siyaseten ve hukuken tanınması
olabilir. Kimilerince sayılarının milyonlara ulaştığı iddia edilen ve zor
altında Müslüman Türk görünerek yaşayan vatandaşlara kendi kimlikleri ile
yaşama hakkı tanınmalı. Bu hakkın tanınması, bahsi geçen vatandaşları, toplum
içinde katlanmak zorunda kaldıkları "dönme", "fellah",
"fılla" gibi hakaretlerden de kurtaracaktır.
Ermeni idrakinde, "ferman" kendilerinin ölümü
için Saray'dan emir çıkarılmasına, " sevkiyet" de çıkan emrin yerine
getirilmesine denk gelmektedir. Cumhuriyet'in yahut Cumhuriyet'i de kapsamak
üzere Batı Türk Devleti'nin, kimliği saklı Ermeni vatandaşlarına
"ferman"ın mülga olduğunu ve "sevkiyet"in men edildiğini
duyurma vakti geçmektedir.
http://www.bugun.com.tr/-ferman-mulga-sevkiyet-men-yazisi-1094356
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.