Bilgehan Uçak bucak@haberx.com
Burası, Camp Armen. Yani, bir Ermeni yetimhanesi. Beni
buraya davet eden ise sevgili Garabet Orunöz. Garabet Orunöz, “Kaybolmayın
Çocuklar” adlı harika bir belgeselin senaristi aynı zamanda. Birkaç yüz
Türkiyeli Ermeni’yle beraberim. Tuzla’daki yetimhanede kahvaltı yapmak için
biraraya geldik.
Çıldırmışçasına ot basmış her yanı.
Bakımsızlık, cenneti yeşil bir viraneye çevirmiş adeta.
28 Haziran 2007’de buraya gelen Aycan, kırık olmayan
pencerelerden birine adını ve tarihini yazmış sprey boyayla.
Öyle bir yerdeyim ki, aradan geçen yedi seneye rağmen ne
silen biri olmuş ne de önemseyen.
İki girişi var buranın ama çıkan otlar yüzünden deniz
tarafındaki kapıdan girmek imkânsız.
Ben de dar bir yolun sonunda görünen kapıdan yıllardır
kapalı duran bu yetimhaneye giriyorum.
Girişte ilginç bir not karşılıyor beni.
“Dikkat! İçerde elektirik sayacı var.”
Ne manaya geldiğini anlayamadığım bu söze takılmadan
eşikten içeri adımımı atıyorum.
Sonra fark ediyorum ki, her gelen ötekine o levhada yazan
şeyin ne anlama geldiğini soruyor.
Burası, Camp Armen.
Yani, bir Ermeni yetimhanesi.
Beni buraya davet eden ise sevgili Garabet Orunöz.
Garabet Orunöz, “Kaybolmayın Çocuklar” adlı harika bir
belgeselin senaristi aynı zamanda.
Birkaç yüz Türkiyeli Ermeni’yle beraberim.
Tuzla’daki yetimhanede kahvaltı yapmak için biraraya
geldik.
Eskiden “Bey” diye hitap ettiğim Garabet Abi’yle
birbirimize sarıldıktan sonra doğrudan bahçeye geldim.
“Bahçe” dediysem de yabana atmamak lazım, bakılırsa
cennete dönebilecek bir yerden bahsediyorum.
Çatlak bir Atatürk büstü ortada, terk edilmiş halde iki
katlı bir bina, bakımsızlığın saklayamadığı, silemediği çocukluk anıları her
yanda.
Ermenilerin kaderi bu terk edilmişlik mi, diye düşündüm
içeri girdiğimde.
Ama merak bu ya, bahçe yetmedi bana, binayı dolaşmaya
karar verdim, dolaştıkça her odasında ayrı bir “yaşanmış acıyla” karşılaştım.
Bazen tek bir obje, bazen boyaları dökülmüş bir duvar,
bazen hiçbir şey olmaması bu duyguyu uyandırıyor.
Boğulmuşluk duygusundan kurtulmak için dışarı çıktım.
Hava yağdı yağacak, gökyüzü gri bulutlarla kapalı.
Biraz sonra Nesin Vakfı’ndan çocuklar geldi.
Onlarca farklı ve acı hikâye etrafta koşuşturmaya
başladı.
Birlikte olmanın getirdiği mutluluk, içten içe yaşanan,
ne kadar bastırılmaya çalışılsa da üstesinden gelinemeyen bir burukluğa
karışıyordu.
Börekler, kekler, ayranlar, meyvesuları açıldı arka
arkaya, ama bu kahvaltı aslında bahaneydi, esas mesele “o an, orada olmanın
güzelliğini farkına varan” insanlar arasında yerini alabilmekti.
Bazı çocuklar bisikletle Tuzla’nın boş sokaklarını
dolaşırken başka bir grup da üst kattaki terasta futbol oynamayı tercih
ediyordu.
Masalarda sohbet git gide koyulaşıyor, her yeni gelen
sanki kırk yıldır bu camianın bir üyesiymiş gibi büyük bir âlây-ı vâlâ ile
karşılanıyordu.
Serin, rüzgârlı ve hafif yağmurlu bir pazar sabahı,
Tuzla’da birkaç yüz kişi kahvaltı yapmak için buluştuk.
Garabet Abi’nin davetlisi olarak, kimbilir ne acılara
tanıklık etmiş bir binanın bahçesinde, birbirinden iyi insanlarla konuşurken
“iyi ki” diye geçiriyorsun içinden, “iyi ki ben de buradayım.”
“Kaybolmayın Çocuklar” harika belgesel.
Tıpkı Tuzla’da geçenlerde bir pazar günü ettiğim kahvaltı
gibi, oraya gelerek kahvaltıyı büyük bir buluşmaya çeviren insanlar gibi.
Ve, tabii ki hepimizi organize eden sevgili Garabet
Orunöz gibi.
Twitter:@bilgehanucak
http://www.haberx.com/tilsimli_bir_kahvalti(19,w,16349,208).aspx
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.