Sevra Baklacı
Türkiye'den
sızan El Kaide bağlantılı militanların saldırısına uğrayan Kesab'dan Türkiye'ye
getirilen Ermeniler yaşadıkları korku dolu anları soL gazetesinden Sevra
Baklacı'ya anlattı. Vakıflı köyüne getirilen Ermeniler, yanlarındaki bir
Alevi'nin Türkiye'ye girdikleri sırada kaybolduğunu anlatıyor.
Suriye'nin
Lazkiye kentine bağlı Kesab kasabası ve çevresinde Suriye ordusu ile çoğu El
Kaide bağlantılı militanlar arasındaki çatışmalar 21 Mart'tan bu yana devam
ediyor.
Kesab ve
çevresinde kontrolü ele geçiren militanlar, 21 Suriyeli Ermeniyi Yayladığı
ilçesindeki sınırdan Türk yetkililere teslim etti. Bu kişiler daha sonra
Samandağ ilçesindeki Ermeni köyü Vakıflı'ya yerleştirildi. Yaşadıkları korku
dolu anları anlatan Ermeniler, kendileriyle birlikte sınıra kadar getirilen bir
Alevi'nin Türkiye'ye girdikleri sırada kaybolduğunu anlatıyor.
'Düğüne
gelmedim'
Vakıflı'yı
sevmişler, insanlarını sevmişler. Onlarla Ermenice, Arapça ve biraz da Türkçe
konuşuyorlar. Ama kime sorsanız bir an önce dönmek; evlerine, akrabalarına
kavuşmak istiyorlar..
Muhtar Kartun
Konumu,
mimarisi, çevre düzenlemesi ile Kesab'a benzer Vakıflı'nın hemen girişindeki
köy kahvesine uğradık önce. Orada Panos Amcanın masasına oturduk. Masa giderek
kalabalıklaştı, sohbet koyulaşsa da zaman kaybetmeden köyün muhtarı Berç Kartun
ile görüşmek için ilerideki kiliseye gittik. Kilisenin bahçesinde Muhtarla
beraber oturan 8-10 yaşlı Ermeninin Suriye'den gelenler olduğunu öğrendik.
Muhtar
Kartun, bir hafta arayla önce iki ardından da 19 Ermeni'nin Patrikhane
aracılığıyla Vakıflı'ya getirildiğini anlatıyor.
"Bize
geldiklerinde durumları içler acısıydı. Onları Kesap'ta soğukta, beton üzerine
yatırarak günlerce toplu halde tutmuşlar. Köydeki pansiyonları onlara açtık.
Yemeklerini ve bakımlarını köy halkıyla birlikte sağlıyoruz. Bugün Samandağ
Kaymakamlığı bir doktor gönderdi, yine sağlık kontrolü yaptı. Kimilerinin
ilaçları bitmiş, cemaat başkanımız onların ilaçlarını almaya gitti." diye
anlatan muhtar bir an önce savaşın bitmesini ve herkesin topraklarına dönmesini
dilediklerini söylüyor. Gelen misafirlerle ne kadar ilgilenseler de onların
rahat olmadıklarını, topraklarını, evlerini, akrabalarını özlediklerini
söylüyor. Mesela içlerinden yaşlı bir amcanın "Ben düğüne gelmedim ki,
yastayım, hiçbir şey istemiyorum" deyip traş olmayı kabul etmediğini
anlatıyor.
'Biz artık
mülteciyiz'
Sonra 68
yaşındaki Aspet Julyan ile sohbet ediyoruz. Julyan, 92 yaşındaki annesi, iki
kardeşi ve kardeşlerinden birinin 95 yaşındaki kayınvalidesi ile birlikte
gelmişler.
Julyan
"Cumartesi günü muhaliflerin Kesab'a girdiklerini söylediler. Araçları
olanlar kaçtılar. Bizim gibi yaşlı olanlar ve araçları olmayanlar kaldı"
dedi ve daha önce Kesab'ın güvenli olduğunu, orada rahat yaşadıklarını, hatta
güvenli olduğu için başka bölgelerden kaçıp gelen insanların Kesab'a
yerleştiğini söylerken "her şey birden bire oldu. Nasıl olduğunu biz de
anlayamadık" diye ekledi.
img_1991.jpg
Yayladağından
Türkiye'ye nasıl geçtiklerini anlatan Julyan "Biz Kesab sakinlerindeniz.
Kesab'a giren "mücahitler" bizi güvenli bir bölgeye götüreceklerini
söyleyerek tam olarak neresi olduğunu bilmediğimiz İdlip yakınlarındaki bir
bölgeye götürdüler. Bir zaman sonra bizi tekrar Kesab'a getirip Yayladağı
sınırından Türkiye'ye geçirdiler. Burada bize çok iyi bakıyorlar" dedi.
Burada kalmak
isteyip istemediğğini sorduğum Julyan, "elbette" deyip karısının ve
oğlunun ve akrabalarının orada olduğunu. Kesab ahalisinin bir kısmının
Lazkiye'deki bir kiliseye yerleştirildiklerini söyledi. "Biz artık
mülteciyiz" diye ekledi...
'Bize
Alevilerin evini göster'
91 yaşındaki
Nesis Tangukyan ise olay gününü şöyle anlatıyor: "Biz o gün Lazkiye'ye
gidecektik. Sabah saat: 6:00'da Lazkiye'ye gitmek üzere eşyalarımızı topladık.
Ama biz evden çıkamadan dört beş silahlı geldi. "Yanımıza gel, korkma, biz
seni koruyoruz" dediler. Dış kapıyı açarak yanlarına gittim. Bize
civardaki evlerde kimlerin yaşadıklarını sordular. Benden hangi evlerde
Ermenilerin, hangi evlerde de Alevilerin yaşadıklarını göstermemi istediler,
ben de gösterdim. Sonra onlarla birlikte gitmemi istediler. Yaklaşık 100 metre
gittik. Orada bir ev vardı, ev sahibine seslenmemi istediler. Seslendim, cevap
veren olmadı. Ben dönmek istedim, biraz beklememi söylediler. Eve birkaç el
ateş açtılar, kimse karşılık verdmedi. Sonra eve gitmemi ve onları orada
beklememi, yanıma geleceklerini söylediler. Bir süre sonra biri geldi ve bizi
bir depoya götüreceklerini söyledi. Gideceğimiz yerin uzak olup olmadığını
sordum, uzak olmadığını söylediler. Evde bir kızkardeşimin de olduğunu
söyleyince, onu da yanıma aldıktan sonra dış kapıyı kapatıp onlarla birlikte
gelmemi söylediler. Dediklerini yaptım. Kızkardeşim çok yürüyemiyordu, biraz
sonra bir araç geldi, bizi ona bindirdiler. Araçta dört beş kişi vardı. Biri
göğsünden yaralıydı. Bizi dedikleri yere götürdüler. Çok geçmeden bizim oralı
birkaç Ermeniyi daha getirdiler. Daha sonra başkaları da getirildi. Akşam oldu,
bazılarımız korkuyordu. Birkaç kişi daha getirdiler, yaklaşık 20 kişi olduk.
Kadınlar ve erkekler vardı. Betona yattık. Hava soğuktu, üşüyorduk, bize
battaniye getirdiler. Benim üzerimde sadece gömlek ve pantolon vardı. Ceketim
yoktu. Ayağımda da terliklerim vardı"
Sonra bir
akşam üzeri hazırlanmalarını, onları başka bir yere götüreceklerini
söylemişler. Halep yolunda neresi olduğunu bilmedikleri bir mıntıkaya
götürülmüşler.
Tangukyan,
gittikleri yerde kendilerine iyi muamele gördüklerini, yeme içme ihtiyaçlarının
karşılandığını ancak kendilerine dini konularda -mesela nasıl namaz kıldıkları-
çok soru sorulduğunu anlatıyor ve şöyle devam ediyor:
img_2002.jpg
"Bizimle
beraber 75-80 yaşlarında bir Alevi vardı. Orada "aranızda Alevi var
mı?" diye sorduklarında "bir kişi var" değince kim olduğunu
sordular, gösterdik. "Evet, ben Aleviyim, ne var" dedi. Onu alıp
konuştular. Konuştuklarını kaydettiler. Yaklaşık sekiz gün orada kaldık. Bizim
dışımızda yaklaşık 200-250 Halepli Sünni vardı. Onları bizden önce başka yere
aldılar. Biz gitmek istediğimizde bize yolların kapalı olduğunu söylüyorlardı.
Akşamları bize hep inancımızla ilgili şeyler soruyorlardı. Sonra Kesab'a
gideceğimizi ancak ancak oradan da başka bir yere götürüleceğimizi çünkü oranın
yaşanacak durumda olmadığını söylediler. Araçlara bindik ve Kesab'a geldik.
Araçları kilisede durdurup dua etmek isteyenlerin kiliseye girebileceğini
söylediler. Kimimiz girdi, kimimiz girmedi. Sonra Türkiye'ye götürüleceğimizi
ve bizi orada Ermeni Cemaatine teslim edeceklerini söylediler. Sınırda Türk
plakalı iki araç bizi almak için bekliyordu. Bize tek tek isimlerimizi sordular
ve kayıt altına aldılar. Sonrasında biz araçlara bindik ama yanımızdaki Alevi
kayboldu. Ona ne olduğunu bilmiyoruz" dedi.
Tangukyan,
ev, bark sahibi olabilmek için hayatları boyunca çalıştıklarını, ama şimdi her
şeyi terk edip buraya geldiklerini, bunun için çok üzgün olduklarını söylüyor.
'Bizi
öldürün, götürmeyin'
Bizimle
Türkçe konuşmayı tercih eden 66 yaşındaki Anahit Aholanyan, kış aylarını
Halep'te geçirdiklerini, kış aylarında ise Kesab'a gittiklerini, ancak Halep'in
güvenli olmaması sebebiyle bu yıl kışı da Kesab'ta geçirmeğe karar verdiklerini
söyleyerek yaşadıklarını anlatmaya başlıyor. "Muhaliflerin" evlerine girerek
Suriye ordusuna karşı 5 gün boyunca evin içinden çatıştıklarını, kapıların,
duvarların yıkıldığını, evin kan gölüne döndüğünü, döşeme parçalarıyla, havlu
ve kıyafetleriyle yaralıların yaralarını sardıklarını söylüyor. "Bizi
götürmeyin, vurun, öldürün" dedik ama "biz sizi öldürmeyeceğiz,
güvenli bir yere götüreceğiz" dediklerini ekliyor.
O sırada bir
inleme sesi geliyor. Yer yatağında çok yaşlı birinin yattığını farkediyorum.
Vakıflılı 10 yaşlarındaki Sarkis "ağrısı varsa doktora haber verelim"
diye öneriyor. Aholanyan çifti, doktorun geldiğini söylüyor, sonra konuşmamıza
devam ediyoruz. "Suriye ordusundan bizi de götürmelerini istedik ama
çatışmalardan dolayı araçlarının lastikleri hep patlamıştı. Yürüyebilirseniz
gelin dediler ama biz yürüyecek durumda değildik. Sonra "muhalifler"
geldiler, onların araçları çoktu. Bizi bindirip götürdüler.
'Suudiler ve
Çeçenler vardı'
Son olarak
Nıvart Juryan adındaki bir kadınla ile konuştuk. İçlerinden en genci oydu. 50
yaşlarındaydı.
Anneler günü
sabahı, erken saatlerde çatışmaların başladığını, insanların Kesab'tan kaçmaya
başladıklarını ama araçları olmadığı için kendilerinin kaçamadıklarını
anlatıyor.
İlk günlerde
Suriye askerlerinin çok olduğunu, ancak "muhaliflerin kuşatmasıyla
birlikte giderek azaldıklarını, bazılarının öldüğünü, bazılarının da
yaralanarak hastanelere götürüldüğünü, ortalıkta sadece Nusra militanlarının
kaldığını söylüyor ve şöyle devam ediyor:
img_2021.jpg
"Kalanların
arasında Suudiler, Çeçenler vs. vardı. Yani çoğu yabancı uyrukluydu. Ben, eşim
ve oğlum kayınımın çalıştığı 3 katlı bir eve gittik, orada kaldık. Bomba ve
roket sesleri hiç kesilmedi. Evi kuşattılar. Eve ateş etmeğe, camları kırmaya
başladılar. Bir yandan da küfür ediyorlardı. Kapıyı da kırdılar. Oğlum, eşim ve
iki kayınımdan ellerini kaldırarak dışarıya çıkmalarını söylediler. Ben Lübnan
uyrukluyum. İçinde kimliğim, pasaportum ve paralarımın olduğu çantayı benden
aldılar. Bir de oğlumu aldılar. Oğlum tarlada çalıştığı için ayağında botları
vardı. 23 yaşındaydı. Botlarından dolayı onun asker olduğunu düşünüp onu
aldılar. Nerede olduğunu, başına neler geldiğini bilmiyorum. Oğlumu alanların
elinde bıçak ve kılıç vardı"
'Kuş sesleri
bile yok'
"Diğer
evlere de girdiler, şampanya, alkol şişelerini kırıp döktüler. Bize kafir
olduğumuzu, alkol içtiğimizi, o yüzden cehenneme gideceğimizi, kendilerinin ise
cennete gideceklerini söylediler. Sonra biz kadınlara "yüzünüzü kapatın,
başınızı battaniyelerle örtün!" diye bağırıp çağırdılar. Bize niçin
ayaklanmadığımızı, oğluma onlara niçin katılmadığını sordular. O günden sonra
Kebork Julyan'ı (oğlumu) göremedim. Bizi başka bir yere götürdüler. Orada iyi
davrandılar ama bize "siz de Müslüman olun, bizim gibi namaz kılın"
diyorlardı. Sonra kiliselere saldırdılar, haçları, heykelleri kırdılar. Tüm
evrakları yaktılar. Bize "Tüm Alevileri keseceğiz." dediler.
Alevilerin evlerini yaktılar. İçimizden biri (90 yaşlarında) ölmemek için
İslama geçti."
"Buranın
insanları çok iyi, evimizde gibiyiz ama en Lübnan'a, kızımın yanına gitmek
istiyorum." diyen Nivart Juryan sözlerini şöyle bitirdi "Şu anda
Kesab'ta hiç kimse kalmamış. Ağaçlar solmuş, kuş sesleri bile yokmuş. Kesab'a
girdiğinde kendini mezarlıktaymışsın gibi hissedermişsin. Öyle
söylüyorlar..."
http://www.bagimsizozgurmedya.com/sevra-baklaci-bildirdi--kesabli-ermeniler-sola-konustu--o-alevi-nerede-2556.html
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.