Elyse Semerdjian
Suriye’nin kuzeydoğusunda
bulunan ve Türkiye sınırına yalnızca bir mil uzaklıktaki Hristiyan Ermenilerin
yaşadığı tarihi Keseb kasabası artık savaşın etkisinden en çok nasibini almış
yerlerden biri. 21 Mart sabahı kasaba, üç farklı muhalif güç olan El Nusra
cephesi, Şam el İslam ve Ensar el İslam tarafından ele geçirildi. Bu olay bütün
dünyadaki Ermenilere geçmişte yaşadıkları travmaları tekrar hatırlatmış oldu.
Çünkü bu kasaba 1915 Ermeni Soykırımı sonrası Ermenilerin yaşamlarını
sürdürdüğü iki yerden biriydi ve şimdi buradaki nüfus da boşaltılmış oldu.
Türkiye’de geriye kalan son Ermeni köyü Vakıflı, şu anda Keseb kasabasının eski
sakinleri için güvenli bir sığınak durumunda. Keseb kasabası ele geçirildikten
üç hafta sonra birbirleriyle çatışan farklı fraksiyonlar kendi gerçeklik
biçimlerini oluşturabilmek için bu trajediyi bir araç olarak kullanmanın
yollarını arıyorlar. Bu olguya kısaca Suriye’deki Raşomon etkisi adı
verilebilir.
Keseb son üç yıldır diğer
yerlere oranla daha sakindi fakat muhaliflerin ülkedeki Alevi çoğunluğun ikamet
ettiği bölgedeki sahil kasabası Lazkiye’ye yönelik harekâtlarında bir başlangıç
noktası haline geldikten sonra yeni bir anlam yüklendi. Militanlar bu harekâta
Kuran’daki bir sure olan El Enfal’in (ganimetler) adını verdiler. Bu ad, Şam
civarındaki muhaliflerin bu yakınlarda Yebrud’ta uğradıkları bozgunla değişen
dengeleri Esad aleyhine çevirme umudunu simgeliyordu. Ayaklanma başladığından
beri Keseb’deki milis kuvvetler, dağlardan içeri sızmaya çalışan militanları
püskürtmek için silahlandılar. Baskın sabahı Türkiye sınırlarını açarak,
Esad’ın son zamanlarda güneyde elde ettiği zaferleri boşa çıkartmak amacıyla
milislerin Suriye’ye sızmalarına izin verdi. Diğer taraftan, Amerika Ermeni
Ulusal Komitesi de dahil birçok Ermeni örgütü ve onları izleyen Ermeni
aktivistler, Türkiye’nin üç hafta önce Keseb’teki rolünü 1915 Ermeni Soykırımı
ile ilişkilendirdiler.
Muhalifler tarafından göz
ardı edilse de Ermenilerin korkuları tamamen yersiz sayılmaz. İslamcı muhalif
milislerden bazıları, kendi tekfirî mezhepçiliklerini (kendi inancı
dışındakileri kâfir olarak tanımlama alışkanlığı) sürdürmekteler. Şiilerle
Hristiyanların kafalarını kesmeleri veya bu insanları din değiştirmeye
zorlamaları da bunun göstergesi. Keseb kasabasındaki nüfusun boşaltılması
yüzyıl sonra hâlâ hayatta olan Ermenilerin yok edilme korkularını da bu nedenle
hiç azaltmıyor. Gerilla grupları her ne kadar kendi aralarında çatışsa da
Hristiyan köylerine ortak saldırılar düzenliyor; Rakka’da olduğu gibi
kiliseleri milislerin kumanda merkezine çeviriyor; kutsal nesnelere saygısızlık
edip yağmalıyor; Hristiyanları kaçırıp zorla Müslümanlaştırıyor; azınlıkları
öldürdükleri gibi sokaklarda savaşan Sünni Müslüman kardeşlerini de kazara
katlediyorlar. Neyse ki Keseb ele geçirildikten sonra henüz bir kilisenin
tavanındaki haçın sökülmesinden başka büyük bir tahribat yapılmadı.
Ermeni cemaati Keseb’in ele
geçirilmesini protesto etmeyi sürdürüyor. Sosyal medya aracılığıyla başlatılan
#Keseb’i kurtarın kampanyası Keseb’le ilgili birçok önemli gerçeğe temas ediyor
ama internette dolaştığı için, ister istemez, yanlış bilgileri de beraberinde
getiriyor. Evet, Keseb’teki nüfusun tasfiyesi geçen yüzyılda, 1909 ve 1915’te
yapılan iki büyük tasfiyeyi hatırlatıyor ve Türkiye’nin her ikisinde de belirli
bir dahli olmuştu. Fakat açıklığa kavuşturulmayan şey şu ki Ermeni haber
servisi Asbarez baskın sırasında seksen kişinin öldüğünü belirtmiş olmasına
rağmen bugüne kadar yalnızca ölülerden ikisinin Ermeni asıllı olduğu ortaya
çıktı. Diaspora Ermenileri de Keseb’te NATO destekli ikinci bir soykırımın
yaşandığını öne süren abartılı bazı yazılar yazmaya devam ediyorlar. Diğer
Ermeni haber ajansları ise daha makul haberler veriyorlar. Armenian Weekly
dergisi Lazkiye’ye gönderilen iki bin Ermeni’nin Meryem Ana Ermeni Kilisesi’nde
kaldıkları ve Kızıl Haç Örgütü’nün insani yardımlarda bulunduğuna değinmişti.
Aynı zamanda henüz Lazkiye’ye varmamış olan diğer on bin Kesebli Ermeni’yi
arama çalışmalarına da yer verilmişti.
Peki, Ermeniler Keseb’i neden
boşalttılar? Bu noktada, El-Nusra’nın Eylül 2013’te Şam’ın dış bölgelerinde
bulunan ve stratejik veya askeri önemi olmayan, Aramice dilinin konuşulduğu
Malula kasabasını ele geçirmesi bir örnek vaka olarak incelemek yararlı
olacaktır. Burada sembolizm stratejiyi gölgede bırakmıştır; bilindiği üzere
Martakla Manastırı adını Roma zulmünden kaçarak burada zorla tutulan ilk
Hristiyan azizlerinden birinin adından almıştı ve manastırdaki rahibelerden on
üçü bu sembolik olayı hatırlatacak şekilde El Nusra’nın işgali sırasında üç ay
zorla alıkonuldular. Rahibeler, Katar’ın kendileri için ödediği on altı milyon
dolarlık fidyenin ardından 9 Mart’ta serbest bırakıldılar. Son iki yılda Humus
(savaş öncesindeki nüfusu yüzde on oranında azaldı), Malula ve Keseb’teki
Hıristiyan nüfusun tasfiyesi Suriye’deki Hristiyanlarda savaştan sağ
çıkamayacakları korkusunu gittikçe derinleştirdi.
Keseb’den kaçanların çoğu,
2012 Ağustos’unda Halep’te çıkan çatışmalardan kaçarak canını kurtaran
Ermenilerden oluşuyor. Şimdi üçüncü kez sürgün edilen bu mülteciler,
memleketlerinden zorla uzaklaştırılmış olan yedi milyondan fazla Suriyeli’yle
birlikte Lazkiye’deki Ermeni Kilisesi civarında merakla kaderlerinin ne
olacağını bekliyorlar. Son üç yılda 140.000 can kaybının yaşandığı bu
trajedinin yanında Keseb’de ortadan kaybolan iki bin Ermeni önemli sayılmıyor!
Ama Suriye’nin yapıtaşı olan ve varlığı yüzyıllar öncesine dayanan on altıdan
fazla dini ve etnik grubun temsil ettiği cemaat mozaiğinin yok olma tehdidi
karşısında bu mesele mutlaka ciddiye alınmalıdır.
SURİYELİ ERMENİLERİN HİKAYESİ
Üç yıl önce çatışmalar
başladığında, Suriye’deki Ermeni cemaatinin erken dönem tarihini yazıyordum.
Suriye’deki Ermeni cemaatinin cüzi bir kısmı 1375’te, Kilikya Ermeni Krallığı
döneminde göç etmiş olan Ermenilerden (Arman Gadim), çoğunluğu da soykırım
mağdurlarının soyundan gelen Ermenilerden oluşur. I. Dünya Savaşı sırasında
önemli sürgün yerlerinden biri olan Halep, Suriye Ermeni cemaatinin halen büyük
bir kısmını barındırır. Suriye’deki Ermeniler her ne kadar varlıklarını
sürdürse de Suriyeli muhaliflerden Fawwaz Tallo bir konuşmasında herhalde
farkında olmadan “Keseb; bir Suriyeli kasabasıdır, Ermeni kasabası değil.
Ermeniler, Suriye topraklarına yüzyıl önce kabul edilen konuklardır ve biz
bugün kendi topraklarımızın mücadelesini veriyoruz” ifadesini kullanmıştı. Tüm
ülkeyi sarsan ölüm kalım savaşında Tallo’nun bu sözleri Suriye’nin köklü
tarihinden Ermenileri tasfiye etmek isteyen, abartılı bir söyleme tekabül
etmektedir. Ayrıca tarihi belgeler bu beyanatı tamamen yalanlar. Keseb,
Ermenilerin Suriye’deki en eski yerleşim yerlerinden biridir ve geçen yüzyılın
etnik temizlikleri ve savaşlarından sağ çıkabilmiş yerlerin sonuncusudur.
Bu makaleyi yazdığım sırada
masamda bulunan Osmanlı mali kayıtlarına (eski adıyla Mufassal Tahrir Defteri)
bakıldığında doğudaki Celali isyanları ve 1590’lardaki Küçük Buzul Çağı’nın
neden olduğu verimsiz hasatlar neticesinde 16. yüzyıldan itibaren Suriye’deki
Ermenilerin sayısının gittikçe arttığı görülür. On altıncı yüzyılda Halep’te
Hıristiyanların yoğun olarak yaşadığı Judayda ve çevresindeki Ermeni cemaati
gözle görülür bir nüfusa sahipti ve on sekizinci yüzyılda Judayda, kentteki
toplam nüfusun yarısını oluşturacak kadar genişledi. Aynı belgelerden Keseb’in
on altıncı yüzyılın ilk yirmi yılındaki gelişmesi de takip edilebiliyor: 1526:
yirmi altı aile, 1536: otuz aile, 1550: altmış bir aile. Osmanlı
İmparatorluğu’ndaki vahşetler Hamidiye katliamlarıyla (1894-1896) başlayarak
gittikçe artarken Ermeniler de yakınlardaki Suriye topraklarına kaçmışlardır.
Soykırım sırasında tehcir
yolu üzerinde bulunan Resulayn, Rakka ve El-Shaddadeh’de isimsiz bazı toplu
mezarlar var. Üç yıl süren savaşın ardından Der-Zor harabeye dönerken tüm bu
şehirlerde hemen herkesin bir Ermeni büyükannesi olduğunu ve 1915’teki
olaylarla bu insanların ailevi bağları olduğunu unutmak mümkün değil. 1. Dünya
Savaşı sonrasında 1920’lerde Suriye toprakları, sayıları yüzbinlerle ölçülen
Ermeni mültecilerle doluydu. Öncelikle mülteci kampları olmak üzere Halep’in
Süleymaniye, Aziziye ve Meydan (Ermenicesi:’Nor Kyugh’) bölgelerinde
Ermenilerle komşuluk ilişkileri gelişmişti. Öyle ki Şam’da yer alan Bab-ı
Şarkî’nin hemen arkasındaki Haratal Arman bugün bile, Ermeni mülteci
kamplarının mimari tasarımını taşır.
1928’de Ermeniler, Fransız
sömürge güçleri tarafından seçim sırasında milliyetçi hissiyatın önünü almak
amacıyla Suriye vatandaşlığına kabul edildiler. Fransa’nın Ermeni azınlığa
müdahalesi tarihçi Keith Watenpaugh tarafından “çok da Suriyeli olmayan” bir
davranış biçimi olarak tanımlandı. Sömürgeci ’böl ve yönet’ politikası
ortamında, Fransız yönetiminden bağımsızlığını isteyen Sünnî burjuvazinin yanı
sıra, Suriyeli azınlıklar da işbirlikçi bir sınıf olarak görüldü. Kurucu
meclise Ermenilerin de seçilmesi siyasete aktif katılımlarının bir işareti
olarak kabul edildi. 1960’lardaki istikrarsızlık dönemi ve bunu takip eden
Hafız el Esad egemenliğinde, Ermenilerin siyasete katılımında ciddi bir azalma
oldu ki bugün de bu durum devam ediyor.
Araştırmacı Andrew Tabler da
NPR’yle yaptığı röportajda şu beyanatı vererek rejimin mitlerini olduğu gibi
benimsediğini gösterdi:
‘(Suriyeli Hıristiyanların)
devlet kurumları ve orduda gayet iyi iş sözleşmeleri ve pozisyonları var…
İbadet yerlerinin korunması ve iyileştirilmesi bakımından da ayrıcalıklı bir
muamele görüyorlar.’
Bu düşünce çizgisi takip
edildiğinde, Ermeniler ve diğer Hristiyanlar devletten siyasal ve finansal
çıkar sağlayan korunmuş azınlıklar olarak görünürler. Oysa gerçekler bu iddiayı
hiçbir şekilde doğrulamaz. Parlamentoya çok seyrek olarak seçilen Ermeniler
devlet kurumlarında da seçilmiş değil atanmış kadrolara gelmiştir. 2012 gibi
yakın bir tarihte Beşar el Esad, Dr. Nazira Farah Sarkis’i bir kadın bakan
olarak Çevre Bakanlığı’na atamıştı. Biraz dikkatle bakıldığında, 2012’deki bu
atamanın, ayaklanmalar sırasında tarafsız duruşlarını bozmayan Ermenilerden
savaş döneminde destek almak için girişilmiş bir çaba olduğu anlaşılır.
Ermenilerin tarih boyunca
Suriye siyasetinde görünmez olmaları bir asırlık siyasi kurumlarının –kulüpler,
siyasi partiler, kiliseler ve sosyal komitelerin– baba-oğul Esad rejiminin
gölgesinde ayakta kalabildiği düşünülürse gayet paradoksal bir durumdur.
Ermenilerin siyasete katılmaya dünden razı oldukları düşünülebilir fakat
istatistiklere bakılırsa otoriter modelin baskısı altında kendilerini çok fazla
gösterememişlerdir. Mecburi askerlik hizmetinden kaçmak ve bazen de daha iyi
ekonomik imkânlara kavuşabilmek için Suriye’yi terk etmişlerdir. Tarihçi Simon
Pavaslian, 2011 ayaklanmasının arifesinde Ermeni nüfusunun 100.000’lerden
58,000’e düşüşünü delil göstererek otoriter rejimin baskısı altında cemaatin
nüfusunun ciddi biçimde azaldığını öne sürer.
Hafız el Esad Türkiye’ye
karşı düşmanca tavırlar sergilerken Beşar el Esad yakın komşuluk ilişkileri
geliştirmiş ve bu da sonuç olarak Ermenilerin, Ermeni Soykırımı konusunda ifade
özgürlüğünü kısıtlamıştı. Ermeni yazarların yazıları ve e-postaları denetlenmiş;
tehditler, kitapların raflardan toplatılması, yasaklanması ve Ermeni Soykırımı
konusunda araştırmalar yapan yazarların gizli polis tarafından taciz edilmesine
dek varmıştı. Hafız el Esad görevdeyken 24 Nisan anma törenleri kulakları sağır
edecek kadar gürültülü şarkılar söylenerek, davullar çalınarak
gerçekleştirilirdi. Beşar el Esad ise matem törenlerinin yalnızca kilise
duvarları arasında ve mezarlıkların ücra köşelerinde yapılmasını emretti.
2005-2011 yılları arasındaki politikalar, Suriyeli Ermenilerin bugün Türkiye’yi
eleştirmek konusunda sahip oldukları cesaret, 2005-2011 yılları arasında
izlenen politikalarla tam bir tezattır.
Lübnan İç Savaşı’ndan
tecrübeli olan Suriyeli Ermeniler, Mart 2011’de ayaklanmalar başladığında
“pozitiflik tarafsızlık” duruşu benimsediler. Bu strateji sayesinde, diğer
bölgeler Suriye güçlerince yerle bir edilirken Halep’teki Ermeni bölgeleri
büyük oranda korundu. Lübnan’daki Ermenilerin hayatını kurtaran bu strateji
diğer yandan 1989’da Taif Barış Antlaşması yapılırken Ermenilerin yalnız
kalmasına neden oldu.
KESEB: SURİYE’DE RAŞOMON
ETKİSİ
Muhaliflerin Hikâyesi
Keseb’i ele geçirdikten
sonra, kuşatmayı yapan milis kuvvetleri Youtube’da çeşitli videolar paylaşarak
halkla iyi ilişkiler kurduklarını; Ermeni kiliseleriyle ve geride kalan yaşlı
halkla hoşgörüye dayalı bir diyalogları olduğunu göstermeye çalıştılar. Muhalif
aktivistleri destekleyen birinin yakın zamanda Facebook’ta paylaştığı bir
fotoğrafta Kesebli yaşlı bir kadını kucağında taşıyan muhalif savaşçının görüntüsü,
‘bu adam bir terörist olabilir mi?’ ibaresiyle birlikte yer alır. Yine başka
bir videoda, Keseb’teki kiliselerden birisi gösterilmiş ve videoyu sunan kişi,
kusursuz İngilizcesiyle, kiliselere hiçbir şekilde zarar verilmediğini anlatır.
Programın bir başka yerinde, Aramice bir İncil’den bahsedilirken esas resimde
sunucunun anlatmak istediği şey, savaşçılar tarafından İncil’e hiçbir şekilde
zarar verilmemiş olmasıdır. Videoda rejim güçleri ile isyancılar arasında devam
eden mücadele sonucunda kilisenin alçıdan duvarlarında oluşan ‘tamiri mümkün’
hasarlar sergilenirken bir noktada tur rehberi bu videonun özellikle ‘Kim için’
hazırlandığını söyleyerek Amerikalı şov yıldızı Kim Kardashian’a mesaj
gönderir.
Keseb’deki drama dünyanın
dikkatini çekmek için Ermeni Soykırımı anma törenlerinin yapıldığı 24 Nisan’a
haftalar kala Ermeni Diasporası #Keseb’i kurtarın başlığıyla Twitter ve
Facebook aracılığıyla bir seferberlik başlattı. Yaklaşık 1,5 milyon Ermeni’nin
1.Dünya Savaşı sırasında katlinin Türk devleti nezdinde bir asırdır inkâr
edilmesinin ardından, soykırım kurbanlarının evlatlarından oluşan Ermeni
Diasporası için soykırımın tanınması halen birincil önemde. Her ne kadar bazı
şeylerin doğruluk payı olsa da, internet çılgınlığının ortasında, aktivistlerin
altyazıyla yayınladığı videoda yanlışlıkla Ermenilerin büyük bir kısmının
muhaliflerin işgalinde öldürüldüğü iddia ediliyor; Kim Kardashian ve Cher gibi
Ermeni asıllı ünlüler de Keseb’te ikinci bir soykırımın yaşandığını
söylüyorlar. Kardashian’ın Keseb’le ilgili görüşü aşağıdaki suçlamaları
retweetlediğinde basın tarafından da adamakıllı pekiştirildi: ‘Tarihin tekerrür
etmesine izin vermeyelim!!!! Bunu trend topic yapalım!!! #Keseb’i
Kurtarın#ErmeniSoykırımı”
O aşamada Keseb’de kaç
Ermeni’nin öldüğü henüz belgelenmemişti. Ama Kardashian konuya dahil olarak
kendisini Esad destekçisi olarak itham eden muhalif aktivistlerin radarına
girmiş oldu. Hâlbuki Kardashian, Esad rejimini desteklemiyordu. Daily
Beast’teki imalı haber başlığında “Kim Kardashian Suriye’deki savaşa katıldı”
denmiş, ‘Lütfen Suriye’de Keseb kasabasında neler olduğuna dikkat edin. Diğer
taraftan, Masum Hristiyan Ermeniler Türkler tarafından öldürülüyor. #Keseb’i
kurtarın’ diyen Cher ise daha da onur kırıcı bir görüşü retweetledi. Bu kişiler
yanlış bilgilendirmeden vazgeçmedikleri sürece muhalif aktivistler de Keseb’te
olanlara soykırım denip Halep, Humus ve Suriye’nin diğer bölgelerinde savaş
sebebiyle ölenlerden bahsedilmemesi karşısında bu çifte standarttan kaynaklanan
öfkelerini gizleyemiyorlar.
Keseb ele geçirildikten
sonraki günlerde boğazına dayalı bir haçla yatağında yatan yaralı bir kadının
görüntüsü Suriyeli Hıristiyanlar arasında Facebook üzerinden aylar önce
paylaşılmıştı ve bu görüntü #Keseb’i kurtarın kampanyası süresince daha fazla
kişiye ulaştı. Snopes, bu kadının Keseb’li değil de bir vahşet filminin
oyuncusu olduğunu kanıtlamak için Remy Couture’ün çektiği Kanada filmindeki
orijinal görüntüyü bir kliple beraber yayınladı. Elbette bu internetteki yalan
yanlış haberlerin ilki değil ama Suriye savaşında Ermenilerin güven vermeyen
durumları nedeniyle muhalif aktivistler Keseb hakkında hemen ‘Ermenilerin
yalanları’nı ortaya sermek ve kendi taglerini oluşturmak için #Keseb’i kurtarın
kampanyasına karşılık olarak # Halep’i kurtarın kampanyası başlattılar. Bu
noktada Keseb’e yönelen dikkati dağıtmak için, Suriye’nin kuzey şehirlerine
atılan misket bombalarına maruz kalan sivil halkı da gösteren birkaç duygusal
video yayınlandı.
Suriye Rejimi’nin Hikâyesi
Birçok Ermeni sınıra bir taş
atımı uzaklıktaki köye mücahitlerin gelmesini 1915’te başlatılan kıyımı
tamamlamaya yönelik bir hamle olarak değerlendirdi. Milislerin Türk sınır
polisinin bulunmadığı yerlerden sınırı geçtiğini gösteren videolar
yayınlandıktan sonra Ermenilerin korkuları daha da arttı. Suriye devlet medyası
rejimi Ermenilerin koruyucusu olarak göstererek bu korkuyu kendi yararına
kullandı. Rejimi destekleyen yazarlar ‘Keseb’e yönelik saldırıyı Suriye’ye
yönelik saldırılara karşı duran Ermenilere duyulan öfkenin bir yansıması olarak
değerlendirdiler ve Türklerin Ermenilere tarihi husumetini gündeme getirerek
1915 katliamlarını hatırlattılar. Böylece Keseb’teki nüfusun boşaltılması ile
1915 soykırımı arasında aleni bağlantılar kuruldu. Bu türden beyanatlarla
rejimi desteklemelerini sağlamak için Ermenilerin korkuları istismar edildi.
Hatta Hizbullah savaşçılarına yazdığı marşlarla bilinen Lübnanlı sanatçı Ali
Bereket rejimin yürüttüğü kampanyayı desteklemek için ‘Seal your victory in
Kessab’ adlı bir klip hazırladı. Her ne kadar bu şarkı daha önce Yabrud’taki
kampanyayı desteklemek için yazılan melodinin farklı bir versiyonu olsa da
rejim güçleri Lazkiye bölgesinden muhalif güçleri püskürtmeye çalışırken,
Keseb’e yönelik öfke ve korkuyu da kontrol altına almaya çalıştılar.
Türkiye’nin Hikâyesi
Suriye’deki Raşomon etkisi
yalnızca Ermenilerin üzerine atılacak bir suç değil. Türk basını da Türkiye
devletini Keseb’li Ermenilere güvenli bir sığınak sağlayan bir kurtarıcı güç
gibi lanse etti. Hürriyet gazetesi ikisi de seksenli yaşlarda olan iki kız
kardeş Sirpuhi ve Satenik Titizyan’ın artık ‘cennete’ ulaştıklarını belirtti.
Muhalif savaşçıların refakatinde Türkiye’ye gelen bu ihtiyar kardeşler ‘Şimdi
Türk kasabasındaki çiftçilerle resmi yetkililerin misafirliğine mazhar
olmuştu”. Diğer taraftan Ermenilerin İstanbul merkezli gazetesi Agos’la yapılan
röportajda bundan çok farklı bir durum göze çarpmaktaydı. Ermeni Soykırımı
sırasında tehcire karşı kahramanca direnişiyle bilinen Musa Dağı yakınlarındaki
son Ermeni köyü olan Vakıflı’ya gelindikten sonra gazeteci Lora Baytar’ın
belirttiğine göre ‘korkmamalarını söyleyen on sakallı adam evlerine girip
mallarını yağmalamıştı ve bu adamlar Arapça değil Türkçe konuşuyorlardı. İki
kadının ifadesine göre her ne kadar adamlara Suriye’nin liman şehri Lazkiye’ye
gitmek istediklerini söyleseler de zorla Türkiye sınırına sürülmüşlerdi.’
Türkiye’yi cennet olarak tanımlamaktansa ‘orada ( Keseb’te) kimse kalmadığı
için bir yerlere gitmek zorunda olduklarını’ söyleyen insanlar vardı. Bu
kadınlar Türkiye’ye yerleşmeyi bir lokma ekmeğe benzetmekteydi: “Eğer dünya
üzerinde bir lokma ekmek kaldıysa onu yemeye mecbur kalırsınız.”
Her iki açıklamada da
kadınların evlerinin anahtarını Türkçe konuşan ‘sakallı adamlara’ bıraktıkları
belirtilirken Agos gazetesi, Keseb’teki evlerde gerçekleşen yağmanın
detaylarından da bahsetti. #Keseb’i kurtarın kampanyası Keseb’in nüfusunun
boşaltılması ve bu olayda Türkiye’nin oynadığı role dikkat çekmek için
oluşturulan bir sosyal medya kampanyası olmakla birlikte internet aracılığıyla
hızla yayılan hafifliklerin de ağına düştü ister istemez. Kim Kardashian’ın
Keseb konusunda halkı yanlış bilgilendirmesi entelektüel olmayan bir ortamda
bilgi temininde uzmanlardan çok ünlülere itimat edildiğini gösterdi. Bütün
bunlardan sonra merkez medya; çok sıkı habercilik gerektiren Keseb’le ilgili
ilginç hikâyeler arayan ünlüler, lobiciler ve muhalif aktivistlerin Twitter,
Facebook vb. sayfalarına kota koydu.
Her ne kadar internetin kendi
ahmak tüketicilerini üretme kabiliyeti olsa da Ermeni cemaatinin böyle
korkulara maruz bırakılmasında belirli bir amaç olduğu görülüyor. Mezhep
çatışmalarından kaynaklanan cinayet görüntülerinin hem devlet hem de sosyal
medya tarafından hızla yayılması azınlık cemaatlerini sindirmiş ve bu insanları
yalnızca Esad rejimini değil daha kapsamlı siyasal çıkarları da savunmaya
zorlamıştır. Muhalif aktivistler gibi Türkiye de bu oyuna dahil olmuştur.
Keseb’in kaybedilmesinin Ermeni cemaati için ne anlama geldiği ve kasabanın ele
geçirilmesinin ne sebeple böyle bir internet histerisine neden olduğuyla ilgili
şimdiye dek çok fazla izahat getirilmedi. Devlet, Lazkiye’deki muhalif güçlerle
mücadele ederken, Keseb’teki zulümden yarar sağlamanın yollarını aradı. Her
fraksiyon kendi gerçekliğini oluşturmak için umutsuz bir siyasi çıkmazın içinde
destek bulmaya çalışırken Keseb, Suriye çatışmasının temsil ettiği Raşomon
etkisinin bir dışavurumu oldu.
KESEB KUZULARI: ÖLÜLER İÇİN
BİR YAS TÖRENİ
Keseb benim de dahil olduğum
Suriyeli Ermeni cemaatinin Bakire Meryem kutlamaları için Ağustos ayının en
sıcak günlerini geçirdikleri yerlerden biriydi. Keseb’in köylerinden birindeki
bir mabedin önünde insanların Bakire Meryem’e adakta bulunmak için bir araya
geldikleri yerde sıra sıra duran kuzuları hatırlıyorum. Boğazlanan kırk kuzu
açıktaki odun ateşinde ‘harisa’adı verilen on kazan dolusu sıcak et ve buğday
lapası haline getirilmiş ve cemaate kaşık kaşık dağıtılmıştı.
Gün ışığına kadar süren uzun
kutlama geceleri, bir yığın nostaljiyle (Yunancada eve dönüşle acıyı
birleştiren kelime) doludur. Çoktandır geride bırakılmış olan Türkiye’deki köy
hayatına duyulan özlem. Bu yaz ritüelindeki en önemli olay da Halep
Başpiskoposu tarafından üzümlerin kutsanmasıydı. Üzümler Başpiskopos tarafından
sembolik bir hasat olarak kutsanırken Keseb’li Ermeniler törenden sonra kendi
üzüm bağlarını kesmek için evlerine dönerlerdi. Bakire Meryem kutlaması için
Keseb’e yaptığım son ziyarette; sabahın erken saatlerinde kuzuların
boğazlandığı kilisenin kanlı basamaklarında gece geç saatlerde esen o serin
meltem eşliğinde dans etmiştik. Keseb’in Eskuren köyündeki mabedin gerisindeki
alanda kuyruk parçaları, yün ilmekleri ve kan göletleri emilsin diye toprağa
bırakılmıştı. Üflemeli bir enstrüman olan zurna, tanıdık bir melodi çıkartıyor
ve Suriye’nin her yerinden gelen Ermeniler davul eşliğinde ayakta el ele ya da
serçe parmağıyla tutuşarak halay çekiyorlardı. Bu köy, on yıldan fazladır,
gözle görülür bir biçimde, Körfez’in sıcağından kaçıp yazı orada geçiren Suudi
turistlerle de doluyordu. Aileleri (eşleri) yanlarında olmayan –sevdikleriyle
bu şekilde vakit geçirmenin uygun olmadığını düşündüklerinin bir işaretiydi bu–
iki Suudi’nin bizimle dans etmek için halaya katıldığını hatırlıyorum.
Adamlardan biri zurnacıdan, farklı bir melodiyle çalınan bir Arap halayı olan
Debka’yı çalmasını istemişti. Enstrüman her ne kadar tanıdık olsa da, ritim
tamamen yabancıydı. Zurnacı bu isteği geri çevirdi ve Ermeni melodileri çalmaya
devam ettiler.
O olayı bugün düşündüğümde
insanların birbirlerini tanıma süreçlerine dahil olan güç dinamiklerini daha
iyi anlıyorum: Ermeni müzisyen için dışarıdan gelenin isteklerini yerine
getirmemesi o insanların orada olmamaları gerektiğini düşünmesinden kaynaklanıyordu
ve Suudi adamın da o gece orada, kilisenin yanında nasıl bir olaya şahit
olunduğunu bilmemesi kendisi açısından önemli bir dezavantajdı. Her iki taraf
için de karşısındaki tanıma konusunda bir eksiklik vardı. Ermenilere göre bu
adamlar istilacıydı ve ritüel açısından bir tehdit oluşturuyordu. Suudi adamlar
için de biz, Keseb’deki bir alanda öylesine dans eden bir avuç Ermeni’den
ibarettik. Oysa bizim için Keseb, bir zamanlar burada hüküm sürmüş olan Ortaçağ
Ermeni Krallığı’ndan kalma, paha biçilmez bir yerdi ve büyük felaketten önce
her Ağustos’ta yeniden canlandırdığımız köy hayatının hatırası olarak büyük bir
öneme sahipti.
İngilizceden Çeviren: KADRİYE
GÜMÜŞ
Kaynak: birikimdergisi.com
http://ermenistan.de/elyse-semerdjian-yazi-halep-kesab-kurtarin-kampanyasi/
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.