Sarkis Hatspanian
Mayıs ayı ortalarında İstanbul’dan hemşehrim, soydaşım,
dostum Nıvart Bakırcıyan yıllardır öz evladından öğrenmeye çalıştığı
Ermenicesini geliştirmek amacıyla birkaç haftalığına Yerevan’a gelmişti. O
günlerden birinde davetlisi olduğumuz bir televizyon programında Nıvart,
doğup-büyüdüğüm Alexandrette-İskenderun’un 1939’a dek Ermenilerle meskûn Beylan
köyünün harabe halindeki Ermeni kilisesinin çan kulesiyle ilgili çocukluğundan
beri aklından hiç çıkmayan acı bir anısını anlattı. Bu TV programından sonra
epeyi insan gibi o söyleşiyi yurtdışından izleyen dostlarımdan biri beni
Beyrut’tan arayarak, şimdi 90 yaşındaki babasının da Beylan’ın o yıllarda üst
mahallesi sayılan ATIK doğumlu olduğunu ve hep “Bizim köyün, tadı şimdi de
damağımda olan suyu ölümsüz sudur, tam 75 senedir içemediğim suyumu özlüyorum”
dediğini söyledi.
Namı, Gâvur Dağı adlandırılan Amanosların çok ötesine
ulaşmış olan ATIK suyunun “iç iç doyulmaz” olduğunu bizim yörenin tüm insanları
gibi ben de çocukluğumdan biliyordum, ama ‘tadı şimdi de damağımda’ dersem
yalan olurdu.
Atik-Köylü-Madteos-ArtinianSosyal Demokrat Hınçak Partisi
Lübnan Teşkilâtı’nın davetlisi olarak “15 Haziran 1915’te Konstantinopolis
(İstanbul) Beyazıt meydanında idam edilen 20 ölümsüz Hınçak devrimcinin
ölümsüzleşmesinin 99. Yıldönümünü” anma toplantısına katılmak için Beyrut’a
gideceğim kesinleşince, memlekete yolcu ettiğim Nıvart’a ‘75 seneden beri
köyünün suyunu içmemiş olan Beyrut’taki hemşehrimize ATIK suyu götürmek için
yardımını rica ediyorum, bunun bizim için manevi çok büyük bir anlamı var’
dedim. İstanbul’a geri dönüşü sonrası, ricamı sağolsun tek bir telefonla
halletmeyi beceren Nıvart’ın, doğruya doğru, birkaç ay öncesinin 30 mart
seçimlerinde Bakırköy Belediye başkanlığı adayı iken de aynı beceriyi ve
başarıyı göstermesini dilerdim.
Vaftiz edildiğim Alexandrette-İskenderun Surp Karasun Manuk
kilisesinde şimdi ruhani görevini icra etmekte olan muhterem papaz Der
Avedis’in ricasıyla aslen ATIK köylü bir Ermeni çifti, Beyrut’taki 90 yaşındaki
hemşehrilerine yapılacak manevi sürprizde kendilerine ayrılan esaslı rolü seve
seve yerine getirerek hemen köylerine gitmiş ve onun buralarda yaşadığı
zamanlardaki gibi artık özgürce oluk oluk akmayan ama halen buz gibi suyun
borularla taşınır hale getirildiği kaynağından birkaç şişe su doldurmuşlardı.
Eğer acı, çok acı tarihimizden bize miras kalan şimdiki
askeri-politik-coğrafi engeller olmazsa Alexandrette-İskenderun’dan topu topu
sadece 306 kilometre uzakta bulunan Beyrut’a çok daha çabuk ulaştırılacak
ATIK’ın ölümsüz suyu, otobüsle Alexandrette-İskenderun’dan İstanbul’a (1.061
km.), oradan uçakla Yerevan’a (1.315 km.) ve en sonunda Yerevan’dan da Beyrut’a
(1.063 km.), toplam 3.439 kilometrelik oldukça uzun bir yol katederek sonunda
ulaştırılması istenen yere vardı.
MEMLEKETININ-SUYUNU-75-YIL-Beyrut’ta, 90 yaşındaki
hemşehrimin evine vardığımızda, bizi karşılayan oğlu babasına yapılacak
sürprizden önceden haberi olsa da, ‘sanki haberi yokmuş’ gibi davranarak beni
“Anavatanda yaşayan bir hemşehrin seni ziyarete gelmiş” diyerek ona takdim
etti. 1924 ATIK köyü doğumlu Madteos Artinian yaşından çok ama çok daha genç
duruyordu. İlk bakışta onun dört yıl önce kaybettiğim babamı ne kadar
andırdığının farkına vararak içimdeki anlatılmaz kıpırtının şoku altındayken,
“Otur hele, nerelisin, kimlerdensin ?” diye başlayan tanışmamız birkaç dakika
sonra Alexandrette-İskenderun’a, oradan Beylan ve sonraki anlatışından her
metrekaresini avucunun içi gibi tanıdığını farkettiğim doğup-büyüdüğü köyü
Atık’ına ulaşmıştı bile… Sohbetimizin çok daha samimi bir ortamda geçmesini
arzuladığımdan, vakit geçirmeden konuya dalıp, özlemini gidermesi için ona
kendi köyünün suyunu getirdiğimi söyledim.
Söylediğimin doğruluğunu kontrol edercesine gözlerimin
içine bakışındaki şaşkınlıkla afallama arasındaki halini gözlemlerken, “Hele
bir iç bakalım, memleketinin suyunu tanıyacak mısın ?” deyişimle, bardağa
doldurup ona uzattığım suyu yudumladıktan sonra “Bu bizim su, Atık’ın suyu bu
kuşkusuz !” demesi bir oldu. Sonra bana asır kadar uzun gelen bir sessizlik
çöktü odaya, benim gibi, oğlu da, beni onlara götüren arkadaş da, sanki
olağanüstü bir reaksiyon bekliyormuşcasına, nefesimizi tutup, onun bir yudum,
bir yudum daha derken tüm bardağı bitirmesini çok önemli bir olayı izlercesine
pür dikkat izleyiverdik !
O an, Beyrut’da Artinian’ların evinde olağanüstü
denilecek bir olay vuku bulmuştu tabii… 1915 soykırımının mağduru olmuş Ermeni
halkının mucizeyle hayatta kalan evlatlarından, tarif edilemez bu vahşetten tam
9 yıl sonra Kilikia’nın miniminnacık bir köyünde dünyaya gelmiş Madteos, henüz
15’ine bile adım atmamışken, 1939 yılı sonbaharında “T.C.” tarafından işgal
edildiği için terketmeye zorlandıkları Alexandrette-İskenderun Sancağı’ndan bir
daha geri dönmemezcesine sürgün edilmelerinden, dile kolay, tam 75 yıl sonra
köyünün suyunu içmişti. ATIK’ın bunca yıl sahiplerinden öksüz bırakılan ölümsüz
suyunun ağzı olsaydı eğer, “Beni sahiplerimden birine ulaştırdığınız için
sizlere çok teşekkür ederim” diyeceği hiç kuşku götürmezdi.
Madteos’un hafızası en ufak bir hasara dahi uğramamıştı.
Doğup-boy aldığı topraklarda yaşayagelmiş hemen herkes hakkında şaşılacak
bilgilere sahipti ve memleketinin doğasını da hani “karış-karış bilir” derler
ya, işte öylesine ve en ince ayrıntılarına kadar tanıyor, biliyordu. Tam da bu
nedenle olsa gerek ki, anlattıklarını büyük bir dikkatle dinlerken içimden
“eğer şimdi ATIK’ta yaşayan birisi Madteos dedenin köyü ve çevresi hakkında
bildiklerinin yüzde birini dahi bilse şaşarım” diye düşündüm valla !
Bir ara beni sanki oradan yeni gelmişim gibi sorgulamaya
kalkarken “Soğukoluk’ta Ayvazyan’lar vardı, şimdi de oradalar mı ?” veya
“Nergizlik’te Manuk Balyan, Bedros ve Boğos adlı herkesin saygı duyduğu
babayiğit iki kardeş vardı… biz ATIK’tan Halep’e geldiğimizde, ahali onların
kendi köylerinde kalmayı kararlaştırdıklarını söylüyorlardı. Şimdi neredeler
acep, haberin var mı ?” türünden sorular sorarken birden “Haa… senin de
çoktandır oralara gidememiş olduğunu hatırladım, ama Hayastan (Ermenistan)’da
da bizim oralardan çok insan var yanılmıyorsam. Onlar, 1946-47’de gemilerle
anavatana göçettilerdi, içlerinden birçoğunu yakınen tanırdım. Memlekete
gitmekle çok da iyi ettiler, hepsinin çoluğu-çocuğu yüksek eğitim gördü, mimar,
mühendis, doktor, profesör, akademisyen oldu” dedikten sonra söylediklerine
“Doğrusu, ben de kendi çocuklarımı okuttum, her biri kendi dalında çok iyi uzmanlar
oldular. Kendi alınterimle çalıştım hep, çok zor bir hayat yaşadıysam da,
ekmeğimi gece-gündüz çalışarak, kendi ellerimle kazandım” diye eklemeyi de
kendince uygun buldu.
“Ayrıca” dedi ve deyişinden sonra beni yukarıdan aşağıya
incesi incesine süzerekten şöyle derin bir nefes alıp-verdi ve “…komünistim
ben, sosyalizmin insanlar için en doğru sistem olduğuna inanarak yaşadım hep,
ben şimdi de kızılım, hem de kıpkızıl !” deyiverdi. Hemen yanıbaşımızda oturan
evladının babasının sözlerini onaylayan başını sallamasını gülümseyerek
karşılayan Madteos dede, gözüyle onu göstererek “bu oğlum da Ermeni ulusal
kurtuluş mücadelesinin en inançlı savunucularından oldu, şimdi de öyledir
zaten” diyerek sözlerini bağladı.
Ona, “Ben de seni neden ilk bakıştan çok sevdim diyordum
kendi kendime, bunun cevabını sen verdin işte ! Dedemler zamanında Hınçak
partisinin inançlı militanları olmuşlar. Babam ise aynı senin gibi komünist,
hem de yaşamını habire Türk polisi, jandarması, mahkemesi, mahpusanesi, yani
hep ezgi, baskı ve işkenceye uğrayarak, adaletsizlikle boğuşmaktan hiç
yorulmamış, ihanetle, zulümle burun buruna, atbaşı usulü hep tayını
mahmuzlayıp, dört nala koşarcasına yaşamış onurlu bir Ermeni’ydi. Toplumumuzda
hep DELİ KEVORK olarak anıldı babam ve herkesin AKLI fazlasıyla BAŞINDA
‘olduğu’ toplumumuzda onun gibi delilere ihtiyaç çoktu herhalde ki, ölümünde
her soy ve boydan insan tarafından büyük bir saygıyla kutsanarak sonsuzluğu
kucakladı. Eh… ailede ona olabildiğince benzeyen deli-dolu bir evlat da benim sanki…
sonuçta deliliği normal görüyorum ben, herkesin normal sandığı kişilerin
eyvallah ettiği anormalliklere göğüs germeyi bir onur sayıyor, bu ölçütlerle ve
öylesine hoyratça da yaşıyorum işte !” dedim.
“Deli olmasaydın… köyümün suyunu kaç memleket dolaştıra
dolaştıra taa buraya, bana getirir de ikram eder miydin oğul ? Bence,
komünistlik dedikleri de bunun gibi bir delilik işte ! Günümüz dünyasında,
herkesin sadece kendisini düşündüğü bu bencillik devrinde, başkaları hakkında,
öteki-beriki için düşünme, onların kendilerini iyi hissetmesi için çabalamaya
kalkmak delilik değil de nedir sanıyorsun ? İşte tam da bunun için hakiki
komünistler delidir bence” diye de ısrarla ömrünü adadığı düşünce dünyasına
olan inancını, sarsılmaz inancını belirtse de “Biz Ermeniler, tüm dünya
halklarının en temiz yürekli yurtseverleriyiz evlat, bak benim daha pek genç
çağımda öz toprağımdan ayrılışımın ardından üç çeyrek yüzyıl geçmiş olduğu
halde, orayı düşünüyor, orayı düşlüyor, orayla yaşıyorum. Şimdi de, aradan 75
yıl geçmesine rağmen köyümün içtiğim bir yudum suyuyla seviniyor, mutluluk
duyuyor ve coşuyorum. Hiç, ama hiçbir yer, bizim kendi vatanımız gibi olamaz
ki… biz sadece kendi kökleriyle beslenen, kendi toprağında açan bir çiçek
misaliyiz yani ! ATIK köyü, şimdi üzerinde işgalci olarak yaşayanların,
yaşadıkları toprakla, güzelim doğasının tüm nimetlerinin yabancısı olanların
mıdır, yoksa benim, senin, bizim mi peki ?” diye koca yüreğinde yıllardır
sakladığı memleketine olan özlem ve sevgisini dile getirdi Madteos dede.
“Sana birşey daha söylemek istiyorum” diyerek “Bundan çok
seneler evvel, birgün kendi doğup-büyüdüğüm yerlere gitmeye karar verdim.
Buraların en meşhur terzisini evime getirip, çoluk-çocuk da dahil olmak üzere
bütün aileye en kaliteli ve pahalı kumaşlarla, dönemin en son modasına uygun
takım elbiseler dikmesi için sipariş verdim. Soydaşımız olan terziye hangi
sebepten dolayı böyle bir siparişi verdiğimi açıkladıktan sonra, adamcağız tüm
yeteneğini ortaya koyarak, gerçekten de mesleğinin erbabı olduğunu gösterdi ve
en kısa zamanda bizleri hoşnut kıldı. Eşimle, çocuklarımı yanıma alıp, son
model bir arabayla, cebime bolca para da koyarak, buradan ver elini Antakya,
oradan Beylan ve Atık deyip köyüme gitmek ve bizim evlerimiz ve tarlalarımıza
el koyup, şimdi orada yaşayan muhacirlere, en bayramlık elbiselerimiz
üzerimizde olmak üzere ‘zorla sürüldüğümüzde, varımız-yoğumuzu burada bırakıp,
cebimiz boşaltılmış gittik buradan, hiç tanımadığımız gurbet ellerde, her
türden zorlukla mücadele ederek yeniden hayat kurduk. Bitmedik, tükenmedik,
evlendik, çoluk-çocuğumuz oldu, soyumuzu devam ettirdik. Yılmadık, okul,
kilise, gazete, dergi, dernek, parti, vs. derken, ulus olarak kimseye boyun
eğmeden, ayakta kalabilme, kendi kendimize yetebilme kavgasını yeni bir inanç, yeni
bir azimle sürdüregeldik. Halimize bakın… Tanrı’ya çok şükür hiç kimseye muhtaç
olmadan, kendi yeteneklerimiz ve el emeği, göz nuruyla yarattığımız ekmeğimizi
hep büyük bir vicdan rahatlığıyla kazandığımız için, doyasıya bol yiyor ve
evlatlarımızı da insani uygarlığın hiç bir nimetinden mahrum etmeden büyütmeyi
beceriyoruz. Bizi kendi topraklarımızdan, evimiz-barkımızdan edip de,
bedavadan, tek damla insan teri dökmeden, varımız-yoğumuza el koyanların
karşısına çıkmak, mağdurken mağrur ve yeniden nasıl dimdik ayakta olduğumuzu
görmeleri için de kalkıp buralara yeniden geldim işte. Bakın, tüm ailemle
karşınızdayım, bizleri olduğumuz gibi göresiniz istedim, yaptığınız
kötülüklerin yanınıza kaldığını da düşünmeyin sakın, biz… her evladımızı
insanlık onurundan zerre kadar ödün vermeden, onlara ilahi adalet arayışından
vazgeçmemeleri gerektiğini öğütleyerek büyütüyoruz. Unutmayın, biz kapandı
demeden bu dava kapanmaz, kapanamaz !’ deyip, köyümün ölümsüz suyunu bir daha
doya doya içip, oradakilerin gözlerinin taa içine bakarak, eşsiz bir gururla
arkama bile bakmadan ATIK’tan çekip gitmeyi tasarlamıştım” dedi.
“Eeee, peki sonra” türünden, neyin-nasıl olduğunu anlamak
isteyen meraklı bakışlarımı farkettiğinden de sözlerine “Pek yakın bir
arkadaşımın bana söylediği bir söz nedeniyle düşünüp-tasarladığımı
gerçekleştirmekten son dakikada vazgeçtim ama…” deyiverdi. Arkadaşının
kendisine ne dediğini mutlaka öğrenmek isteyeceğimi tahmin ettiğinden de ısrara
gerek görmeden “Boşuna hiç zahmet etme kardeşim, onlar, yani şimdi sana ait
olan değerlerin üzerine çulunu serip uzanmış olan o Türkler, Kürtler,
Çerkesler, Lazlar, Boşnaklar, Arnavutlar, vb. gibileri seni anlamazlar ki … sen
onları kendi yerine koyup da insanca düşüneceklerini mi sanıyorsun yoksa !”
dediğini söyledi. Çok yıllar önce, tüm tasarısının tek cümleyle iptalini
sağlayan arkadaşının sorusunun cevabını şimdi de bilemeyişinin biçareliğiyle
gözlerini bana çevirerek, “Senin onlarla çok daha uzun dönem süren merhabalığın
var, ne dersin… onlar bizi anlayacak kadar insanlaşmışlar mıdır acep ?” diye
sordu.
Bu sefer gözlerini önüne indirme sırası bendeydi, Madteos
dedenin sorusu soru değil, otomatik tüfekten açılan ardı arkası gelmeyen kurşun
misali, hedefini delik deşik edip kevgire çevirerek, paramparça eden cinstendi
heyhat ! Sorduğu soruya “Hayır” yanıtını vermek istediysem de beceremedim, ama
ona “Evet” demeyi beceremeyeceğimi de biliyor olmanın sıkıntısını yaşadım aynı
zamanda…
Madteos dedenin arkadaşının sorusu zamanında onu
frenlemiş, düşüncelerine pranga vurmuştu. Şimdi aynı durumda olan, aynı çıkmaza
giren çaresiz bendim besbelli… “İnsanın bütün bir ömür boyu cevabını arayıp da
bulamayacağı sorular nasıl da mahvediyor, kahrediyor insanı böyle !” diye
dipsiz bir kuyuya düşüp de çıkamamazlık hissiyle içimin nasıl aniden ve hızla
boşaldığını, yüreğimin hiç ama sanki hiç bir değer taşımamazcasına, sonuna dek
boşaldığını farkedip, kendimden korktum.
“Bu denli karmaşık bir düşünce ve duygu kargaşasında,
insanın kendi kendini yeme biçareliğinden kaçmayı denemesi” gibi beni bunaltan
bir hisle, o anda kendim için tek kurtuluş yolunun misafiri olduğum Madteos
Artinian’ın evini tez elden terketmek olduğundan başka hiçbirşey düşünemezken,
onun son sözleri, aynen ATIK’ın yüreğime serpilen tertemiz suyu gibi her türlü
kirden arınmış berraklıktaydı.
“Takma kafana oğul… ‘acıyı bal eyleyen’ halkımızın
1924’te ATIK’ta doğan Madteos evladına, 90’ına merdiven dayamış olan tüm
ömründe, bir an bile olsun hiç aklından ve yüreğinden çıkarıp atamadığı köyünün
ölümsüz suyunu, 75 yıl sonra da olsa yudum yudum içip, kısa bir an için olsun
memleket özlemini gidermesini sağlamak için seferber olan, Sarkis, Nıvart,
Avedis, Garbis, Lusin, Vasak ve Grigor gibi evlatları varsa eğer, inan bana,
bizler de en az “Su yaşamdır” doğrusu kadar insani yaşamı simgeleyen kutsanmış
ve en fazla köyümün suyu kadar ölümsüz bir ulusun insanıyız kuşkusuz… Öyleki,
bize ölüm yok evlat… bize ölüm yok !”
Sarkis HATSPANIAN
Yerevan, 05-06-07 temmuz 2014
DOĞU ERMENİSTAN
P.S. Paris’te doğup Doğu Ermenistan’da büyüyen kızım
Mariam Arpi’nin doğduğu 20 haziran günü, evladımın 18’inci yaşını bizzat
kutlayabilmek için içim içime sığmadan yaptığım yolculuk esnasında, Beyrut’tan
havalanan uçağın önce Halep, sonra Antep, daha sonra sırasıyla, Adıyaman,
Kharberd, Dersim, Erzurum ve Kars, yani 29 ekim 1923’ten beri
askeri-politik-hukuki işgal altında bulunan Kilikia ve Batı Ermenistan
topraklarının gökyüzünde özgürce uçtuğu dakikalarda, yıllar önce Madteos
Artinian’ın doğup-büyüdüğü toprakları ziyaret etmesini engelleyen o zor soru
bir saniye bile aklımdan çıkmazken, hosteslerin dağıttığı günlük gazetelerden
birinin baş sayfasında Güney Afrika Cumhuriyeti’nde ırkçı Apartheid rejimine
karşı verdiği mücadele nedeniyle 1984 yılı Nobel Barış Ödülü’ne layık görülen
Desmond TUTU’nun fotoğrafını görünce, 1915’ten bu yana bulmaya çalıştığımız o
zor sorunun en ideal cevabını O değerli ruhbanın yıllar önce siyah ırkdaşlarına
yönelik bir konuşmasında, “Beyazlara iyi davranın, insanlıklarını yeniden
bulmak için size ihtiyaçları var” diyerek vermiş olduğunu hatırladım birden.
Öyleki, bir Ermeni olarak, O büyük hümaniste duyduğum
sonsuz saygı gereği, bize çok ama çok ihtiyacı olan kendi beyazlarımıza Desmon
TUTU’nun yukarıdaki sözlerini bir kez daha duyururken, bu yazımı okuyan
öylelerinin olur da yolu bizim oralardan geçerse, mutlaka ATIK köyüne gidip,
içlerini temizleyecek o buz gibi suyumuzdan içip, başta Beyrut ellerinde zoraki
sürgünlük yaşayan şimdi 90 yaşındaki Madteos Artinian olmak üzere, dünyanın
herhangi bir köşesinde daha dün ve bugün doğmuş olan ve bundan böyle de doğacak
tüm Madteos’larımızın adalet beklentisiyle çarpan yüreklerini anlamaları için,
onlardan insani bir çaba sarfetmelerini istiyor ve sonuç olarak ‘bizler bu dava
bitti demeden bu davanın bitmeyeceği’ doğrusunun bilinmesi gerektiğini de
hatırlatıyorum.
http://ermenistan.de/sarkis-hatspanian-yazi-75-yil-sonra-memleketinin-suyunu-icen-atik-koylu-madteos-artinian-bin-yasasin/



Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.