Ümit Kurt
Başbakan Erdoğan’ın önemli bir risk alarak 24 Nisan’da
Ermeni Soykırımı ile ilgili bir “Taziye mesajı” beyan etmişti. Mesajın
içeriğinin yetersizliğine ve daha bir dizi sorunlu nokta ihtiva etmesine
karşın, devlet söylemindeki inkâr ve yok sayma siyasasını bir anlamda
sonlandıran bu açıklamayı bu sorunun tartışılması bağlamında önemli bir
tarihsel eşiğin atlatılması olarak mülahaza ediyorum. Nitekim Ermeni meselesinin hakikaten tarihi bir
problematik olarak bütün boyutlarıyla tartışılması ve üzerine konuşulması
bağlamında en az “taziye mesajı” kadar önemli bir adım daha atıldı. Türk resmi
tarih tezinin ve yazımının ete kemiğe büründüğü; her türlü tahrifatın
yapıldığı, belgelerin saklandığı, arşivlerin ancak kendileriyle aynı zihniyette
olan “tarihçilere” açıldığı bir kurum olan Türk Tarih Kurumu’nda (TTK), bu
zihniyeti temsil edenlere yönelik hükümet tarafından ciddi bir tırpanlama
gerçekleşti.
Böylece aslında resmi inkâr politikasının bagajının
doldurulduğu ve bu politikaya her çeşit mühimmatın sağlandığı bir devlet
aparatçığı olan bu kurumun bir anlamda Başbakanın “taziye mesajına” paralel
olarak bir değişim-dönüşüm geçirmesi gerektiği nihayet anlaşıldı.
Öyle bir Tarih Kurumu tasavvur edin ki sabık başkanı ve
şimdilerin Türkiye’nin ilk ve tek ultra-milliyetçi partisinin milletvekili olan
Yusuf Halaçoğlu’nun kendi ağzından “Kürt Alevi” diye bir şeyin olamayacağını;
aslında bu kimliğe sahip kişilerin “kripto” Ermeniler olduğunu ve bu gibi
kişilerin bütün listesinin kendisinde olduğunu öğrenmiştik.
Öyle bir kurum tasavvur edin ki bünyesinde barındırdığı
tarihçilerin yaptığı çalışmaların neredeyse tamamında belge tahrifatı ve daha
bir sürü etik dışı unsurlar olsun (bununla ilgili olarak en son Murat
Bardakçı’nın Habertürk gazetesindeki “Tarih Kurumu’nda olup biten daha neler
var” başlıklı yazısına bakmanızı tavsiye ederim).
Öyle bir Tarih Kurumu tasavvur edin ki başındaki “Türk”
titriyle anılsın/zikredilsin ve bu “Türk” de dibine kadar etno-kültürel bir
damardan beslensin ve tarihsel olan her şeyi bu çerçevede değerlendirsin. Öyle
bir Tarih Kurumu tasavvur edin ki yaptıkları bütün çalışmaların, araştırmaların
ve yayınların uluslararası literatürde hiçbir hükmü olmasın; uluslararası
herhangi bir platformda, konferansta veya seminerlerde esameleri okunmasın.
Öyle bir Tarih Kurumu tasavvur edin ki görev süresi
uzatılmayarak istifa eden son başkanı, başbakan Erdoğan “taziye mesajı” ile bir
tabuyu yıkarken, aynı günlerde Van’da (bilinçli olarak seçilmiş; kendilerine
göre Ermenilerin isyan ederek tehcir kararının alınmasını zorunlu hale getiren
eylemleri olarak kodladıkları “Van İsyanı”nın vuku bulduğu yerde bu konferansı
gerçekleştirmeleri) “Birinci Dünya Savaşı’nda Ermeniler Sempozyumu”
düzenleyerek başbakanın taziye mesajını şu sözlerle değerlendirsin:
“Farklı yorumlar olacaktır. Herkes yorumunda,
yaklaşımında özgürdür. Ona bir şey diyemeyiz ama ben bir tarihçi olarak, tarihe
baktığımız zaman kendi kültürümüzün savaşı öngörmediğini, savaşı tasvip
etmediğini söylüyorum. Neticede savaşta ölen insanlardır. Ölen insan ise o
insana acımak gerekiyor diye düşünüyorum. Öte yandan bizim medeniyetimizde
vakıflar var. Biz değil insanı öldürmek, biz hayvanlara bile acımış bir
milletiz. Hayvan vakıflarımız var. Hayvanları korumak için. Hayvanlara bile
merhamet eden, şefkat eden, şefkat edilmesini öngören bir kültürün temsilcisi
olarak herhalde bir insanın savaş veya başka bir gerekçeyle öldürülmesini
tasvip edecek durumda değiliz.”
“Hayvanlara bile merhamet eden, şefkat eden, şefkat
edilmesini öngören bir kültürün temsilcisi olarak herhalde bir insanın savaş
veya başka bir gerekçeyle öldürülmesini tasvip edecek durumda değiliz” diyen
bir tarihçiyi hiçbir kuruma ve ideolojiye angaje olmayan özerk tarihçilere ve
bir de sosyologlara emanet etmekten başka bir yol ne yazık ki göremiyorum.
Kabul edelim ki tarihin Türk’ü, Kürt’ü, Hıristiyanı,
Yahudisi olmaz. Tarih bütün bu kimliksel unsurlardan azadedir ve su aktıkça
yatağını bulur. Önemli olan tarihe nereden, nasıl ve hangi yöntemlerle
baktığınız ve tarihte vuku bulan olayları nasıl ele aldığınızdır.
Türk Tarihi Kurumu tarih ve tarihçiliğin bu en temel
meleklerinden bile yoksun ve hikmeti kendinden menkul bir ideolojiye hizmet
etmekte olan kurumdu. Hiçbir “özerlik”i olmayan, devletin resmi söylemini
sağlamlaştırmak adına sadece “ürünler” ortaya koyan; tarihçilik icra etmeyen ve
adeta bir devlet organı gibi hareket eden bir yapıdan söz ediyoruz.
Resmi devlet söyleminin ve onun Türk eğitim sisteminin
vazgeçilmez parçası olarak sunduğu resmi tarih yazımının Türk ulusal kimliğine
eleştirel bir yaklaşımla bakmaktan ziyade onu kutsallaştırdığı ve
dogmatikleştirdiği bir kurumda şimdiye kadar anlatılanlar, tarihin ulusal
devleti ve ulus kimliğini tabulaştırdığını ve her şeyin belirleyicisi haline
getirdiğini gösterdi.
Kurum tarafından 1915 olayları özelinde kullanılan
belgeler büyük bir tahrifata maruz kaldı ve kalmakta. Kurumun Ermeni
Araştırmaları Masası 1915′te ne olduğunu hiçbir zaman tartışma konusu yapmadı.
Zira o tarihte neler olup bittiği elindeki “kutsal” belgelere ve arşivlere
zaten göre belliydi. Buna göre 1915′te İttihat ve Terakki iktidarının aldığı
tehcir kararı meşruydu, hukuka uygundu ve olan biten zaten bir bölgede yaşayan
Ermenilerin hem Osmanlı ordusunun hem de orada yaşayan Ermenilerin güvenliği
açısından zaruriydi.
Bu verili ve apriori “gerçeklik” onlar için bir olgu
haline geliyor, giderek nesneleşiyor, normalleşiyor ve daha sonra bunu
kanıtlamak adına kullandıkları bütün belge, arşiv, doküman ve kaynaklar bir
fabrikasyona tabi tutulup, bu “yaratılan” sui generis “gerçekliğin” hizmetine
sunuluyordu. Bütün bu süreçler rejimin selameti için “hakikatler” üretiyordu.
Peki, bu “hakikat rejimini”nin saygın bir ideolojik
aygıtı olan TTK’nin Ermeni Araştırmaları Masası, 1915 olayları ve Tehcir’le
bağlantılı olarak yayınlandığı bir yığın devasa kitap ve çalışmada şu sorulara
da bir yanıt aradı mı?
İşte o sorular:
- Türk ulusal kimliği nasıl ve hangi tarihsel aktörler
vasıtasıyla oluştu?
- 1915′te gerçekten ne oldu?
- Gerekçesi ve nedenleri ne olursa olsun İttihat ve
Terakki Anadolu’da yaşayan Osmanlı yurttaşı Ermenilere karşı bir imha
politikası izledi mi izlemedi mi?
- İttihat ve Terakki nasıl, neden bu noktaya geldi? Nasıl
bir atmosfer-toplumsal-tarihsel koşullar böyle bir trajediye yol açtı?
- Madem Osmanlı’nın güneydoğu ve doğu bölgelerinde
Ermenilerin varlığı savaş durumundan kaynaklanan güvensizlik unsuruydu ve
kontrol edilmesi gerekiyordu, neden “Ermeni tehciri” sadece Ermeni ve Türk/Kürt
çetelerin birbirleriyle çatışma halinde olduğu bu bölgelerdeki muhtelif illerle
sınırlı kalmamış, çatışmaların yoğun olarak yaşanmadığı ve hiç olmadığı İç/Orta
Anadolu gibi bölgelerde de (Trakya + Tekirdağ dâhil) uygulanmıştır?
- Yerinden edilen Ermeni halkına ait mal varlıklarının
hem ekonomik hem toplumsal hacmi hakkında fikir edinebilmek için gerekli
arşivlere erişebiliyor muyuz?
- Neden, 2005 yılında Tapu Kadastro Genel Müdürlüğü,
kendi arşivinde bulunan Osmanlı dönemine ait tapu kayıtları belgelerini TARBİS
adlı proje kapsamında Türkçeleştirmek, bilgisayar ortamına aktarmak ve Devlet
Arşivleri Genel Müdürlüğü’ne devretmek istediğinde, MGK Seferberlik ve Savaş
Hazırlıkları Planlama Daire Başkanlığı Tuğgeneral Tayyar Elmas imzalı 26
Ağustos 2005 tarihli bir yazıyla “Osmanlı dönemine ait söz konusu defterlerin
içerdiği bilgilerin etnik ve siyasi istismara malzeme olabileceği…”
belirtilerek engel olundu?
- Peki, İttihat ve Terakki yöneticileri, biri yazılı,
diğeri sözlü olmak üzere birbirine paralel iki emir sistemine dayalı bir çifte
mekanizma kullanmadı mı? Sakıncalı buldukları emir ve şifrelerin okunduktan
sonra imha edilmesini sağlamadılar mı? Bir emir ikinci bir kanalla gönderilen
emirle geçersiz kılınmadı mı?
- On yıllardır “ciddî hazırlık”ları olan, tahrifatlarla
malul “yeni kitap”ları (Yusuf Halaçoğlu, Kemal Çiçek) çıkarmaya hazırlanan ve
bir yöneticisinin zamanında “bilimsel refleksimizin çok sert olacağını” buyurduğu
TTK “Ermeni Masası”(!) bütün bu sorulara da “belgesi işte burada” refleksiyle
mi cevap verecek?
- Acaba biz bu “belge fetişizmi” olmadan, sadece belgede
yazılanlara bakmadan tarih disiplinin ve metodolojisinin en temel unsurlarından
biri olan “tarihsel yorum” perspektifiyle bu olayları değerlendiremeyecek
miyiz? “Belgesini bulmadan” bu meseleyi tartışamayacak mıyız? “Milli/ulus
devlet”in inşası ve Atatürk milliyetçiliğinin resmi ideoloji haline
getirilmesinin, sadece siyasal bir kadronun “devleti kurtarmak” sendromuyla
değil, -böylece- “yükselen” bir toplumsal kesimin çıkar hesapları (ekonomik
dinamik) ile de ihmal edilemez ilişkisinin varlığını görmeyecek miyiz?
Bütün bu soruların cevabını istifalardan sonra kurumun
alacağı yeni yapı gösterecek. Agos’un bu hafta manşetten verdiği habere göre
kurumun son başkanı olan Metin Hülagü’nün istifasının arka planında, 2015
öncesinde hükümetin Ermeni meselesinde belirlediği yeni yaklaşım üzerindeki
anlaşmazlık var ve TTK’da yeni bir yapılanma kapıda.
Rober Koptaş’ın da belirttiği üzere asıl mesele, AK Parti
iktidarının Ermeni meselesinde yeni bir tutum arayışından ileri geliyor. Zira
“taziye mesajı” yayımlayarak devlet katındaki inkâr siyasetinden geri dönüş
yapan başbakan, bu siyasetin temsilcileri olan kişilerle yola devam etmek
istemiyor. Hem Hülagü’nün hem de kurumda bu meseleyle ilgilenin diğer
tarihçilerin görev süresinin uzatılmaması da bu yaklaşımı açıkçası doğruluyor.
Temennimiz bu kurumun bütünüyle ilga edilmesi ve illa
böyle bir kurum olacaksa da başındaki “Türk” atılarak sadece Tarih Kurumu
olarak devletin resmi tarih ideolojisine hizmet etmeden, bağımsız ve özerk,
eleştirel bir tarihsel perspektife haiz, uluslararası akademik camianın
saygınlığını kazanmış tarihçilerle yola devam etmesi.
http://serbestiyet.com/inkar-siyasetinde-yeni-bir-esigi-daha-atlarken/
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.