Foti
Benlisoy
IŞİD ve türevlerinin “panzehiri” tam da bu anlamda soyut bir sekülarizm vurgusu ya da küresel veya bölgesel güçlerin kuracağı bir IŞİD karşıtı “cephe” falan değil. “Bölgede” şimdilik kaydıyla akamete uğramış toplumsal kabarış yeniden ve yeni bir dalga halini almadan, ayaklanmaların hürriyet ve ekmek talebi yeni bir güç kazanmadan IŞİD’in olası bir yenilgisi ancak geçici olacak, IŞİD’in temsil ettiği karanlık gerçek bir tehdit olarak kalmaya devam edecektir. Bugün IŞİD’in karşısında tam da “bölgeyi” sarsan devrimci sürecin bir uzantısı sayılması gereken Rojava’nın en etkin biçimde duruyor olması, bu bakımdan bir tesadüf değil. Faşizmin olduğu gibi, IŞİD’in de gerçek alternatifinin devrim olduğu açık çünkü.
***
'İslamofaşizm'
tabirini kullanırken temkinli olmakta yarar var...IŞİD (ya da yeni adıyla
“İslam Devleti”) özellikle sol muhitlerde sıklıkla “faşist” yahut
“İslamofaşist” sıfatıyla birlikte anılıyor. IŞİD’in caniyane performansı
düşünüldüğünde hiç de haksız bir adlandırma sayılamaz elbette. Aslında
“İslamofaşizm” Amerikan sağında Hizbullah, Hamas ve benzeri hareketler için
sıklıkla kullanılan ve genelde ABD askeri müdahaleciliğinin (“teröre karşı
savaş” söyleminin) meşrulaştırılmasında gündeme gelen bir tabir. Avrupa aşırı
sağında ise aynı tabir, genel olarak İslam dinini, bazen de göçmenleri
yaftalamak için kullanılabiliyor. Dolayısıyla “İslamofaşizm” tabirini
kullanırken temkinli olmakta yarar var.
Ancak
hem Türkiye hem de “Ortadoğu” solunda da siyasal İslamın bir tür “faşizm”
olduğu kanaati bir hayli yaygın. Oysa İslam referanslı siyasal akımların “genel
olarak” bir tür faşizm sayılması gerektiğine dair kanaat, son olarak Mısır’da
Müslüman Kardeşlerin yıkılması sürecinde olduğu üzere, solu ciddi stratejik
yanlışlara sürükleyen bir tutum. Zaten tek bir “siyasal İslam” ya da
“İslamcılık” da yok. Bunu hatırlatmaya dahi gerek olmamalı aslında. Lübnan
Hizbullah’ına da Taliban’a da “İslamcı” etiketini yapıştırınca işin içinden
çıkmış olmuyor, tam tersine elmalarla armutları karıştırmış oluyoruz.
Birbirinden dünyalar kadar farklı siyasal yönelimleri, sınıfsal-sosyal
karakterleri, farklı tarihsel birikimleri olan İslamcılıklar var. Kısacası tek
ve homojen bir siyasal İslam olmadığına göre, İslami referanslı siyasal
hareketlerin bütününü “faşist” ya da başka siyasal belirlemeler aracılığıyla
tanımlamak da mümkün değil.
Peki
ya IŞİD? Bu cinai yapılanma, “İslamofaşizm” etiketini hak etmiyor mu? IŞİD’in
kitlesel infazları Einsatzgruppen’in (2. Dünya Savaşı’nda SS yönetimindeki özel
birlikler) Doğu Avrupa’daki kıyımlarını andırmıyor mu? Siyahlara bürünmüş IŞİD
militanlarını taşıyan Toyota kamyonetlerini gösteren fotoğraflar, işçi
semtlerine baskına giden İtalyan “kara gömleklilerini” taşıyan Fiat BL 18 model
kamyonların görüntüsünü andırmıyor mu?
Aslında
baskı ve tahakkümün olduğu her yerde bir tür faşizm tespit eden “pan-faşizm”
anlayışı ne kadar sorunluysa, faşizmi bir metafor olarak kullanmak, zihnimizin
bir yanında faşizmi önümüzde duran olası bir felaket olarak daima tutmak da
siyaseten o kadar faydalı. Ancak metafor metanomiye, yani mecaz-ı mürsele
dönüştüğünde sorunlarla karşı karşıya kalabilir, IŞİD tipi faşizme karşı ABD
drone’larından medet umar hale gelebiliriz. Bu uyarıya karşın, IŞİD’i
tartışırken faşizm metaforundan istifade etmek, onu faşizmin nevi şahsına
münhasır bir varyantı olarak ele almak pekâlâ mümkün.
Clara
Zetkin, zamanında, Mussolini faşizminin devrimi gerçekleştiremeyen İtalyan işçi
sınıfına kesilmiş bir ceza olduğunu söylemişti. Gerçekten, Walter Benjamin’in
hatırlattığı gibi, her faşizm yenilgiye ya da akamete uğramış bir devrimci
sürecin külleri üzerinde gündeme gelir. İşte IŞİD de tıpkı faşizm misali, Arap
ayaklanmaları sürecinde yaşanan genel geri çekilişin (Mısır’ı düşünelim mesela)
ve özellikle de Suriye’deki popüler ayaklanmanın mezhepçi bir iç savaş haline
gelerek çürümesinin bir sonucu. Faşizm nasıl “küçük burjuvazinin karşı devrimci
umutsuzluğunu” harekete geçiren bir kitle hareketiyse IŞİD’i de bu anlamda,
alttakilerin karşı devrimci seferberliği, kendi çıkarlarına karşı örgütlenmesi
olarak tanımlamak mümkün. IŞİD’in son dönemdeki askeri başarılarını mümkün
kılan toplumsal desteği bu terimler dahilinde tartışmak yararlı olabilir.
Özellikle de bu toplumsal desteğin arkasına sığınarak IŞİD’i mazur ve hatta
masum göstermeye çalışanları sorgulamak için.
Yani
IŞİD’e dönük destek, Irak’ta dışlanmış ve marjinalize edilmiş Sünni
toplumundaki reaksiyonun radikalleşmesini ifade ediyor elbette. Ancak bu, (Türkiye’de
bazılarının, özellikle de AKP taraftarlarının ima ettiği gibi) IŞİD’i (Arap
ayaklanmalarının bir devamı sayılabilecek) bir “Irak Baharı”nın temsilcisi
falan yapmıyor. IŞİD’in parçası olduğu kalkışma, “Arap Baharı” denen ayaklanma
ve halk hareketlerinin doğurduğu eşitlikçi ve özgürlükçü umutları ayaklar
altına alan karşıdevrimci kuşatmanın bir parçası. Devrimci-demokratik güçlerin
baskın çıkamadığı koşullarda, 2011’den itibaren gelişen ayaklanmaların
kışkırttığı siyasal ve sosyal türbülans, mezhepçi ya da etnik şiddeti kışkırtan
bir umutsuzluğu ve yozlaşmayı tetikliyor çünkü.
Dolayısıyla
IŞİD’in (ve benzer yapılanmaların) Irak ve Suriye’de şu ya da bu oranda da olsa
belli bir kitle mobilizasyonu gücüne kavuşmasını, işte bu umutsuzluğu yaratan
koşullar tartışmasından ayrı düşünemeyiz. Mesela Irak’ta IŞİD’in yükselişini
nasıl emperyalist işgalden ve Suriye’deki halk hareketinin gerileyişinden
bağımsız düşünemezsek Mali’de El Kaide’nin çıkışını iklim krizinin etkilerinden
ve Azawad ulusal kurtuluş hareketinin krizinden bağımsız ele alamayız. Bu IŞİD
ya da örneğin Boko Haram’ı aklamak değil, onu Michelle Obama’dan farklı olarak,
emperyalist-kapitalist dünya sisteminin güncelliği içerisinde ele alıp
sorgulamayı önümüze koymak anlamına gelir.
IŞİD
ve türevlerinin “panzehiri” tam da bu anlamda soyut bir sekülarizm vurgusu ya
da küresel veya bölgesel güçlerin kuracağı bir IŞİD karşıtı “cephe” falan
değil. “Bölgede” şimdilik kaydıyla akamete uğramış toplumsal kabarış yeniden ve
yeni bir dalga halini almadan, ayaklanmaların hürriyet ve ekmek talebi yeni bir
güç kazanmadan IŞİD’in olası bir yenilgisi ancak geçici olacak, IŞİD’in temsil
ettiği karanlık gerçek bir tehdit olarak kalmaya devam edecektir. Bugün IŞİD’in
karşısında tam da “bölgeyi” sarsan devrimci sürecin bir uzantısı sayılması
gereken Rojava’nın en etkin biçimde duruyor olması, bu bakımdan bir tesadüf
değil. Faşizmin olduğu gibi, IŞİD’in de gerçek alternatifinin devrim olduğu
açık çünkü.
Bu
yazı Foti Benlisoy'un blog'u olan fotibenlisoy.tumblr.com sitesinden
alınmıştır.
http://www.demokrathaber.net/guncel/isid-fasizm-ve-devrim-h35721.html

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.