Doç. Dr. Şaban Kardaş, ORSAM Başkanı
Türkiye’nin moral politikası Batılı-liberal evrensel
değerler üzerinden formüle edilmektedir ve Türkiye Filistin sorununa iki
devletli çözüm formülünü hayata geçirecek adil bir anlaşmaya kadar bu
yaklaşımını muhtemelen sürdürecektir. Bu anlamda, önümüzdeki dönemde bu moral
politika ile reelpolitik gerçeklik arasındaki fark giderek daha fazla öne
çıkacaktır. Bunu azaltacak faktörlerin başında uluslararası toplumun da
evrensel değerlere yeniden odaklanıp İsrail’in yaptıklarını bu çerçeveden
değerlendirmesi gelmektedir. Bunun bilincinde olan Türkiye bir yandan İsrail’in
politikalarını kınarken öte yandan Batılı aktörleri ve uluslararası kurumları
da evrensel değerlere sadık kalmaya çağırmaya, bunu yapmadıklarında onları da
kınamaya devam edecektir.
***
Türkiye’nin İsrail’in Gazze’de sürdürdüğü operasyonlara
karşı tutumu siyasi tartışmaların merkezine oturdu. İsrail’in ezici asimetrik
gücünü kullanarak Filistin halkını maruz bıraktığı bu insanlık dramına verdiği
tepki ile Türkiye, sadece bölgede en fazla öne çıkmakla kalmadı, aynı zamanda
başta ABD olmak üzere diğer uluslararası aktör ve kurumların sessizliğini
eleştirerek bu tutumunu dış ilişkilerinin diğer alanlarına da taşımış oldu.
Özellikle Başbakan Erdoğan’ın ABD liderliğini Filistin’deki katliamlara
kayıtsız kalması nedeniyle doğrudan hedef alması ve buna karşılık ABD’den
verilen cevapların tonu dikkate alındığında, Türkiye’nin İsrail eleştirisinin
diğer ikili ilişkilerini de etkilemesinin önü bir kez daha açılmış oldu.
Türkiye’nin Filistin meselesini dış politikasında bu
derece merkezi bir yere konumlandırmasını anlamlandırabilmek için bunun
dayandığı kavramsal kodlara daha yakından bakmak faydalı olacaktır. Filistin
meselesinde, kısaca, Türkiye’nin doğrudan yaşamsal çıkarlarını tehdit etmeyen
bir sorun olsa da, uluslararası alanda üst düzeyde savunuculuğuna soyunduğu bir
örnekle karşı karşıyayız.
Ahlaki tercihler
Türkiye’nin Filistinlilerin haklarını uluslararası
platformlarda dillendirmesi veya bunun ihlallerine karşı hassasiyet göstermesi,
sorunu sahiplenmenin yanı sıra çok ileri düzeyde bir içselleştirmenin de bir
sonucu. Bu anlamda, doğrudan ulusal çıkarlardan daha ziyade Türkiye’nin
yaklaşımında değer-eksenli yapılan siyasi tercihlerin belirleyici olduğu bir
moral politika arayışı öne çıkmaktadır. Türkiye güç, çıkar gibi kavramlarla
bezeli ve cari siyasi koşulları dikkate alan reelpolitik bir yaklaşımdan daha
ziyade hak, adalet gibi normatif öğelerle verili ve olması gereken durumu
dikkate alan moral politikayı dış politika söyleminin merkezine taşıdığı ölçüde
de bunun doğurduğu ikilem, açmaz ve meydan okumalarla karşı kalıyor.
Bir anlamıyla, Türkiye’de siyasi yelpazenin farklı
kesimlerinin Filistin meselesine dönük böylesi bir çerçeveden hareket ettiği
söylenebilir. İsrail politikaları karşısında Filistinlilerin uğradığı
haksızlığın teslim edildiği ve İsrail’e karşı eleştirel bir söylemin öne
çıktığı dönemler geçmişte de oldu. Fakat yine de, bu moral politik tercihin
Türk dış politikasında AK Parti döneminde çok daha öne çıktığı ve özellikle
2006 sonrasında evrilerek belirginleştiğini söylemek yanlış olmayacaktır.
Türkiye öncelikle, Batı ile ilişkilerinin gerilmesi riskini de göze almak
suretiyle, Hamas’ın Gazze’de seçim zaferi sonrasında siyasi süreçlerden
dışlanmasına karşı durmuş ve sonraki dönemde Hamas’la girdiği iletişimle ona
Filistin siyasetinde ve uluslararası alanda meşruiyet tanıma ve alan açma
yoluna gitmiştir. Daha sonrasında ise Dökme Kurşun Operasyonu’yla birlikte
İsrail’e dönük eleştiri dozunu yükselten Türkiye, 2010 Mavi Marmara
saldırısıyla birlikte doğrudan ikili bir sorun yaşama noktasına geldiği
İsrail’le diplomatik ilişkilerini de sınırlandırmıştı. Öte yandan, Arap Baharı
ile girilen süreçte Türkiye’nin benzeri değerler eksenli tercihleri önce
Suriye’de, sonrasında da 2013 darbesine cevaben Mısır’da da yapmasıyla birlikte
moral politik yaklaşımın dış politikasında daha öne çıktığı görüldü.
Evrensel değerler
Türkiye yaptığı moral politik tercihler neticesinde
İsrail’in Filistinlilere uyguladığı aşırı şiddet ve genel anlamda işgal
konusunda giderek doğru-yanlış veya haklı-haksız gibi kodlarla hareket ediyor.
Bu açıdan da Türkiye’nin daha önceki dönemdeki ‘arabuluculuk’ arayışındaki
politikasından uzaklaştığını söylemek yanlış olmayacaktır. Arabuluculuk büyük
ölçüde sorunun özüne dair tavır almamayı ve tarafları arasında belli bir eşit
mesafeyi korumayı gerektirirken, Türkiye bu pozisyondan uzaklaşmış, sorunun
kökeninde yatan derin adaletsizliğe kalıcı bir çözüm sağlama gereğine işaret
etmeyi tercih etmiştir. Bunda da, Türkiye’nin Arap-İsrail meselelerinde
arabuluculuk rolü oynama potansiyelinin sıklıkla gündeme getirildiği ve
uluslararası alanda da destek gördüğü dönemdeki İsrail’in yaklaşımını yakından
müşahede etmesinin etkili olduğu söylenebilir.
Arabuluculuk faaliyetleri ile üretilecek çözümlerin
şiddet sarmalını sona erdiremediği fakat ancak bir sonraki İsrail saldırısına
kadar ötelediği, İsrail’in bu türden uluslararası faaliyetleri sadece kendi
kısa-vadeli çıkarları doğrultusunda araçsallaştırdığı görüşünü benimseyen
Türkiye, giderek adil bir çözümün yolunu başka enstrümanlarda aramaya başladı.
Bu noktada uluslararası platformlarda sorunu canlı tutma,
İsrail’i kınama veya mümkün olduğu noktada yalnızlaştırmayı ve bu sayede adil
bir çözümü tesisi hedefleyen adımları daha sıklıkla atmaya başlarken, moral
politikası daha ‘zorlayıcı’ bir çizgiye evrildi. İşte bu noktada da moral
politik tercihlerin reelpolitik koşullarda hayata geçirilmesinde karşılaşılan
zorluklar nedeniyle Filistin’e dönük politikasının zaman zaman İsrail’le olan
ilişkilerinin gerginlik kaynağı oluşturduğu ve diğer ikili ilişkilerine
sıçradığı zemin de oluşmuş oldu.
Türkiye’nin İsrail’in son saldırılarıyla uluslararası
aktörlerle yaşadığı tartışmayı anlayabilmek için, bu yeni zeminin yanı sıra,
meselenin bir başka boyutuna bakmak faydalı olacaktır. Türkiye’nin Filistin
politikası genelde dini dayanışma duyguları üzerine inşa edilmiş olsa da, moral
politik tercihlerinin üzerine kurulduğu değerler setine daha yakından
bakıldığında, bunun pek çok uluslararası sözleşmede karşılığını bulan evrensel
normlara dayandırıldığı görülmektedir. İsrail’in işgali ve devam eden Gazze
ablukasının evrensel insan hakları veya savaş hukuku konusundaki pek çok normu
çiğnediği konusunda uluslararası alanda yaygın bir uzlaşı vardır. Türkiye de
İsrail eleştirisini mevcut uluslararası sistemde kabul görmüş ve hatta bu
uluslararası sistemin normatif dokusunu oluşturan ve bizim sıklıkla
liberal-Batılı değerler olarak adlandırdığımız bu normlar üzerinden inşa
ediyor.
Liberal değerlere yabancılaşma
Türkiye’nin dış politikasında Filistin meselesinden
hareketle sertleşen bir tonu benimsemesinin asıl kökeninin de burada yattığını
söylemek mümkündür. Türkiye’nin moral politikasını dayandırdığı liberal
değerler sistemini kuran ve bunun uygulanmasında birincil derecede yetki ve
sorumluluk sahibi olması gereken kurumların işlevlerini yerine getiremediği
gerçeği ile karşı karşıyayız. Bir yandan insan haklarını dış politikalarında
bir gündem maddesi yapan Batılı devletler, öte yandan başta Birleşmiş Milletler
mekanizmaları olmak üzere diğer insan hakları konusundaki yapılanmalar bu
liberal değerlerin temel taşıyıcısı ve enstrümanı oldular ve bu hala teorik
düzeyde kabul gören bir argüman. Uzun yıllar, insan hakları savunuculuğu
uluslararası düzeyde Batılı devletlerle özdeşleştirilen bir olgu olduğunu
hatırlamak yeterlidir. Yine de, pek çok durumda bu türden moral politik
tercihlerin reelpolitik hesaplara kurban edildiği ve bu evrensel değerler
setinin modern uluslararası sistemde yeknesak uygulanmadığı da bir vakıa.
Uluslararası alanda gerek ABD’den bulduğu destek gerekse de diğer bölgesel ve
uluslararası ayrışmaları değerlendirerek kendisine açtığı alan sayesinde
İsrail’in elde ettiği ‘İsrail istisnailiği’, yani evrensel değerleri
cezalandırılmadan hiçe sayabilme lüksü, bu uluslararası normatif düzenin içinde
barındırdığı açmazların ve çifte standardın en bariz örneği olarak karşımızda
duruyor.
Türkiye, sadece Filistin meselesinde değil aynı zamanda
Suriye ve Mısır örneklerinde de ahlaki olarak doğru olduğunu düşündüğü
tercihlerini bu örneklerde dış politikasının temel belirleyicisi konumuna
yükseltti. Bunun neticesinde son yıllarda benimsediği moral politik yaklaşımda
reelpolitik gerçekliğe teslim olmama iradesini daha sıklıkla sergiliyor. Gerek
söz konusu politikalarının giderek eleştiri konusu olması gerekse de bunlardan
kaynaklı ABD ve diğer uluslararası aktörlerle yaşadığı gerilimin arkasında da
bu tavrın olduğunu söylemek mümkündür. Türk liderlerinin söylemleri yakından
incelendiğinde genel kabul görmüş evrensel değerlerin çiğnendiği bu örneklerde
evrensel değerlerin taşıyıcısı olduğunu iddia eden aktör ve kurumların göreve
çağrıldığını görüyoruz. Son yıllarda Türkiye’nin eleştirilerinin giderek BM
sisteminin yetersizliği ve liberal-Batılı uluslararası düzenin lideri
konumundaki ABD’nin sessizliğine yöneltmesi manidardır.
Türkiye özcü mü?
Bu açıdan bakıldığında aslında Türkiye’nin eleştirisinin,
bazı çevrelerce oluşturulmaya çalışılan havanın aksine, özcü bir tavırdan
kaynaklanmadığı görülmektedir. Gerek İsrail’e karşı geliştirilen eleştiri
gerekse de İsrail’e verdikleri destek veya sessizlikleri nedeniyle ABD ve diğer
ülkelere gösterilen tepki, özcü bir Batı veya İsrail karşıtlığının sonucu
değildir. Burada muhatapların ‘kim olduğu’ndan daha ziyade ‘ne yaptığı’ asıl
belirleyici etkendir. Yahudi örgütlerinin verdiği ödül alınırken, İsrail’in
politikalarının eleştirilmesi bu nüansı yansıtması açısından önemlidir. Yine,
Batı’dan ziyade, liberal değerlerin bu derece ayaklar altına alındığı bir
ortamda buna karşı etkin bir çözüm üretemeyen Batılı hükümetler ve kurumlar
Türkiye’nin eleştirisinin asıl hedefindedir. Ortak aidiyet -dindaşlık-
temelinden Filistin halkının desteklenmesi Türkiye’nin politikasının dayandığı
evrensel temelleri göz ardı etmemizi gerektirmemektedir.
Türkiye’nin moral politikası Batılı-liberal evrensel
değerler üzerinden formüle edilmektedir ve Türkiye Filistin sorununa iki
devletli çözüm formülünü hayata geçirecek adil bir anlaşmaya kadar bu
yaklaşımını muhtemelen sürdürecektir. Bu anlamda, önümüzdeki dönemde bu moral
politika ile reelpolitik gerçeklik arasındaki fark giderek daha fazla öne
çıkacaktır. Bunu azaltacak faktörlerin başında uluslararası toplumun da
evrensel değerlere yeniden odaklanıp İsrail’in yaptıklarını bu çerçeveden
değerlendirmesi gelmektedir. Bunun bilincinde olan Türkiye bir yandan İsrail’in
politikalarını kınarken öte yandan Batılı aktörleri ve uluslararası kurumları
da evrensel değerlere sadık kalmaya çağırmaya, bunu yapmadıklarında onları da
kınamaya devam edecektir.
*Bu yazı 26 Temmuz 2014 tarihli Star- Açık Görüş’te
yayınlanmıştır.
http://www.orsam.org.tr/tr/yazigoster.aspx?ID=5133

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.