Tamer Çilingir
Dünya Paylaşım Savaşı’na girerken, hayal ettiğiniz
senaryolar gerçekleşmemişti; Almanların yanındaydınız, bu pazar kavgasında,
yenildiniz. Ama siz yine bizi kurtarıyordunuz. Mesela 1915 yılında binlerce yıl
bu topraklarda yaşayan Ermenilerden kurtardınız bizi. Tek bir Müslüman
doktorun, eczacının, mühendisin olmadığı şehirlerle doluydu memleket. Hasta
olduğunuzda onların kapısını çalıyordunuz. Ama neyse ki, doktorlarından,
mühendislerinden, taş ustalarından, seramik sanatçılarından, ressamlarından
kurtardınız bizi. Sonra İngilizlerin vizesiyle Samsun’a çıkan paşalarınız,
çeteciler aracılığıyla başladı kurtarmaya bizi. Ne yorgancı Niko kaldı, ne
demirci ustası Hristos, ne fırıncı İliadis, ne bakırcı Vasil… Okulları kapatıp,
okul kulüplerini terörist ilan ettiniz. Astınız öğretmenlerini, öğrencilerini
İstiklal Mahkemelerinin kararıyla. Futbol takımını idam ettiniz Merzifon
Koleji’nin.
HİTLER SİZDEN ÖĞRENDİ GAZ ODALARINI, ÖLÜM YÜRÜYÜŞLERİNİ…
Daha Hitler tanınmamışken, siz mağaralarda boğarak
öldürdünüz Pontos Rumlarını. Hitler gaz odalarını sizden öğrendi.
Daha Hitler tanınmamışken, siz tehcir adı verdiğiniz
yürüyüşlerde katlettiniz onbinlerce insanı. Hitler ölüm yürüyüşlerini sizden
öğrendi.
Daha Hitler tanınmamışken, siz Karadeniz sahillerinde el
koyduğunuz Rum gemilerini, içindekilerle birlikte ateşe verdiniz. Hitler, diri
diri insan yakmayı sizden öğrendi.
Daha Hitler tanınmamışken, kurduğunuz İstiklal
Mahkemeleri, sorgusuz sualsiz öğretmen, mühendis, doktor, sanatçı, sporcu,
yüzlerce Rum aydınını idam etti. Hitler yargısız infazları sizden öğrendi.
Ne balıkçı Lambros kaldı, ne çorbacı Giannis, ne arabacı
Kosta geride.
Kurtardınız bizi Rumlardan 1914’den 1924’e kadar. En çok
da 1919’da kurtardınız bizi.
Geride ne kilise kaldı, ne okul, ne ev… Taş üstünde taş bırakmadınız,
kurtardınız bizi geçmişimizden.
’’KURTULUŞ SAVAŞI’’ MASALINI YAZDINIZ
Bu masalda 1923 yılında yeni cumhuriyetin, “vatan” için
verilen şehitler bedeli, “yedi düvele” karşı yürütülen bir “ulusal kurtuluş
savaşı” verilerek kurulduğunu anlatıldı.
Ne “kahramanlıklar” yaşanmıştı, “vatan” sevgisiyle,
darmadağın olmuş Osmanlı’nın tüm kurumlarına rağmen, “halk” olağanüstü bir
direniş göstermiş ve “vatan topraklarını” düşmanlardan kurtarmıştı.
Peki neresiydi bu
“vatan”toprakları?
Örneğin 1912 Balkan Savaşı’nın ardından Balkanlarda büyük
bir toprak parçası kaybetmişti Osmanlı. Ve daha öncesinde Arap yarımadasındaki,
Afrika’daki, kuzey cephesinde Kafkaslardaki bir çok toprak parçası artık
Osmanlının toprağı değildi.
Yani savaşlar sonunda elde kalan son toprak parçası
kutsal “vatan” toprakları olarak kabul edilmişti. Sonuç itibariyle vatan
toprağı diye adlandırılan coğrafya, savaşlar sonunda kaybedilenler değil, elde
kalandı.
Bir mecburiyet sonucu çizilen bu “vatan” topraklarına
kutsallık sağlayan ise bu masala göre, uğruna ödenen ‘’bedellerdi.’’
Oysa Balkan Savaşları’nda, sonrasında 1. Emperyalist
Paylaşım Savaşı’nda yüzbinlerce Osmanlı askeri hayatını kaybederken, bu “kutsal
vatan” toprakları için “yedi düvele” karşı yürütüldüğü iddia edilen “kurtuluş
savaşında” kaybedilen asker sayısı 10 bin bile değildi. (Kimi kaynaklarda 40
bine kadar çıkartılır bu rakam)…
Dahası, Anadolu’ya giren Yunan ordusuyla yürütülen
savaşın büyük bir bölümü çeteler tarafından sürdürülmüştü. Müdafai hukuk
cemiyetlerinin kemalistlere destek vermesini sağlayan ise vatan sevgisi değil,
Ermeni Soykırımı ardından gaspedilen mal ve mülkü koruma derdi idi.
Sevr’in hayata geçmesi halinde Ermeniler’in devlet
kurması ve Yunanlar’ın Anadolu’ya girmesi gündeme geleceğinden, eşraf ve ayanı
(büyük toprak sahipleri, yerel tüccarlar, ileri gelenler) bir telaş sarmıştı.
Öyle ya, katledip mallarını mülklerini gasbettikleri Ermeniler, geri gelmeleri
halinde hem hesap soracak, hem de mallarını ve mülklerini geri alacaktı. İşte
eşraf ve ayanın kemalistlerin yanında olma gerekçeleri buydu. Onların vatanı,
gaspettikleri malları, mülkleri ve telaşa düştükleri canları idi.
Kısacası yeni koşullar altında istedikleri tek şey vardı;
Ermeniler’in geri dönmesinin engellenmesi. Üstelik şimdi sırada Rumlar vardı ve
onların zenginliği de birilerinin iştahını kabartıyordu.
İşte bu ‘’Kurtuluş Savaşı’’ masalında beyler, hocalar sıfatıyla sıralananı,
haklarında şiirler, destanlar yazılan “kurtuluş savaşı” kahramanları bu
zevattı. Onlar aldıkları her can için, döktükleri her kan için servetlerini
büyüttüler.
ANTİ EMPERYALİST BİR SAVAŞ OLMADI
Emperyalizmin genel çıkarları ve emperyalistler arası
çelişkiler, 1. Paylaşım Savaşı’nın bir Türk – Yunan savaşı biçiminde sürmesine
neden oldu. Başlangıçta Yunanlara destek vermelerine rağmen, İngiliz
emperyalizminin çıkarları Sovyet tehdidinin sözkonusu olduğu koşullarda, bu
desteğin 1921′den itibaren çekilmesini gerektirdi. Artık bundan sonra
İngiltere’nin temel siyaseti, doğu’da Bolşevizm’in yayılmasını durdurmaktı.
İngiliz desteği kalktıktan sonraysa Yunanlıların Anadolu’da barınma şansı
yoktu.
İsmet İnönü cumhuriyet’in ellinci yılı dolayısıyla verdiği
bir demeçte:
“İstiklal mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin
buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün
olmuştur” (1) diyordu.
“Güçlü yönetimi merkeziyetçi temellere oturtmuş bir
Türkiye, Avrupa kapitalizminin planlarını gerçekleştirme konusunda ihtiyaç olan
her türlü savunma görevini üzerine getirecektir” (2)
Yani İngiliz ve diğer İtilaf devletlerine karşı bir
kurtuluş savaşı verildiği bir uydurmaydı. Yanında (Almanya gibi güçlü bir
devlet başta olmak üzere) ittifak devletleri varken yenik düşen imparatorluğun
bir başına bunların tamamıyla başa çıkması o günün koşullarında mümkün değildi.
”Yedi düvelle savaş” bir masaldı. Zaten emperyalistler Anadolu’ya yerleşmek
niyetiyle girmemişti ve savaşmadan da çekilmişlerdi.
Çekilirken de Fransızlar Türklere, Yunanlılara karşı
kullanacakları silahları sattılar. Bazı Fransız subayların kurtuluş savaşı
ordusu saflarında savaştığı dahi rivayet edilir. İtalyanlar da kendi
bölgelerindeki silah depolarını açarak, Kuvayi Milliye’ye yardım ediyorlardı.
Kazım Karabekir’in şu sözleri de çarpıcıdır:
“… İtilaf kuvvetlerinden korkmayınız. Daha geçen hafta
Londra’dan memleketimize gönderilmek istenen alaylar, biz gitmeyiz diye silah
çatılarını bırakıp sıvıştılar. İtilaf milletleri harbi umumiden o kadar yorgun
çıktılar ki, memleketimizde tek bir nefer bile öldürmeye razı değiller.
Karşımızda Rum ve Ermeni’den başka kimseyi görmeyeceğiz. İstanbul’da İtilaf
Kuvvetleri bostan korkuluğundan başka bir şey değildir” (3)
Doğan Avcıoğlu’nun ‘Milli Kurtuluş Tarihi’ adlı kitabının
bölümlerinden biri;
‘Emperyalistlere karşı çıkmadan anti-emperyalist savaş’
başlığı taşıyor(!) Doğan Avcıoğlu’nun buradaki amacı milli hareketin lideri
olan Mustafa Kemal’i yüceltmektir. Öyle bir deha ki; emperyalist devletleri
atlayarak bir başına anti-emperyalist bir savaş veriyor(!) Emperyalist
devletlere karşı olmadan anti-emperyalist bir savaş olanaklı mıdır? Tabi ki
değildir ama Avcıoğlu, Rum ve Ermenilere karşı dememek için böyle bir ifade
kullanıyor…
Mustafa Kemal’in sözlerinde de vardır aslında ‘kurtuluş
savaşı’nın ne olduğu: O halde kurtuluş çaresi ararken iki şey sözkonusu
olmayacaktı, önce İtilaf devletleri’ne karşı düşmanca tavır alınmayacaktı;
sonra da padişah ve halifeye canla başla bağlı ve sadık kalmak temel şart
olacaktı. (4)
E hani Osmanlı’dan ve itilaf devletlerine karşı
verilmişti bu ‘Kurtuluş Savaşı’!
BİZİ KURTARMAK İÇİN SOYKIRIMI YAPTINIZ
Ermeniler, Süryanilerin ardından ‘’Kurtuluş Savaşı’’
masalıyla bu kez de Rumlardan kurtardınız bizi. Sadece Karadeniz’de (Pontos)
353 bin Rumu katlettiniz. 200 bine yakını Pontos’tan olmak üzere, 1 milyon 250
bin Rum’u da sürgün ettiniz.
Geride kalan bizleri de, Ortodoks Rum kimliğimizden
kurtardınız. Dinimiz Müslüman, dilimiz Türkçe oldu. İsimlerimiz Dimitri, Yorgo,
Maria, Eleni olarak kalmadı, Ahmet, Mehmet, Ayşe, Fatma olduk.
(1) (Milliyet,
29 Ekim 1973)
(2) (Scheidmann,
“Milli Mücadele” Sürekli Devrim, Sayı 3, Ekim 1978, sayfa 34)
(3) (İstiklal
Harbimiz, sayfa 19-20)
(4) (Nutuk, Cilt
1)

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.