Dikran M. Zenginkuzucu / dikranmz@gmail.com
Hepimiz için doğru seçim tüm halklarla ve ezilenlerle birlikte demokratik, eşit, emeğe dayalı, her türlü ayrımcılığa karşı, çevreci mücadelenin bir parçası olmaktır. Kendi eşitliğimiz için seçimimiz her türlü ırkçılığa, yabancı düşmanlığına, dinsel hoşgörüsüzlüğe ya da bir kişinin etnik kimliği, uyruğu, engelliliği, yaşı, cinsiyeti, cinsel kimliği ya da cinsel yönelimine karşı her türlü ayrımcılığa karşı durmak olmaktır. Nefret suçunu sadece islamofobiye indirgeyen bir zihniyeti seçmemektir. Sivas’a “hayırlı olsun” dememek, Roboski’nin yanında olmak, Kadıköy - Lice hattında yürümek, 19 Ocak’larda “Katilleri neden koruyorsunuz?” diye sormaktır. Bölgemizdeki gerici, emperyalist saldırılara karşı ezilen, katledilen halklarla birlikte olmaktır. Yeni kamusal alan ancak okullardan, işyerlerinden, sokaklardan, forumlardan çıkabilir. Yalnız Azınlıkların değil tüm toplumun “korktuğunun başına gelmemesi” için “gelecek bu yönü göstermektedir”. (Bir de seçeceğimizin kimler olduğunu, hangi iktidar adayına rey vermemiz gerektiğini söylese sorun kalmayacak. Marjinal partilere oy vermek olsa olsa kendini tatmin olur. HYETERT)
***
Etyen Mahçupyan 3 Ağustos 2014 tarihli Akşam Gazetesi’nde
“Azınlıkların en hakiki sorusu” başlıklı bir yazı kaleme aldı. Yazı
Azınlıkların(1) Tek Parti döneminde yaşadıkları devletçi-bürokrat baskılarla
yaşadıkları dışlanma sonucu kendi içlerine kapanarak ve Müslüman kitleyi küçük
görerek bir nevi savunma mekanizması geliştirdiklerini ancak bu tutumun bugün
“AKP’nin taşımakta olduğu ihtilalci değişim sürecinde halen çözemedikleri bir
ikilemle karşı karşıya” kalmalarına yol açtığından bahsediyordu.
Mahçupyan’ın bu tezini bir takım tarihsel argümanlarla
desteklemesinin yanı sıra Yahudi cemaatinin büyük kısmının Sözcü gazetesi
okuduğu iddiasına dayandırması biraz şaşkınlık biraz da kızgınlıkla karşılandı.
Özellikle İsrail’in Gazze’yi bombaladığı bir dönemde kaleme alınan yazı Yahudi
cemaatini öne atmasıyla tahrik edici bulundu, bir de üstüne Erdoğan’ın
“Affedersiniz bana daha kötü şeylerle Ermeni dediler” açıklaması gelince yazı
iyice açığa düştü.
Mahçupyan bir yandan AKP yandaşlığı ve kalemşorluğu
yapmakla diğer yandan ise Türk milliyetçiliğin Azınlıkları “Müslüman halkı
aşağı gören Batı ile işbirliği içindeki kompradorlar” olarak betimleyen
argümanlarını tekrarlamakla ya da özellikle Yahudileri öne atmasının toplumu
onlara karşı tahrik edici olduğu şeklinde eleştiriler aldı(2). Türkiye Musevi
Cemaati de Akşam Gazetesi’ne resmi bir mektup yazarak Mahçupyan’ın yazısının
Museviler açısından toplumda yanlış düşüncelere yol açabileceğini ve
antisemitizmi körükleyerek tehlikeli sonuçlar doğurabileceğini belirtti(3).
Bunun üzerine Mahçupyan 24 Ağustos tarihli “Azınlıkların
en hakiki sınavı” başlıklı ikinci bir yazı kaleme aldı. Bu yazıda argümanlarını
Yahudi cemaatinin Sözcü gazetesi okumasına dayandırmasının eleştirilmesine
“Kullandığım ibare ‘neredeyse Yahudi cemaatinin tümü’ idi ve amacını aşan bir
kesinlik ifade ediyordu. Kastım ‘Yahudi burjuvazisinin’ davranış kalıplarını
irdelemekti”, yazının azınlıklara karşı tahriklere yol açabileceği
eleştirilerine de “Bunu söyleyenler herhalde Müslümanların cahil oldukları için
okuduklarını anlamayacaklarını ve/veya fıtraten zaten böyle
davranabileceklerini varsayıyorlardı… Benim yazımdan tahrik olarak etrafa
saldıran hiçbir Müslüman örneği duymadık” şeklinde yanıtlar verdi.
İlk yazı kendi içinde çok sorunlu olması, özellikle son
bölümünün hiçbir geçerli veriye dayanmadan Musevi cemaatinin Sözcü gazetesi
okuması üzerine kurulması ve Musevilere ayrılmasının siyasi konjonktür
içerisinde anlamsız bir hedef göstericilik içermesi dışında Cumhurbaşkanlığı
seçimleri sonrası kaleme alınan ikinci yazı ile birlikte düşünüldüğünde çok
daha sıkıntılı hale gelmekte. İlk yazı Azınlıklara bir “soru” sorarken ikinci
yazı Azınlıklar için bir “Sınav”dan bahsetmekte. Yani artık bir “doğru” bir de
“yanlış” cevabı olan geri dönüşü olmayan bir durum ortaya çıkmaktadır. İkinci
yazıda çok daha tehditkâr bir hal alan tartışma Azınlıklara şu tercihi
dayatmakta;
“Azınlıklar bugün kendilerini Kemalist devletçilikle
Müslüman duyarlılığı olan bir çoğunluk arasında sıkışmış hissediyorlar ve bir
tercihe zorlanıyorlar. Bu tercihi yapmaktan kaçındıkları her an eski rejimin ve
statükonun yanına savruluyorlar. Oysa gelecek öteki yönü işaret ediyor ve
azınlık cemaatleri bunu idrak edemedikleri takdirde önümüzdeki süreçte daha da
yabancılaşacaklar. Diğer bir deyişle korktukları başlarına gelecek… Kendi
içlerine daha da kapanma ihtiyacı duyacaklar, kamusal alanın çeperlerine
çekilecekler ve vatandaş olmaları daha da zorlaşacak.”
Mahçupyan, hükümet eliyle kamusal alan yeniden inşa
edilirken Azınlıkların kendini bu alanın asli sahibi gören İslami kesime
yanaşmalarını bu otoriter tutumun(4) gazabından korunmaları için tek yol olarak
göstermekte. Aksi halde artık pozitif vatandaşlık haklarının dahi kullanımı
tehlikeye girebilecektir.
Özetle Mahçupyan Türk siyasi tarihi içerisinde iki akımı
referans almakta. Bunlar bir yanda devletçi-bürokratik-laik kesim diğeri ise
“İslami” ya da “Müslüman duyarlılığı” olan bir kesim. Azınlıkların başına ne
gelmişse İslami kesime de baskı uygulayan ilk kategorinin Tek Parti ve
devamındaki vesayet döneminde gelmiştir. Bugün “Müslüman duyarlılığı” olan
kesim AKP ile bir “ihtilal” gerçekleştirmektedir. Bu durum otoriterleşmeyi
getirmektedir ancak bu otoriterleşme haklı görülemese de işlevseldir ve
kaçınılmazdır. Azınlıklar da bu yeni dönemde yerlerini doğru seçmelidirler.
Bunun yolu da kendi içlerine kapanıklıktan kurtulup “biz sizi aşağıladık” ama
nedeni Müslüman görünen laiklerdi demeleridir. Karşılarındaki kendilerini
“dinlemek isteyen ve birlikte üzülmeye hazır”, “Müslüman duyarlılığı olan” AKP
tabanına açılma şansını kaçırmamaları gerekmektedir. Yani Yeni Türkiye
kurulurken “köprüden önce son çıkışı” kaçırmamaları gerekmektedir. Aksi halde
artık geri dönüşü olmayacak sonuçlar ortaya çıkacaktır.
Mahçupyan çözümlemesinde Türk modernleşmesinin ve
geç-uluslaşma sürecinin ortaya çıkardığı iki akımı temel almaktadır. Oysaki bu
iki akım da Türk modernleşmesinin ürünüdür ve taşıdığı benzer sorunları
tabanına yaymaktadır. Bu noktada Türk modernleşmesinin bir eleştirisine
girilmektense faydacı bir seçime gidilmesi önerisi çözüm getirmeyecektir.
Geç-uluslaşma hareketlerinin başlıca iki politikası bir ulusal kimlik
kurgulamak ve sermaye aktarımı yoluyla kendi burjuvazisini oluşturmaktır. Her iki
akım da Anadolu’nun Türkleştirilmesi ve Müslümanlaştırılması süreciyle ortaya
çıkan kimlik ve sermaye üzerinde oturmaktadır. Tek parti dönemi de kendi
Azınlıklarını sevmiş hatta milletvekili yapmıştır, ikinci akımda kendi
Azınlıklarını sevmiştir, milletvekili yapmıştır hatta belki de yakında AKP’den
de Azınlık milletvekilimiz olacaktır. Üstelik ikinci akımın Osmanlı’daki
referanslarının da Azınlıklar konusunda icraatları pek parlak değildir. “Yeni
Türkiye” eski kurumların dönüştürülerek araçsallaştırıldığı bir mekanizma
oluşturmaktadır. Bugün yaşanan laik-bürokratik-devletçi akımın çizdiği
seküler-elitist kimliğin dönüştürülmesi ve bir elde biriktirilen sermayenin
diğer ele transferi sürecidir. Bu sürecin dışlanan, ötekileştirilen, sömürülen
halklara ve demokratik bir ortam arayan kimliklere bir fayda getirmesi
beklenemez. Bugün Azınlıklar siyasi iktidarın gündeminde ve hedefinde değilse
bunun nedeni kültürel, kimliksel ve sermaye olarak etkinliğinin
olmamasındandır. Aksi bir durumda tarihin nasıl tecelli edeceği sabittir.
Mahçupyan’ın analizinde sorunlu gözüken bir diğer nokta
ise Azınlıkların yekpare bir topluluk olarak görülmesi ve birlikte hareket eden
bir unsur olarak var sayılmasıdır. Azınlıkların içe kapanık psikolojisi ve
konuşmaktan kaçınması ise bugün halen kullanılması tartışmalı argümanlardır.
Öncelikle, Azınlıkların bir kategori olarak kullanılması günümüzde tek başına
pek olanaklı sayılmaz. Kabul edilen ve bu yazılarda kullanılan mite göre
Azınlıklar, Cumhuriyet döneminde kendi içlerine kapanık, korunmacı topluluklar
haline gelmişlerdir ve devletçi-bürokratik vesayetten çektikleri nedeniyle
kerhen kendilerine karşı hep biraz daha serbest davranan Demokrat
Parti-ANAP-AKP çizgisini desteklemişlerdir. Mahçupyan da artık bu “kerhen”
desteklemenin yerini canı gönülden destekleme ve “Müslüman” kesimle
bütünleşmenin almasını önermektedir. Bunun yolunu da evde ayrı dışarıda ayrı
konuşan ikircikliliğin terk edilmesi olarak görmektedir. Öncelikle tartışmayı
gayrimüslim azınlık – Müslüman çoğunluk eksenine taşımak Kemalist kategorileri
yeniden üretmeyi getirecektir. Müslüman bir topluluğun yekpare başatlığından
bahsedilirse diğer dinlerden gelen misafirler ancak “hoşgörülü” bir üstünlükle
karşılanabilecektir. Böyle kategorilerle tanımlanmış bir toplum eşitlik,
kardeşlik, bütünlük içerisinde kurgulanamayacaktır. Azınlıklar kendilerini
“dinlemek isteyen” AKP tabanı ve Müslüman kesimlere “sizi zamanında ezen
vesayetçiler bize de bunu bunu yaptılar” dedikten ve hoşlarına giden şeyleri
dillendirdikten sonra eşit ve demokratik bir topluma ulaşılacağını düşünmek pek
gerçekçi değildir.
Oysaki Azınlıklar bugün söylendiği gibi içine kapanık,
kapalı kapılar ardında sohbet eden “ikircikli” topluluklar değildirler. Azınlık
nüfusunun nispeten daha fazla olduğu, Türkiye ekonomisinin de sanayileşmemiş,
kitle iletişiminin bu kadar yaygınlaşmamış olduğu bir dönemde çoğunlukla
İstanbul’da toplanan, zanaat ve ticaret ile uğraşan, evde anadilini konuşan
Azınlıklardan bahsetmek kolaydı. Böyle bir durumda gençler Azınlık okuluna
gittikleri, henüz ortaokul-lise yıllarında usta-çırak ilişkisi ile baba
mesleğine geçmekte oldukları, aralarında evlendikleri düşünülebilirdi. Ancak
günümüzde sanayileşme, eğitim ve kitle iletişiminin yaygınlaştığı bir dönemde
Azınlık gençleri henüz orta, lise yıllarında özel ya da Anadolu liselerinde
okumakta, TV’nin girdiği evlerde Türkçe konuşmaya alışmakta, cemaat dışı ile
iletişimi güçlenmekte, üniversitede diğer kimliklerden arkadaşlar edinmekte,
kafa yapısı daha modern ve evrensel ilkelerle şekillenmekte, diğer gençlerle
birlikte şirketlerde çalışma hayatına atılmakta ve karma evlilikler
yapmaktadırlar. Açıkçası artık Azınlık gençleri inanıyorlarsa dinlerini,
biliyorlarsa dillerini ve kimliklerini göz ardı etmeksizin toplumun bir parçası
olarak hareket etmeyi tercih ediyorlar. Bu durumda Azınlıkları yalnızca kapalı
bir getto gibi düşünmek pek de günümüze uygun düşmemektedir ve Mahçupyan
çözümlemesini böyle bir varsayıma dayandırarak kendi dediği gibi “anakroni”ye
düşmektedir. Üstelik artık bu konuda çok sayıda başvurulacak sosyolojik
araştırma da mevcuttur(5). Doğrusu Azınlıklar bugün Mahçupyan’ın anlattığı gibi
kapalı kapılar ardında daha iyi eğitim almış oldukları, servet birikimi yapmış
oldukları için Müslümanları küçümseyen sohbetler yerine eğitim, entelektüel
gelişme ve girişimcilikte ne kadar geri kaldıklarından dert yanmaktadırlar.
Kapitalist devşirici eğitim sistemi içerisinde çocuklarını nasıl bir gelecek
beklediğini kara kara düşünmektedirler.
Göz ardı edilen bir diğer nokta ise Azınlıkların bugün
sanıldığı gibi yekpare bir topluluk olmamasıdır. Daha da ötesi kendi
içerisindeki kompartımanlar (örneğin Ermeni, Süryani, Musevi, Rum cemaatleri)
dahi yekpare değildirler. Bugün egemen-tabi olan ilişkisinden kaynaklanan bir
kimlik davranışı var olsa da kendi içerilerindeki sınıfsal ve toplumsal
farklılaşmalar hep gözden kaçırılmaktadır. Örneğin Cumhurbaşkanlığı
seçimlerinden önce gazetelerde ve sosyal medyada Ermeni toplumu ile ilgili iki
haber okuduk. Bunların ilki Selahattin Demirtaş’ın İstanbul’da “farklı inanç
grubu temsilcileri ile buluşması” idi ki bu toplantıya Ermeni, Yahudi, Rum,
Süryani topluluklarının temsilcileri katılmıştI(6). Bu toplantı sonrası da
özellikle bazı Ermeni ve Süryani kuruluşlarından Demirtaş’a destek açıklamaları
geldi. Diğer haber ise Sabah Gazetesi’nde “Azınlıklardan Erdoğan’a tam destek”
başlığı ile çıktI(7). Haberde özellikle Ermeni bazı zenginlerin ve vakıf
yöneticilerinin Egemen Bağış ile yedikleri yemekte Erdoğan’a “sevgilerini”
ilettikleri okunabiliyordu. Bu durumda Azınlıkları yekpare hareket eden bir
grup olarak düşünmenin olanaklı olmadığı açıktır. Azınlık üyeleri de sınıfsal
ve toplumsal konumları itibariyle ya da çıkarlarını gözeterek siyasi pozisyon
alabilmektedirler. HDP içinde çalışan, yönetim görevleri olan, oy veren çok
sayıda Azınlık olduğu gerçektir. Bu dönem bir Süryani Milletvekili, bir
Belediye eş başkanı da vardır. Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde de özellikle
Ermeni ve Süryanilerin ağırlıklı oy kullandığı sandıklarda Erdoğan ile birlikte
ciddi oranda Demirtaş’a oy çıkmış olduğu gözlemlendi. Bundan sonra Azınlıkları
bir sınıfsal - toplumsal analize tabi tutmadan yapılacak her değerlendirme
sakat olma riskiyle karşı karşıyadır ve gerçeklere uymayacaktır.
HALKLAR YANLIŞ SEÇENEĞİ İŞARETLEMEMELİ
Sonuç olarak, Etyen Mahçupyan’ın da işaret ettiği gibi
Türk siyasi tarihinde bir kırılmanın ve yeniden kurulmanın yaşandığı bir
dönemden geçiliyor. Türkiye’nin önünde Mahçupyan’ın deyişiyle gerçek bir
“sınav” vardır, halklar yanlış seçeneği işaretlememelidirler. Bu dönemde
Azınlıklar yine Mahçupyan’ın dediği gibi pasif bir tutum benimsememeli ve
“toplumsallaşma sürecinin parçası” olmalıdırlar. Ancak, seçilecek yol otoriter
bir yapının ayrıştırıcı, ötekileştirici, resmi nefret söylemini yeniden üreten
ve “benim yanımda yer almazsan seni kendi kuracağım kamusal alanın çeperlerine
sürerim ve vatandaş olma şansını kaybedersin” diyen faşizan bir anlayışın
sözcülüğünü yapmak değildir. Her türlü muhalif sesi gaz ve şiddetle bastırana,
gencecik canlara gözünü kırpmadan kıymana alkış tutmak değildir. Hepimiz için
doğru seçim tüm halklarla ve ezilenlerle birlikte demokratik, eşit, emeğe
dayalı, her türlü ayrımcılığa karşı, çevreci mücadelenin bir parçası olmaktır.
Kendi eşitliğimiz için seçimimiz her türlü ırkçılığa, yabancı düşmanlığına,
dinsel hoşgörüsüzlüğe ya da bir kişinin etnik kimliği, uyruğu, engelliliği,
yaşı, cinsiyeti, cinsel kimliği ya da cinsel yönelimine karşı her türlü
ayrımcılığa karşı durmak olmaktır. Nefret suçunu sadece islamofobiye indirgeyen
bir zihniyeti seçmemektir. Sivas’a “hayırlı olsun” dememek, Roboski’nin yanında
olmak, Kadıköy - Lice hattında yürümek, 19 Ocak’larda “Katilleri neden
koruyorsunuz?” diye sormaktır. Bölgemizdeki gerici, emperyalist saldırılara
karşı ezilen, katledilen halklarla birlikte olmaktır. Yeni kamusal alan ancak
okullardan, işyerlerinden, sokaklardan, forumlardan çıkabilir. Yalnız
Azınlıkların değil tüm toplumun “korktuğunun başına gelmemesi” için “gelecek bu
yönü göstermektedir”.
______
[1] Bu yazıda “Azınlık” E. Mahçupyan’ın yazılarında
kullandığı şekilde Türkiye’deki gayrimüslim azınlıklar anlamında
kullanılacaktır.
[2] Foti Benlisoy, Azınlıkların değil, Mahçupyan’ın “en
hakiki sorusu”,
http://fotibenlisoy.tumblr.com/post/93778567704/az-nl-klar-n-degil-mahcupyan-n-en-hakiki-sorusu;
Hektor Vartanyan, Bir “Hidayet” olarak Etyen Mahçupyan,
http://www.harfvolver.com/2014/08/05/bir-hidayet-olarak-etyen-mahcupyan/
[3] http://www.turkyahudileri.com/content/view/3174/287/
[4] Etyen Mahçupyan, Meselenin adını koyalım, Zaman
Gazetesi, http://www.zaman.com.tr/etyen-mahcupyan/meselenin-adini-koyalim_2198468.html
[5] Örneğin http://www.norzartonk.org/?p=89
[6]
http://www.evrensel.net/haber/88222/demirtas-herkesin-hakkini-savunmak-icin-adayim.html
http://www.demokrathaber.net/etyen-mahcupyanin-en-hakiki-sinavinda-ne-yapmali-makale,7826.html
2 yorum:
Hiçbir parti hiç bir aklı başında kişi çıkıp, ben ezilenlerden yana değilim, özgürlüğkten yana değilim, insan haklarından yana değilim demez. Yani aksini söyleyenin olmadığı bir önerinin değeri de yoktur, boş söz olur. Korkarım bu gidişle meşhur olma meraklısı palyaçolar çoğalacak.
Bilmiyorum aynı gruptan mısınız ama palyaçolar gittikçe çoğalıyor. Cumhuriyet hatta Osmanlı döneminde azınlıklara özellikle Ermenilere bir şey alamayan ve bir şeyler veren bir hükumet söyle anlından öpeyim. Söyleyemiyorsan bir ustaya bir aydına en azından saygı duy. Tabi ben de parazit ya da palyaço sayılırım diyorsan o ayrı.
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.