Yusuf Besalel
İslam âleminde, genel olarak Yahudilere ya da herhangi bir gruba karşı, Hıristiyan dünyasındaki antisemitizm türünden köklü bir düşmanlığın varlığına ilişkin belirgin bir ize rastlanmamaktadır. Ancak her toplumda görülebilecek bir grubun diğer gruba hissedebileceği olumsuz duygulardan kaynaklanan tutumlar görülmüştür... Bir bütün olarak bakıldığında Hıristiyan antisemitizmin tersine Müslümanların gayrimüslimlere karşı tutumunda nefret, korku ya da düşmanlık değil; bir tür hor görme, küçümseme duygusu hâkimdi. Örneğin kılık kıyafetlerle ilgili yasalar, aşağılama simgeselliğinin birer parçasıydılar fakat genelde yöneticilerine rızayla itaat ettikleri sürece, zımmilerin dinlerinde kalmalarına, işlerine güçlerine bakmalarına ve kendi hayatlarını yaşamalarına olanak tanınmıştı.
***
İslam âleminde, genel olarak Yahudilere ya da herhangi
bir gruba karşı, Hıristiyan dünyasındaki antisemitizm türünden köklü bir
düşmanlığın varlığına ilişkin belirgin bir ize rastlanmamaktadır. Ancak her
toplumda görülebilecek bir grubun diğer gruba hissedebileceği olumsuz
duygulardan kaynaklanan tutumlar görülmüştür.
Osmanlı imparatorluğu döneminde antisemitizm
Bir bütün olarak bakıldığında Hıristiyan antisemitizmin tersine
Müslümanların gayrimüslimlere karşı tutumunda nefret, korku ya da düşmanlık
değil; bir tür hor görme, küçümseme duygusu hâkimdi. Örneğin kılık kıyafetlerle
ilgili yasalar, aşağılama simgeselliğinin birer parçasıydılar fakat genelde
yöneticilerine rızayla itaat ettikleri sürece, zımmilerin dinlerinde
kalmalarına, işlerine güçlerine bakmalarına
ve kendi hayatlarını yaşamalarına olanak tanınmıştı.
Ancak özellikle Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküş döneminde
dışarıdan kışkırtmalar oldu. Hıristiyan uyruklar, Osmanlı İmparatorluğu’ndaki
Yahudi topluluklarına karşı, özellikle Hıristiyan Avrupa antisemitizminin
temalarını kullandılar.
Müslüman polemikçiler nispeten önemsiz konumdaki
Yahudilerle pek uğraşmadılar. Yahudiler ne İslam’ın dünya düzeyine siyasi bir
tehdit, ne de İslam imanına bir dini meydan okuma da bulundular; Yahudi karşıtı
polemiklere pek ender olarak girildi.
Mali işlerde acı hüsran
Ortaçağ’ın sonlarından itibaren Yahudilerin yaşam
görüntüsü yoksulluk, sefalet ve aşağılama idi. Ancak Yahudiler sadece Osmanlı
İmparatorluğu’nun egemenliği altında statülerini ve onurlarını belli ölçüde
koruyabilmiş ve geliştirebilmişlerdi. Osmanlı’nın büyük hoşgörüsü sayesinde
Avrupa’nın farklı Hıristiyan bölgelerinden Osmanlı topraklarına gelmişlerdi.15.
ve 16. yüzyıllarda ticarette, Osmanlı gümrüklerinde ve vergi tahsilâtında
güçlenen Yahudiler, mali işlere karıştıklarında bunda acı bir hüsranla
karşılaşmıştı. Yosef Nasi’nin servetine Sokullu tarafından el konmuş, III.
Murat, ekonomik krizin etkisi ile bütün Yahudilerin ölmesi emrini verebilmiş;
sarayın işlerine fazla karışmış ve servetini büyütmüş olan Ester Kira ve oğlu,
ayaklanan Sipahilerce katledilmişler;18. ve 19. yüzyılda Yeniçeri Ocağı
Sarrafbaşısı Yeşaya Acıman, Meir Yaakov ve Baruh Acıman öldürülmüşlerdi. Aynı
tür işlerde çalışmış Ezekiel Gabay, Çelebi Bohor Karmona da aynı akıbete
uğramışlardı. Bu durum zimmîlerin hadlerini aşarak İslam ile sözleşme koşullarını
bozduklarını durumu çağrıştırmakta…
Öte yandan Yahudiler, Türklerin kendilerine olan davranış
ve tutumları hakkında neredeyse tümüyle olumlu konuşmaktaydılar. 15.yüzyılın
ilk yarısında Edirne’de yerleşik Almanya doğumlu bir Fransız Yahudi’si, ünlü mektubunda din kardeşlerini ‘uyanmaya ve lanetli
toprakları terk ederek’ Türk topraklarına gelmeye teşvik etmektedir. Keza 16.
yüzyılda Portekiz’den gelen Yahudi Samuel Usgue, Osmanlı İmparatorluğu’nu
Musa’nın Tanrı’nın merhamet asasıyla açtığı denize benzetir.
Osmanlı’nın tutumu hoşgörülü ancak sevgi dolu değildi
Osmanlı’nın tutumu genel anlamda hoşgörülü olmakla
beraber, bu oldukça coşkulu avuntularda resmedildiği kadar sıcak ve sevgi dolu
değildi.16. yüzyılın sonu ile 17. ve 18. yüzyıllara ait Türk belgeleri, kutsal
yasanın zimmîlere dayattığı
kısıtlamalara yeniden işlerlilik kazandırmıştı. Örneğin zimmîlere, ata
binmelerine, köle sahibi olmalarına ya da şarap satmalarına izin verildiğini
hatırlatan veya izinsiz yaptıkları ibadet yerlerinin yıkmaları talimatı veren
buyruklar çıkarıldığını görüyoruz. Kılık kıyafet hoşgörüsü yerini özellikle
eyaletlerde daha sert şekilde uygulanan şeriat kanunlarına bırakmıştı.
Zaman zaman zimmîlere yönelik bir husumet dalgası
Yahudilerden çok Hıristiyanları etkilemişti. Türklerin Yahudilere takındıkları
olumsuz tutumları bile düşmanlıktan ziyade, horlama ve küçümseme vardı.
Yahudilerin Osmanlı egemenliği altında refah içinde olmalarının bir nedeni,
Yahudilerin yararlı ve üretken bir unsur olarak kullanılmalarıydı. Türklerle
birbirlerini bütünleyici bir ortak yaşam ilişkisi kurmuşlardı.
Ancak 19. yüzyılın başında Yahudilerin iktisadi ve
kültürel çöküntüsü, siyasal ve mali konumlarını Hıristiyan ekalliyetlere
kaptırmaları söz konusu oldu. Bu arada Osmanlı İmparatorluğu gerileme devrine
girdi. Hıristiyan ekalliyetlerin kalkınan Hıristiyan âleminden destek görmesine
rağmen, Yahudileri kimse desteklemedi.1697’de Mısır’da kötüleşen iktisadi
durumu düzeltmekle görevlendirilen Yasif el Yahudi ve 1768’de Kahire limanı
gümrük şefi İshak el Yahudi idam edildiler.
İmparatorluğun gerileme ve güçsüzlük döneminde Müslüman
çoğunluk daha kuşkulu ve daha az hoşgörülü bir hal almıştı. Ancak aleni zulüm
ve şiddet hâlâ çok seyrekti ve Yahudilere karşı yapılan saldırıların hemen hemen tamamı Hıristiyanlar tarafından
kışkırtılıyordu.
Fas ve İran’da Yahudiler
Buna karşılık aynı dönemlerde Fas ve İran’da Yahudilere
yapılan genel muamele çok bakımdan daha kötüydü. Fas’ta Yahudiler ‘mellah’
denilen mahallelerde yalıtılmışlar,
büyük kısıtlamalara ve hatta pogromlara maruz kalmışlardı. İran’da ise
Yahudilerin durumu 16. yüzyılda Şiiliğin bir devlet dini olarak yerleşmesinden
evvel ve sonrasında da çok zor olmuştu. Zimmet kurumları kaldırılmış, çok
sayıda Yahudi idam edilmiş, İslam’da ender görülen bir davranışla İslam’a
geçmeye zorlanmışlardı. Sığındıkları Orta Asya kentlerinden Buhara’da da aynı
akıbete uğramışlardı.
Bundan sonra Hıristiyan azınlıkların ve Avrupa
destekçilerinin güdümünde Yahudiler sayısız kan iftirasına maruz kaldılar.
Örneğin; Halep (1810, 1850, 1875), Antakya (1826), Şam (1840, 1842, 1890),
Tripoli (1934), Kahire (1844, 1890, 1901, 1902), İskenderiye (1870, 1874),
Kuzguncuk (1866), Edirne (1872, 1874) ve daha birçoğu…
Bunları Rum-Yunan basını ve Fransız diplomatları
kışkırtıyordu. Yahudiler ise Osmanlı yetkililerin iyi niyetlerine ve
yardımlarına bel bağlamışlardı. Bu arada İngilizlerin Osmanlı Yahudilerine ilgi
gösterdiğini ve başka ülkelerdeki Yahudilerin toplumsal durumlarının
düzeltilmesi için Sir Moses Montefiore’yi desteklediğini;1860’ta Paris’te
kurulan Alliance Israelite Universelle’in de talihsiz din kardeşlerine yardımcı
olmak için tüzük hazırladığını ve Fransa’nın kültürel misyonerliğinin bir
uzantısı olduğunu da görmekteyiz. Batılı gezginler, neredeyse söz birliği
edercesine şu izlenimi dile getirdiler:18.yüzyılın sonlarından 19.yüzyılın
ikinci yarısına kadar geçen sürede Müslüman ülkelerindeki Yahudilerin varoluş
koşulları en alt düzeye indi. Örneğin 1928 yılında İstanbul’da bulunmuş olan
Charles Falane Türk reaya arasında en sonda gelen, en aşağılananların; Frenk,
Türk ve Ermeniler tarafından sürekli olarak ve büsbütün horlananların ‘Yahudiler’
olduğunu belirtmekte ve birçok batılı
gezgin gibi Osmanlı Yahudilerini ‘pis ve korkak’ klişesi olarak
nitelendirmekteydi.
Musul’daki İngiliz Konsolosu’nun Ocak 1909’da başka bir
deyimle 1908 Genç Türk Devrimi’nden sonra yazmış olduğu bir rapordan görüleceği gibi bu tür
uygulamalar modern zamanlarda da varlığını sürdürmekteydi: “Yukarıda da
açıkladığımız üzere, çoğunluğa sahip Müslümanların Hıristiyanlara ve Yahudilere
tutumu; bir efendinin hadlerini bildikleri sürece yukarıdan bakan, kibirli bir
hoşgörü ile davrandığını köleleriyle ilişkisinden farklı değildir…”
İranlı Yahudilerle karşılaştırıldığında Osmanlı
İmparatorluğu’ndaki Yahudiler sanki cennette yaşıyorlardı. İran ve Orta Asya’yı
dolaşan Macar Yahudi’si oryantalist Arminius Vambery’nin gözlemlerine göre,
“Yoksul Yahudi hem Müslümanlar, hem Hıristiyanlar, hem de Brahmanlar tarafından
horlanır, dövülür…”
1892’de yayınlanan ‘Persia and the Persian’da Lord George
Curzon, İran’daki Yahudilerin çok büyük kısıtlamalar içerisinde aşağılanarak
yaşadıkları ve bağnazlar galeyana geldiklerinde ilk kurbanların Yahudiler
olduğunu belirtmekte. Yahudiler tüm 19.yüzyıl boyunca Osmanlı eyaletlerinin
çoğunda açık bir husumetle karşılaştılar; Cidde’den kovuldular, Fas’taki
Tetuan’da ve Bağdat’ta kıyıma uğradılar. Barfuruş’ta bir Yahudi katliamı
yaşandı; Cezayir’de Tunus’ta, Libya’da ve Ortadoğu’nun Arap ülkelerinde de
benzer başka galeyanlar meydana geldi. Osmanlı yetkilileri Yahudi uyruklarını
yerel halkın, rakip azınlıkların düşmanlığından korumak için ellerinden geleni
yaptılar. İslamiyet’in güç kaybını Müslümanların eski zimmet ilkelerinin
çiğnenmesi olarak yorumlanması ve Avrupa devletlerinin eline geçen topraklar
nedeniyle kapıldıkları küskünlük, hoşgörüyü azalttı. Yahudiler asıl kötüler
değildi, ancak en kolay kurbanlar onlardı, çünkü Hıristiyanlar sayıca
kalabalıktılar ve iyi korunuyorlardı.
Osmanlı'da Avrupa kaynaklı antisemitizm
1860’lı yıllardan sonra Osmanlı İmparatorluğu’nun
Hıristiyan toplulukları arasında Avrupa biçemli antisemitizm endişe verici bir
şekilde yükselmeye başladı. Çünkü kapılar Avrupa’dan gelen etkilere açılmıştı.
Ayrıca Osmanlı Yahudileri arasında 19.yüzyılın ikinci yarısında eğitim ve
ekonomide görülen canlanma ve bunun Hıristiyan tacir ve esnafında rekabetten
kaynaklanan kıskançlık da vardı.
Yahudi dükkânlarına ve işyerlerine bu yüzden doğan
saldırılara karşı Osmanlılar Yahudi uyruklarına elinden gelen korumayı
sağlamışlardı. Türk kamuoyu genelde Yahudi karşıtı olmadıkları gibi; Türk
yetkililer de zaman zaman Yahudileri yerel zalimlerden koruma yönünde resmi
önlemler almışlardı. Genel olarak kültürel olarak daha az gelişmiş ve Arapların
çoğunlukla yaşadıkları bölgelerde Yahudi karşıtı olaylara daha sık
rastlanmaktaydı.
Komplo teorileri
20.yüzyılın ilk yarılarında oluşmaya başlayan ve batıdan
kaynaklanan liberalizm sayesinde Yahudiler az da olsa siyasal yaşamda dahi
görevler üstlenmeye başladılar. Halk arasında yaygın söylenceler, Sultan II.
Abdülhamit devrinde gizliden gizliye yürüttükleri faaliyetlerle 1908 Genç Türk Devrimi’ne yol açan komplocu
grupların içinde Yahudilere önemli rol biçmektedirler.
Çok geçmeden bu devrimin bir Yahudi tertibi olduğu
suçlaması yapıldı. Genç Türklere yönetilen suçlamalardan biri iktidarı
gayrimüslimlere, daha doğrusu Yahudilere aktardıkları yolundaydı.
Komplo teorilerine düşkünlükleriyle tanınan İngiliz
Büyükelçisi Sir General Louther ile yardımcısı Gerald Fitzmaurice bu konuya
sarıldılar. Yahudi Masonik tertipler hakkında klasik öykü ve söylenceler ortaya
çıktı. Müttefik propagandasının, Genç Türk rejimini Arapların daha da genel olarak İslam dünyasının gözünde
düşürmenin yollarını aradığı Birinci Dünya Savaşı sırasında bu söylenceler son
derece yararlı bulunmuştu. Aslında Genç Türk hareketi içinde Yahudilerin rolü devrimden
önce çok azdı. Yahudilerin de devam ettiği Mason localarının Genç Türkler
tarafından kılıf olarak kullanılması ve Genç Türklerin başkent dışındaki üssü
olan Selanik’in büyük bir Yahudi yerleşim merkezi oluşu da malzeme olarak kullanılmıştı. Ayrıca Genç
Türkler arasında yer alan Carasso (Karasu) adlı Selanikli bir Yahudi’nin
varlığı da malzeme olarak kullanılmıştı. Karasu tek Yahudi’ydi ve kariyeri
fazla uzun sürmedi. 1908 devriminde yer alan ve Genç Türk hükümetlerinde
çeşitli kereler maliye bakanlığı yapmış Cavit Bey ise sonradan Müslümanlığı
seçmiş bir kişi idi.
Görüldüğü gibi Osmanlı döneminde bariz bir antisemit
politika saptanamaz; Yahudilerin hor görülmesi, zimmî statüleri dâhilinde
anlaşılabilir, antisemit davranışlar çoğunlukla Hıristiyanlar tarafından
körüklenmiştir. Nitekim 1856’da Tanzimat’ın ürünü Hatt-ı Hümayun’un ilan
edilmesiyle, Osmanlı İmparatorluğu’nda Müslümanların ve gayrimüslimlerin
eşitliği güvenceye alınıyordu.
Ne var ki bu durumda eskiden Osmanlı İmparatorluğu’nda
bir sıralamaya tabi olan azınlık cemaatleri de eşitlenmişti. Bazı Rumlar, bu
duruma itiraz ederek şöyle dediler: “Hükümet bizleri Yahudilerle eşit konuma
soktu, biz İslam’ın hükümdarlığından memnunduk.” Zaman süresi açısından
karşılaştırıldığında dahi, daha önceki yazılarda yer alan ve çeşitli tarihlerde
vuku bulan olaylar açısından Cumhuriyet dönemi ise; antisemit yansımalarda
belirgin bir şekilde daha yoğundur.
http://www.salom.com.tr/haber-92091-osmanli_imparatorlugu_doneminde_antisemitizm.html?rev=1

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.