Gazze'de
insani felaketin boyutları büyüdükçe, Türkiye'de Yahudi karşıtı söylemler
çığrından çıkıyor. Gazze'de
İsrail Hamas savaşının Türkiye'deki tartışmaları ağır oldu. İsrail'e yönelik
boykot çağrılarında İsrail'le doğrudan bağı olmayan pek çok ürün hedef haline
gelirken, bu ülkenin elçilik misyonları da protestoların hedefi haline geldi.
Türkiye'de bazı gazete ve televizyon kanallarında İsrail karşıtı tartışmalar,
haberler, Gazze'deki insani felaketin boyutlarından daha çok Türkiye'de
yaşayan, doğan, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı Yahudileri yöneldi. Öyleki bazı
köşe yazarları açıkça kendi vatandaşlarını sırf 'Yahudi' olduğu gerekçesiyle
hedef gösterdi. Hitler'e
methiyeler düzen sanatçılar, eli kanlı diktatörün kitaplarının okunmasını
tavsiye eden gazeteciler bile çıktı.
Farz edelim
ki, biz; tüm Türkiyeli Yahudiler, bu ülkeden gidiyoruz. Kötümser olmayalım, iyi
ihtimali düşünelim:
Mecbur
kaldığımız için kendi “isteğimiz” ile gitmeye kalkışıyoruz. 1934 yılında
Trakya’da olduğu gibi değil yani,
bile-isteye gidiyoruz. Topluyoruz tasımızı tarağımızı, yapıyoruz
bavullarımızı. Arkada bırakarak şehirlerimizi, çocukluğumuzu gidiyoruz. Ofislerimizi,
patronlarımızı, öğretmenlerimizi, dostlarımızı, okullarımızı, sinagoglarımızı,
ölülerimizi, sevgililerimizi, bakkallarımızı, sandıklarımızı, evimizi-adamızı
bırakıp gidiyoruz.
Birileri
kızgın, söyleniyor; birileri kırgın ağlıyor. Birileri güçlü. Güçlü olanlar
teselli veriyor: “Bizim Türkiye’de geleceğimiz kalmamıştı, her şey bundan daha
iyi olacak.”
Orada bir
sessizlik oluyor çünkü kimse böyle olacağına dair ne bir garanti verebiliyor,
ne de bir “güvence” sunabiliyor.
Geleceği kim
bilebilir? Bilinmiyor ve belirsizlik kaygı doğuruyor, çoğu kişi kaygılı. Yersiz
bir kaygı da değil hani, yeni bir yaşam kuruluyor neticede.
Nereye, hangi
ülkeye gidersek gidelim, hepimizin yeni işleri olacak, çocuklar yeni okullara
gidecekler. Yeni evlerde yemek yapacak; yeni evlerde Şabat’ı karşılayacağız. Yeni
bir dille konuşacağız, yeni bir dilde yazmayı öğreneceğiz. Artık ana dilimiz
haline gelmiş olan Türkçeyi yalnız kendi aramızda kullanacağız, bir zamanların
Ladinosu gibi.
Yeni siyasi
partilerin oyunlarına adapte olacağız, yeni politikacılara şaşıracağız, yeni
bir devlet ile karşı karşıya kalacağız. Yeni bir meslek edineceğiz, eski
işimizi yeni koşullarda yapacağız. Yeni bir para birimini kazanmak için
mücadele edeceğiz. Yeni yollarda tökezleyeceğiz. Okuyacağımız gazeteyi yeniden
bulacağız, gideceğimiz restoranları, sinemaları, barları da. Yeniden yorulup,
sıkılıp, bunalıp eskiyi özleyeceğiz. Gurbet psikolojisiyle rakı içeceğiz. O
sırada Türkçe bir şarkı çıkacak birinin ağızdan. Hisleneceğiz, hislenince
birbirimizden farklı tepkiler vereceğiz. Birisi soracak, “Gitmeseydik ne
olacaktı?”
Bunun
cevabını da kimse bilemeyecek. Herkes tahminlerini sıralayacak.
Peki, biz
gittikten sonra bu ülkede ne değişecek? Bizlerin hayatı, iyi ihtimale göre
yazılmış olan yukarıdaki senaryo gibi değişecek olsun; Türkiye’de ne değişecek?
Sayıları
17.000 civarında olup hepsinin, hepimizin zengin, “işini bilen”, korkak,
acımasız, şeytan, lobici, “fitne satan” ve iyi pozisyonlarda duran insanlar
olmadığını anlatmaktan yorulduğumuz bu insanlar, biz, Türkiye’den gitmiş
olacak, olacağız. Yerlerimiz dolacak belki ama yokluğumuz boşluk yaratacak.
Mutlaka yaratacak çünkü kimse vazgeçilmez değil ama, kimsenin yerini de bir
başkasıyla doldurmak mümkün değil…
Mümkün olan
halleri içinde hayat devam edecek. Burada hayat her zamanki kargaşası, iniş-çıkışları
ve tüm duygu yoğunluğu ile sürerken, Türkiye’deki, Yahudi düşmanlığı bitecek
mi?
Bitmeyecek.
Ve maalesef, Yahudi düşmanlığının Türkiye’de hiçbir zaman bitmeyeceğini
söylemek için geleceği görmeye veya karamsar olmaya gerek yok.
Türkiye’deki Yahudiler
hakkında ezbere bilinenlerin dışındaki çoğu bilgiyi araştırmalarına borçlu
olduğumuz Rıfat N. Bali’nin de binlerce kez yazdığı üzere;
“sanılanın
aksine antisemitizm, münhasıran Türk Yahudilerini ilgilendiren bir mesele
değildir. İleriki yıllarda Türkiye’de tek bir Türk Yahudisi yaşamasa bile
antisemitizm devam edecektir. Dolayısıyla bu mesele, küçük bir azınlık
topluluğunun meselesi değil, Türk toplumunun genelini ilgilendiren bir
meseledir. Antisemitizm, sadece Türkiye’ye has bir mesele de değildir.”[1]
Fakat
antisemitizmin; Yahudi nefretinin, tüm evrensel yanlarına, “uluslararası
prensiplerine” rağmen Türkiye’ye özgü yanları da var. Yemeğe hem kesme şeker,
hem tuz atan bu topraklardakilerin ve toprakların tüm başka konularda kendine
özgü halleri olduğu gibi…
Bilmiyorum
Fransız düşünürlerin geliştirdikleri “iklim teorisi” (théorie des climats) ile
açıklanabilir mi ama, şu sıcaklarda Türkiye’de sergilenen Yahudi düşmanlığı
yine öncelikle “vatana ihanet” suçlamalarına dayanıyor.
İsrail’in
gerçekleştirdiği Gazze Operasyonu karşısında, Türkiyeli Yahudilerin yine bu
vatana aidiyetleri sorgulanıyor ve İsrail’e bağlılıkları-bağlı olma
olasılıkları lanetleniyor. “Bunlar İsrailli”, “orduya para gönderiyorlar”,
“gerekirse İsrail’e gider savaşırlar da”…
Yüzlerce
yıldır buralı olan bu insanlar; bizler ise, tüm bu asılsız suçlamalarla nasıl
mücadele edeceğimizi şaşırıyoruz. İlk akla gelen, ilk yapılan “vatan, millet,
Sakarya” dörtlüklerine sarılmak oluyor. Sadakat bağlarımızı birilerinin gözüne
böyle sokuyoruz.
Sokmak
zorundayız da çünkü birileri sürekli kapıyı yumrukluyor: Sinagogların önüne
gelip, tehditkar şekilde bağırıyorlar, yaşadığımız mahallelerde gamalı haç ve
Hitler portreli t-shirtleriyle dolanıp çocukların gözlerinin içine bakıyorlar.
Özellikle sosyal medya üzerinden gönderilen mesajlarla sürekli küfür edip, oy
kullanma hakkımız olmadığından doğal olarak seçmiş de bulunmadığımız yabancı
bir devletin hükümetinin kararlarını ve daha kötüsü vicdansızlıklarını bizim
suçumuz olarak algılıyor ve adlandırıyorlar. Ve gerçekten onurumuzu kırıyorlar.
Gazze’de
yüzlerce insan acımasız şekilde öldürülürken, İsrail halkı Hamas’tan da
savaştan da bıkmış ve ciddi anlamda yılmışken, bizim burada “kırılan
onurumuz”dan bahsetmemiz lüks oluyor. Haysiyetten bahsetmek şımarıklığa
dönüşüyor. Fakat nefret söylemleri en çirkin haliyle devam ediyor. İsrail
devletinden bahsetmek isteyen biri, bir Yahudi bulduğunda hiç çekinmeden “siz”
diye hitap ederek Orta Doğu hakkındaki sözlerine başlayabiliyor. “Biz
buralıyız” içerikli cevaplar karşısında ise, bazen bu cevabı veren-vermek
zorunda kalanlar da utanıyor.
Çünkü insan
kendine soruyor: Buralı olmasam ve burada bulunmayı seçsem, o zaman bu
saldırılar haklı mı olacaktı? Amerikalı bir Yahudi’nin mesela, Türkiye
Cumhuriyeti devletinden aldığı tüm izin belgeleri, çalışma ve yaşama izni ile
hukuka ve devletlerarası antlaşmalara uygun olarak burada Yahudiliğini
saklamadan huzurla yaşama hakkı yok mu?
Zaten pek matah olmayan “Yahudi”nin ancak yerlisi mi makul bulunmak
zorunda?
Yabancı
birinin Türkiye’deki “makul” vatandaşlığı ve bunun nasıl sergilenmesi
gerektiğini anlaması kolay değil. Tıpkı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi önünde
yapılan savunmalarda, hâkimlerin, içlerinde Yahudilerin vakıflarının da yer
aldığı cemaat vakıflarının mal edinemeyeceğine dair 1974 tarihli o meşhur
Yargıtay kararını anlamakta zorlandıkları gibi...
Çok çok çok
azı mahkeme kararlarına konu olmuş olan bu ülkedeki Yahudi düşmanlığının bir
başka özelliği ise, Yahudi düşmanlığı yapmanın bir suç olarak görülmemesi.
Yıllardır binlerce kez yazılıp çizildiği üzere, bu ülkede ırkçılığı engellemeye
yetecek, nefret söylemini engellemeye yarayacak ve hatta antisemitizmi de
cezalandıracak hukuki sistem, buna elverişli kanun maddeleri mevcut.
Fakat
uygulama bu yönde değil. Sayfalarına çarşaf çarşaf Yahudi nefreti basan ve
sonra yayan, özellikle dini liderlerimizi fotoğraflarını da kullanmak suretiyle
hedef gösteren, Hitler’e övgüler yağdıran ve arkasından hepimizi öldüremediği
için ağıtlar yakan gazeteler var. Varlıklarını, cesaretle hiçbir yargılanmaya;
yargılanmak bir yana sorgulanmaya maruz kalmadan sürdürüyorlar. İnsan hakları
normları ve görgü kurallarına göre “politically correct” ( siyasal/politik
olarak doğru) olma kaygıları hiç yok. Başka siyasi kriterlere göre zaten kendi doğrularını
yapıyorlar…
“Politically
correct” olmama özgürlüğü ve aynı zamanda içtenliğinin de bu ülkeye özgü
halleri var. Yahudi düşmanlığı bağlamında bu özgürlük hali en klişe şekliyle
“hoşgörü” söylemiyle kodifiye ediliyor. Osmanlı’nın anlı şanlı kapılarını
açarak Seferad Yahudilerini misafir etmesini dillendiren o anlatılarda,
Türkiye’deki Yahudilerin her zaman ne kadar “şanslı” oldukları da satır
arasında hatırlatılıyor.
Zira Türkiye,
kendi vatandaşlarını toplama kamplarını göndermemiş, onları korumuştur.
Dolayısıyla Türkiye devletinin, özellikle Holokost karşısında kendi
sorumluluğunu kabul eden ve bu konuda özür dileyen Fransa, Almanya gibi
ülkelerden farklı olarak, Yahudilere karşı tutumu zaten ortadadır!
Son yıllarda,
belki biraz da Corry Guttstadt’ın “Türkiye, Yahudiler ve Holokost” isimli
kitabının da etkisiyle bu konuda çalışmalar yapılmaya ve bu tutum tartışılmaya
başlansa da, Türkiye’deki Yahudilerin bir kısmı soykırım kurbanı olmadıklarına
şükrederler. Soykırım kurbanı olmak yerine o dönemde, Varlık Vergisi ödedikleri
için, askere alındıkları için, Aşkale’ye gönderildikleri için vs…
Bu “vesaire”
faslı buluşturucudur. Yahudiler, Türkiye’deki diğer gayrimüslim azınlıklarla bu
noktada buluşurlar. Kimsenin buluşma merakı, isteği, kaygısı olmasa ve hatta
cemaat yöneticileri aksi için mücadele etmiş olsalar da; Türkiye’de Yahudi
düşmanlığının, gayrimüslim düşmanlığından ayrılmadığı noktalar vardır.
İsrail,
Yunanistan veya Ermenistan ile bağlantılı bir olay söz konusu değilse; gavur,
gavurdur işte. Bu anlamda fevkalade eşitlikçi bir yaklaşım söz konusudur.
Örneğin Isparta’da sadece duvarları kalmış Rum kilisesinin içine yazılmış
“duygu dolu kardeşlik” şiirlerine, Anadolu’nun herhangi bir yerindeki otopark
olarak kullanılmakta olan bir sinagog duvarında da rastlanılır. Fakat sanırım
İsrail, Yunanistan ve Ermenistan devletlerinin politik, ekonomik durumlarına,
güç oranlarına ve Müslüman dünyası ile olan ilişkilerine bağlı olarak,
Türkiye’de gayrimüslim gruplara karşı olan nefretin tipleri başkalaşabiliyor…
Başkalaşan
gruplar, “başka” görüldükleri, “başka” gözüktükleri hatta kendilerini “başka”
kılmış oldukları halde bile, o başka olmayanlarla aynı haklara sahipler.
Yaşanan haksızlıklar onların ülkesinde, ait ve sahip oldukları, gönül bağıyla
bağlı oldukları ülkede yaşandığı sürece, çözümü bulmak; onların önceliği olsa
da; ülkenin meselesi ve daha fazlası sorumluluğudur.
Bu
sorumlulukların yerine getirilmesi için sürekli düşünüyoruz, konuşuyoruz,
karşılaştırıyoruz. Anlamaya ve anlatmaya çalışıyoruz. Ağlıyoruz, korkuyoruz,
sinirleniyoruz, kırılıyoruz, cesaretleniyoruz… Ve dua ediyoruz. Sinagoglarda,
Tevratların durduğu dolap karşısında söylenen dua ile ülkemizin
Cumhurbaşkanının adını anıyor ve Tanrı’dan ülkemizi korumasını diliyoruz.
Tanrı’nın yalnız bizi değil; kendi ülkemizdeki
varlığımızı da koruması dileğiyle…(RE/NV)
* Rita Ender,
avukat, azınlık hakları üzerine çalışıyor, Güncel Hukuk dergisi ve Agos
gazetesinde yazıyor.
[1] Rıfat N.
Bali, Toplu Makaleler-II Türkiye’de Antisemitizm ve Komplo Kültürü, İstanbul,
Libra Yayınları, 2013, s.75
http://www.iyigunler.net/h/Yahudiler-Turkiyeden-giderse-ne-olur--202814

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.