Sait Çetinoğlu
1909
yılının Nisan ayında iki aşamada gerçekleşerek 30 bine yakın Ermeni’nin
katledildiği[1]
ancak sonrasında 24 Nisan 1915’in gölgesinde kalan 1915 Soykırımının provası
niteliğindeki Kilikya Katliamlarının[2]tanığı
olan, bu coğrafyanın cesaretli ve güçlü kadını Zabel Yesayan’ın[3], MarcNichanian
tarafından felaketin karşısına dikilen
bir birinci şahıs anlatısı olarak nitelenen Yıkıntılar Arasında[4]
adlı tanıklığı, coğrafyasındaki okuyucularla Kayus Çalıkman Gavrilof’un diliyle nihayet
yüz yıl sonra buluştu. Yesayan’ın
tanıklığını Hagop Oşagan sözleriyle kendisinin ve de halkının değerlerine ve
bedbahtlığına tanıklıktı. Yıkıntılar Arasında, onun eserleri içinde
gerçekliği nedeniyle Dante’ninkini bile gölgede bırakan bir nevi cehennemdir.
Giligya’nın ateşe verilmiş panoraması önünde o, bir yazarın alışılagelmiş
ölçülerini aşmış ve tüm bir Ermeni yurdunu ruhu ve tarihiyle bir bütün olarak
kucaklamıştır.
1909
Kilikya Katliamlarının tanıklıklarından, Arslanyan, Çalyan[5]
ve Yesayan’dan sonraY. Terziyan, H. Terziyan ve Teodik’in tanıklıkları ile
Duckertt’in incelemesi de coğrafyasındaki okuyucularla buluşsa katliam
üzerindeki kalın sis perdesi biraz daha aydınlanacak ve 1915’ın provası daha
iyi anlaşılacaktır.[6]
Kitaba,
Babikyan raporunun eklenmesi ayrı bir zenginliktir. Babikyan, bu raporu
mecliste okuyamadan vefat eder. Babikyan’ın vefatı gerekçe gösterilerek bu
önemli rapor mecliste okunmaz. Babikyan raporunda İTC’yi suçlar: “Son noktayı
koymadan önce en derin teessürlerimle belirtmek zorundayım ki İttihat ve
Terakki Cemiyeti’nin yöneticileri ve üyeleri, Adana’daki vahşet dolu olayların
tertip ve tatbikine katılmışlardır. Bu hakikat vilayetin çeşitli unsurları,
konsolosluklar, Amerikalı misyonerler ve Latin din adamları tarafından teyit
edilmiştir.”sözleriyle raporunu bağlarken Babikyan yaşamından endişelidir.[7]
Ölümden
ölüm seçmek olan 1909 Kilikya katliamları 1894-96 katliamları ile 1915
soykırımı arasında yer alır[8].
Her ikisinin de izlerini taşır. 94-96 katliamlarındaki gibi esasta erkek nüfus
hedef alınırken kadınlar ve çocuklar İslamlaştırılmaktadır. 1915 Soykırımı ölüm
yollarında gerçekleşirken Kilikya katliamları Ermenilerin bizzat yaşadıkları
yaşam alanlarında anında gerçekleştirilmiştir[9].
Zabel’inFelaketi tanımlarken kullandığı; Karşımızda kana bulanmış, ateşe verilmiş bir
taşra şehri ve takatsiz kollarımızda dullarla yetimler ordusunun ağırlığı
vardı. Herhangi bir ahlaki kaygıdan yoksunluğu ve sayısız sonuçlarıyla,
felaketin boyutları sınırsızdı. İfadesine rağmen, İzlenimlerimin
ne belli bir siyasi doğrultuda yumuşatılmış ne de milliyetçi önyargılar,
geleneksel intikam duyguları veya herhangi ırksal nefret tepkisiyle
sivriltilmiş olmadığını okuyucunun bilmesini isterim. Sözleriyle Zabel
kitabın hangi ruh haliyle yazıldığının altını çizme ihtiyacını duyar. Zabel
vatan ve yurttaşlığa vurgu yapar. O çağdaş anlamıyla yurttaşlığın, ırkçı
düşünce üzerine kurulu devlet sisteminin yerine geçmesini isteyen bir düşleri
olan Ermenilerin, Irkçı düşünceden arınmış bir devlet uğruna katledilip demokrasi
sunağında kurban edildiğini söyler.
Nişhanian, Yesayan’ıno kana
bulanmış varlıklar “vatan” adına kurban edildiler, sözlerinin, neredeyse
kelimesi kelimesine, herkesin özgür ve eşit haklara sahip olacağı, efendi ve
tebaa değil, herkesin yurttaş olacağı yeni bir vatan için… Söylediğinin
altını çizer. Ve bu imha arzusunun “eski
rejim” ile herhangi bir bağı yoktu. Orada uygulamaya konan yeni bir sürecin ife
keleriydi ve bu ilkelerin temsilcisi de Jön Türk hareketiydi.
Zabel
duygularında son derece ölçülüdür. O felaketin büyüklüğü karşısında sarsılsa da
soğukkanlılığını koruyarak tarihe kayıt düşer: İnsani yüreğim alabildiğine sitem yüklü olarak çarptıysa, katillerin
görüntüsü bende utanç, karamsarlık ve tiksinti uyandırdıysa, yerle bir olmuş
Ermeni köylerinin yanı başında hiç zarar görmemiş Türk mahallelerinin kibrini
hissettiysem veya cezasız kalan katillerin bakışlarındaki arsızlığı fark
ettiysem, bunların hepsini üslup şartlanmışlıklarımıza itibar etmeden,
sadakatle kaydettim.
Tamamen ümitsiz,
her türlü teselliden yoksun bir elem buhranı içinde kıvranan topluluktaki her
bir bireyin payına düşen acıyı tahmin etmek imkânsızdı. İlk anda
dehşetin ortasında kalmıştır zabel;
Ancak ne bu
anlatılanlar, ne o küller içinde debelenen Ermeniler, ne dehşetin sarhoşluğunu
üzerinden atamamış, gözlerinde acı ve şaşkınlık okunan yetimler, ne
kayıplarının acısıyla kıvranan dullar, ne de kolu bacağı kesilenlerin kanlı
sancılı yaraları... Bunların hiçbiri yetmez o cehennem günlerinde Adana’da
yaşananların karanlık ve gerçek derinliğini tam olarak kavramamıza. Felaketin
karşısında sözler yetersizdir. İnsafsız, zalim bir
nefret, doğudan batıya, kuzeyden güneye, Türk mahallelerinin sınırlarına kadar
her yeri, her şeyi ateşe verip yok etmiş. Ve bu ölümcül ıssızlığın, bu geniş
kül yığınlarının içinde iki minare dimdik ayakta, mağrur… Kan ve gözyaşına
bulanmış, paramparça giysiler içinde, dullar, yetimler ve yaşlılardan oluşan
bir kalabalık çıkıyor karşımıza; Adana halkından geriye kalanlar...
Zabel,
tanık olduğu gözler acının izdüşümleri olarak anlamlıdır. Gözleri dipsiz bir kuyunun keder derinliği olarak tasvir eder. Kurbanların
gözleri herşeyi açıklayan acının tablosuna dönüşmüştür: Ah o
gözler! Bazıları körleşip güneşin keyfini sürmekten ilelebet vazgeçmişçesine,
dipsiz bir uçurum gibi bomboş gözler; bazıları sana bakıp da seni göremeyen
gözler, çünkü onların görme alanına asla silinmeyecek tek bir resim çakılı.
Sözler
ve ağıtlar acının bir başka tablolarıdır: “O kalabalıkta, Misak’ın annesinin
perişan hali ilişti gözüme; oğlu asılmıştı, bu kâbusla kahrolmuş, giysilerini
parçalıyor, göğsünü döve döve şehit oğluna övgüler düzüyor ve acıyla
haykırıyordu: Gözlerim kurumuş çeşmeye
döndü... Evlatlarım! Yüreğimin ateşiyle kurudum... Evlatlarım! Aman!”
Kurbanların
sarf ettikleri her kelime ağızlardan
taşan kandı sanki.
Pazar
ayinini anlatır, acı ordusuyla karşı karşıyadır. Tasvir ettiği ortam sözün
bittiği yerdir: Dul kadınlar birbiri ardı sıra, umutları kırık, başları öne
eğik ve elleri göğüslerinde birleşmiş, ürkek adımlarla ağır ağır kiliseye
doğru ilerliyorlardı… Talihsiz kalabalığın üzerine büyük bir hüzün çökmüştü… Herkesin, ardından gözyaşı dökeceği birden
çok ölüsü vardı… Paçavralarla örtünmüş, sefalet içindeki zavallı kadın kalabalığı arasında
tek tük erkeklere de rastlanıyor; çoğu sakat, kol veya bacaklarını yitirmiş,
solgun, titrek, aldıkları yaralar ve çektikleri işkence yüzünden kanları
çekilmiş bir halde kilisenin ön kısımlarında sıkışmış, kadınlardan çok daha
kederli ve ümitsiz, sükût içinde ve ateşli gözlerle ayini takip etmekteydiler.
Hareket ettikçe, sargılarından kesif bir antiseptik kokusu yayılmaktaydı. Bu
koku bize henüz kapanmayan yaraları ve o günlerde, o kara günlerde dökülen
kanı hatırlatır gibiydi… Dörtyol papazı DerSahag, kanaatkâr, gizemli görüntüsü,
cesur ve kibirli duruşuyla beyhude dualar için kollarını
kaldırmaya isteksiz gibiydi… Bu resim Hıristiyanlığın ilk çağlarını hatırlatır
gibiydi… Gördüklerini anlatmaları gerekmiyordu; çünkü umutsuzluğun korkunç
dehşeti baruttan kararmış yüzlerine zaten kazınmıştı… Tanrı kör ve dilsiz
kalmış, bu kutsal mekânda yok olmuştu sanki?
Aynı acı maskesi taşıyan anaların
bitmeyen ve dinmeyen feryatları Kilikya’nın yeni gerçeğidir. Ağıtlar ana
yüreğinin sarsılmaz acısı içinde inatla tekrarlanmaktadır. Bir ananın feryadını
paylaşır:
“Dağlarda doğurmuştum
onu, kendi gibi bir yiğit yoktu. Çocukluğunda, ninemin diktiği ağaçlarda
kurardım salıncağını; sesimi koyverir, ninniler söylerdim ona... ‘Rupen’in
anası gibi ninni çağıran yok,’ derlerdi civar köylüler bile. Bugün dünya âlem ‘Rupen’in anası gibi ağıt yakan
yok,’ diyor.” İnsanlar yüreklerindeki sönmeyen bir ateşle birarada ve felaketin ve
ızdırabın içinde yalnızlaşmışlardır.
Kitlesel olarak öldürülen ve yasları tutulamayan arkalarından ağlayanları
olmayan bir kurban kitlrei daha vardır: Dışarlıklılar.
Bunlar Kilikya’nın tarımında çalışmaya gelen Batı Ermenistanlı göçmenler ve
geçici tarım işçileridir. “Giligya’nın külleri üzerinde daha bedbaht, daha
sahipsiz, unutulmuş ve görmezden gelinmiş bir kesim vardı. Bunlar Ermenistan’ın
farklı köylüklerinden gelip yerleşmiş, burada ırgatlık yapan dışarlıklılardı.
Çoğu kıyım ve ateşten kaçıp ulaşmıştı Giligya’ya. Çoğu aile fertlerinden büyük
kısmını kurban vererek ulaşmıştı Giligya’ya.” 1894-96 Katliamlarından arta kalan bu
zavallı korumasız tarım işçileri kaldıklarıyabancı yerlerde avlanmışlar toplu
katliama uğramışlardır. O sene gelenler
memlekete dönemediler…[D]üşman için
kolay av olmuşlardı…[Y]aşadıkları
sefaletin ya da kendilerini çalıştıran toprak sahiplerinin alçaklığı
neticesinde, silahtan yoksun, savunmada yetersiz kalmışlarsa da, Adana’da tam
aksine ekseriyetle aslanlar gibi dövüşmüşlerdi. Bunlardan şans eseri
kurtulanları bir de sınıf farkından kaynaklı ayrım bekler. Felaket kendi
insanını birbirine yabancılaştırmıştır. “Zulumdan önce de böyleydiniz; neyiniz
vardı ki, ne kaybettiniz? Bunlar bizim için yollandı, size göre bir şey yok.”
Sağ kalan kurbanları bekleyen bir başka felaket de mahpusluktur. Bunlar üzerine
öylesine sıradışı işkencelere maruz kalmışlardı ki ölüm onlar için gıpta edilen
ve hayırlı bir kurtuluşa dönüşmüştür. Zabel cezaevini ziyareti sonrasında
bunlara ilişkin gözlemlerini nakleder. Ermeniler haftalardır oradaydı; içlerinde
gençlerle birlikte yaşlı, hasta ve yaralılar da vardı. Sınırsız kaygı ve
sıkıntı içindeydiler; çünkü hiçbir irtibatları yoktu, dağılmış aile fertlerinin
akıbetini bilmiyorlardı. Çoğu derin bir yas içindeydi ve arzuladıkları tek
şey ölümdü; bazıları ağır ağır eriyor ve zaten dünyadan kopmuş gözüküyorlardı.
Asılsız ihbarlar ve şüpheler üzerine tutuklanmış insanlar söz konusudur.
“Orada talihsiz bir aile babasıyla tanıştık; karısını ve çocuklarından bir
ikisini düşman mermilerine kurban verdikten sonra ağır bir suçla itham
edilmişti, çünkü evinden birkaç adım ötede bir İslam cesedi bulunmuştu. O tatlı
ihtiyarın düşünceli yüzünü hatırlıyorum, geniş alnını, keder ve gözyaşına
boğulmuş gözlerini.
Zavallıcık hiç konuşmuyordu, onun neredeyse çıldırmış olduğunu söylüyorlardı.”
Müslümanın orada ne aradığı sorulmamıştır. Mahpuslar neden tutuklu olduklarının
bilincindedirler: “Biliyor musunuz bizler niye bu mekândayız? Yaşasın Hürriyet!”Birçoğunun
alaycı kahkahaları cevaplarken onu, pek çoğu da tekrarladı:-Yaşasın Hürriyet!”
Zabel sadece Ermeni tutsaklarla ilgilenmez o
masum Türk tutsaklara karşı ilgisini esirgemez: Özellikle
ziyaretlerimiz sırasında etrafımızdaki güvenlik tedbirlerinin giderek azalması
üzerine Ermeni mahpuslarla daha uzun konuşabiliyorduk ve bu vesileyle Türk
mahpuslar arasında da masumlar olduğunu öğrenmiştik. Bu durum bizi onlarla da
ilgilenmeye, maddi durumlarına çare olmaya mecbur kıldı ve onların serbest
bırakılması için de aynı şekilde başvurularda bulunmaya başladık. Cinayetleri ve
ağı suçları ispatlanmış olsa da muteber muteber kişiler tabiidir ki her zaman
el üstünde tutulduğu gibi burada da aynı muameleyi gördüklerini Zabel esefle kaydeder. Diğer yanda belli Müslüman katiller serbest
geziyorlardı korkusuzca.
Yerli halk, o
sıralar Sis’te [Kozan]görevli olan kaymakamı kendine bağlı
kuvvetlerle birlikte şehrin savunmasına katıldığı için minnetle anıyordu. Kurbanlar, katillerin yanında kendilerine yardımcı olaya
çalışan erdemli Müslümanları da unutmazlar. Kurbanların yardımına koşan, onlara el
uzatan erdemli insanlar da vardır. Karspazar’da MusaAğa ve Veli Efendi
yanlarına Yüzbaşı Ahmet ile Ahmet Çavuş2u da alarak katil çetesini karşılar ve
onları püskürtmüşlerdir. Karspazar yakınlarındaki Mürfet köyü kendini savunsa
da, köy gerçek bir yıkımdan Hüseyin Efendi’nin oğlu Mahmut Hoca sayesinde
kurtulur: “Çarpışma
hem köylülerin sayısının azlığı hem de av tüfeklerinin yetersizliği yüzünden
eşit değildir; ama hoca savaşçıları evinde toplayarak onları
yüreklendirir ve kendilerini savunmak için hissettikleri ulvi arzuyu körükler.
Düş- man, yeniden saldırıya geçtiğinde hocayıgâvurların başına geçmiş
görür.”
“Türk dostlarımızdan biri evimize gelip bizi
korudu ve akşama kadar kimsenin yaklaşmasına izin vermedi… Türklerden nefretle bahsetmiyorlar. Hatta İslam komşularından
çoğunun hayatlarını tehlikeye atarak, kendilerini cesurca koruduklarını
ispatlayan tüm o olayları minnetle anıyorlardı.
“Bizim düşmanımız onların da düşmanıdır. Gün gelecek hepsi de
anlayacak!”
Yardımın
çokkolay olmadığı yerler ve durumlar da vardır. Yardım edenlerde tehlike
altındadırlar. Bazıları çaresizlik içinde kurbanlara tek bir seçenek sunarlar: Eğer Müslüman olsanız kurtulursunuz, yoksa
ayan beyan öldürüleceksiniz.
Nitekim
can tatlıdır da: “Daha on sekiz yaşındayım ve hayatı yaşamadım, acıyın bana.
Yaşamak istiyorum, yaşamak! İslam olalım, ne olur olalım, ama
yaşayalım. Anne! Ben ölmek istemiyorum.”
Bazı
bölgelerde tam anlamıyla kanlı bir etnik temizlik yapılmıştır. “Misis’te birkaç
demirci dışında Ermeni kalmamıştı. Onları Müslüman yapıp alıkoymuşlardı; çünkü
buralarda başka demirci yoktu.”
Devlet
her zamanki gibi ortada yoktur. Ortaya çıktığında da, tıynetine uygun
davranmakta gecikmez: Hükümet tüm ateşe
verilmiş yerlerde heyetler kuruyor ve planlamayı onlara bırakıyordu.
Genellikle kişiliksiz bir veya iki Ermeni de bu heyetlerde yer alıyor ve
oylarını köle misali, yörenin ileri gelenlerinin talepleri yönünde kullanıyorlardı.
Bunların yanında hükümet katliamı meşrulaştırmak ve kabullendirmek için vardır:
“Ölüler dirilmez, ey kadın! Sen tesellini sağ kalan çocuklarında ara. Melanet,
kötü bir rüzgâr gibi tahribatını yapıp uzaklaştı. Geçmişi unutmak lazım.”Unutulan
kardeşlik hatırlanarak, kardeşlik edebiyatı gündeme getirilir: “Felaketten önce
kardeş gibiydik, unutun olanları. Bun- ilan sonra da kardeş gibi yaşayacağız.
Kindarlık düşmanlığı körükler ve ülkede asla yeniden barış sağlanamaz. Size düşen
iyi örnek olmak, dininiz bile size düşmanlarınızı sevmeyi tembihler.”
Yetimler
Ermeni halkının en önemli sorunlarından biridir. Topluma yapılan saldırılarla
birlikteve her saldırının sonunda daha da büyüyen bir olgu olarak yetimler ordusu ortaya çıkar. Baş edilmesi
gereken sorunların en başında gelenlerden biri olarak Ermeni halkının önünde
duran bir sorundur. Yetimler ordusunun büyüklüğünün yanında, katliam sırasında
ölen çocukların sayısı korkunç rakamlara yükselmiştir: Yetimler, ötede, yol üzerinde, boyunları bükük, durmuş bekliyorlardı.
Mihmandarımız, çocuk mezarlarını gösterip:
“Yetimhane
toprağın altındadır,” dedi.
Zabel’i
Kilikya’ya sürükleyen güçlerden biridir yetimler! “Adana olaylarını ilk
işittiğimde, kendimi orada bulunmaya mecbur hissettim ve hemen, 95 olaylarında
yetim kalmış bir Ermeni genç kızı da yanıma katıp yola çıktım; o kız da şimdi
benim en iyi yardımcılarımdan biridir... Bizim mis- sion çok ağır ve
eziyetliydi. Düşünün bir! Adana o günlerde bir cehennem. Henüz ılımamış
küllerin üstünde son nefesini vermekte olan anneler, sakat ve yaralı anneler
yürekleri rahat ölebilsinler diye evlatlarını bize emanet ediyorlardı.”
Zabel’in
deyimiyle Ecelle uzun bir savaş vermiş Ermeni
halkının geleceği olan bu Yetimler yaşadıkları ve içinde bulundukları durum
karşısında dehşet içindedirlerOnları
kilisede topladıklarında hâlâ dehşet içinde konuşmuyor, ağlamıyorlardı.
İçlerindeki dehşet o denli büyüktü ki yanlarına biri yaklaştığında sıtmaya
tutulmuş gibi titremeye başlıyorlardı. Yetişkin insanlar o körpe ve masum
çocukların zihninde sadece bir şekilde algılanıyordu. Onlar her yetişkin
erkekte bir katil görüyorlardı; bu korkunç benzerlikler kafalarını
karıştırıyor, gözlerinde canlanan resimlerden korkup, panik halinde deliler
gibi sağa sola kaçışmaya çalışıyorlardı...
Zabel, yetimler arasında kendiliğinden oluşan bir bağdan söz eder: Sefalet arkadaşlığı. Bir kısmı da ani bir aile sevgisi ve şefkat
ihtiyacıyla birbirlerine yaklaşıp sefalet arkadaşlığını kardeşliğe dönüştürüyorlardı.
İki çocuk bir kenara
çekilmiş konuşuyorlar:
“Baban var mı?”
“Yok.”
“Annen?”
“Yok.”
“Benim de ne annem var
ne de babam.”
“Öldürdüler mi?”
“Evet!”
“Benimkileri de
öldürdüler.”
Uzun ve acı dolu bir
sessizlik hüküm sürüyor ve biraz sonra:
“İster misin, kardeş
olalım mı?”
Ve böylece birbirlerini
kardeş edinirler.
Zabel, felaket arkadaşlığı içindeki yetimleri hiçbir koşulda terketmez. Vali
Cemal Bey (sonradan Cemal Paşa olacak) ile büyük bir kavgaya girerek Ermeni
halkının geleceği olan bu yetimlerin asimile edilmesine izin vermez. Beşki de
Zabel’in 24 Nisanda tutuklanma listesinde bulunması Kilikya’da yetimler üstüne
verdiğibu kavgadan kaynaklandığını söylemek mümkündür.
Katliamın kurbanların arasında kadınların bulunduğu gibi failleri arasında
da kadınlar bulunmaktadır. Zabel bunlardan da söz eder: “O kadınlardan
biri Kerim Ağa’nın kız kardeşi Sinem’di. Kayırlı köyünde, iki araba dolusu
yaralı, güçsüz insanı ve küçük çocukları yalan dolanla toplayıp, Sihun [Seyhan]
nehrine attırmıştı.”[10]
İkincisi,
Abdoğlu’daGarabed Ağa’nın çiftliğinde başıboş dolaşırken, anasının cesedi
üzerinde hâlâ sağ kalmış birkaç aylık çocuğu görünce yerden kaldırdığı taşla
biçare mazlumun vücudunu darmadağın eden canavardı.”[11]
Kilikya
Katliamlarında insanlığa karşı işlenen suçlardan biri de kadın ve çocuklara
uygulanan tecavüzlerdir. “Törensel” tecavüz olaylarından biri de ilk Adana
katliamı esnasında, 1 (14) Nisan 1909 tarihinde gerçekleşmiştir. Caniler,
Boyacıyan ailesinin tüm erkeklerini katlettikten sonra evde bulunan kadın ve
kızlara tecavüz edip, kanlı iç çamaşırlarını pencerelerden asmış, tecavüze
uğrayanları ise yarı-çıplak bir halde sokakta sıraya dizerek, güruhu da aynı
şeyi yapmaya davet etmişlerdir.[12]
Adana
katliamları esnasında da çocuk istismarıyla ilgili çok sayıda olaylar olmuştur.
Hamidiye kasabasına saldıran erkeklerden birçoğu, ebeveynlerinin gözleri önünde
6-10 yaşlarında çocuklara tecavüz ederek şehvet duygularını tatmin etmişlerdir.[13]Gözalt’ta,
7-8 yaşındaki tüm erkek çocuklarının tecavüze uğramış oldukları bilinmektedir.[14]
24
Nisan 1915’te tutuklanıp katledilen Kilikya Facialarının tanığı Osmanlı
madalyaları sahibi eczacı HagopTerziyan’ın Kitabında tecavüze dair korkunç bir
örnek verilir: Adana katliamları esnasında, Misis’te, 60 yaşında bir kadına kırk kişi
sırayla tecavüz eder. Kadın, bu eziyetlere dayanamayarak ölür ve caniler,
cesedine tecavüz etmeyi sürdürür.[15]Ermeni
kadınlarının atlarla takas edilmesi olayları artık bu tecavüz olayları yanında
çok masum bir uygulama olarak kalmaktadır.[16]
Zabel, Katliam sırasında Ermenileri koruyan kadınlara dair örnekler de
verir. Bir tanığın böyle bir olayı kararmış buruşuk yüzlerden sıcak sıcak hüzün
yaşları süzülerek anlatışını nakleder:
“Ben Bahçe köylüyüm, Karspazar’dan dört saat uzak. Babası ve dedesi bir
zamanlar Zeytun’da [Süleymanlı] Ermeniler tarafından öldürülen Boyraz Köse
bizim köyde yaşıyordu. O ailenin üyeleri Ermenilere büyük dostluk ve saygı
beslerlerdi; atalarının gerçek yiğitlerin eliyle öldüğünü hep gururla
söylerlerdi. Hadise başladı ve onlar bizi korudular. Gözü kara insanlardı, ne
düşmanın sayısı ne de silahlarının çeşidi onları korkutuyordu. Yüz elli Ermeni
hayatlarını Boyraz Köse’ye borçludur. Bir gün onun yokluğundan istifade eden düşman
üzerimize geldi, o gün de Köse’nin karısı başı çekti ve biz kendimizi
koruyabildik.”
Sonuç olarak Kilikya’da adalet katledilmiştir. Katliamın failleri ve
organizatörleri olarak Cebeli bereket mutasarrıfı Asaf Bey, İhsan Fikri, Bağaddizadeler,
Boşnak Salih, İsmail Sefa, Karamehmet… gibigeniş bir liste verilir. Ancak
katliamın failleri cezadan uzak tutulmuştur. Bağdadizade Abdülkadir Efendi,
Soyad Kanunuyla – ki soyadı kanunu Kemalist dönemin gizlenme kanunudur- Paksoy
soyadını almıştır. (Aziz Nesin’in
kulakları çınlasın) Bağdadizade’ler –Paksoy’lar bugün sıvı, margarin yağ ve
sabun sanayi devlerinden Paksoy A.Ş.ni kontrol etmektedirler. Soyad kanunuyla
Bosna soyadını alan Boşnak Salih, Hacı Ömer Sabancı ile birlikte bugün Sabancı
Holding’in kontrolündeki mensucat sanayinin devi BOSSA Mensucat A.Ş. nin kurucusudur.
Bossa ismi bu ikilinin soyadlarından türetilmiştir. İhsan Fikri’nin oğlu toprak
ağası Cavit Oral Kemalist dönemde mebus (CHP, DP, AP) ve Tarım bakanı olarak
karşımıza çıkar. İsmail Sefa [Özler] Kemalist dönemin Milli Eğitim Bakanı
olacaktır.
[1]Katliam sırasında Hıristiyanlar arasında ayrım yapılmadı. Ne
kılık ne dil bakımından Ermenilikle ilgisi olan -zira Arapça konuşan- Kadim
Süryaniler 400, Katolik Süryaniler 65 kurban vermişlerdir. Keldaniler 200,
Rumlar ise Adana şehrinde 100 kişi ve bir o kadar da vilayette kurban
vermişlerdi. Protestan Ermenilere gelince, onlardan 655, Katolik Ermenilerden
de 200 kişi öldürülmüştür. Ayrıca katledilenler arasında Henry Maurer ve Daniel MinerRogers adlı iki yabancı uyruklu din adamı da vardır.
[2] Büyük devletler 1909’da Kilikya’daki bu korkunç katliama
Ermeni zenginliğine el koyma imkanınındoğması ve Kilikya çiğitinin cazibesine
kapılarak 30.000 Ermeni’nin katledilmesine seyirci kalmışlardır. Çiğit barut üretiminde kullanılan temel
maddelerden biridir. Savaş öncesi Avrupa’nın mühimmat ihtiyacını karşılayacak Kilikya
pamuğu Avrupa’ya en yakın bölgededir. Bu bakımdan Ermenilerin kontrolündeki
Kilikya pamuğuna el koyabilmek, bu bölgedeki Ermenilerin yok edilmesiyle
olanaklıdır.
[3]HasmikKhalapyan, ZabelYesayan ile ilgili
otobiyografisindeZabel’in yaşamının (1878, İstanbul- 1942,?) ve eserlerinin
dikkat çekici yönünün altını çizer , Batı Ermenilerinin edebiyatında hiçbir kadın
yazar, feminist ve aktivist, araştırmacıların dikkatini ZabelYesayan kadar
çekmemiştir. Bunun sebebi kesinlikle, onun döneminin alışıldık kalıplarının
dışındaki bir yaşam biçimini seçmiş olması, ardında müthiş bir ede- bi miras
bırakması ve birçok farklı alandaki toplumsal ve siyasi etkinliğidir. (Bir
Adalet Feryadı, Osmanlı’dan Türkiye’ye Beş Feminist Yazar, Der. Lerna
Ekmekçioğlu, Melissa Bilal, Aras Y. 2006) Lakin ne yazık ki Zabel, Türk
yazarlarının dikkatini çekememiştir (Hüseyin Aykol,
Aykırı Kadınlar (Osmanlı'dan Günümüze Devrimci Kadın Portreleri), İmge Kitabevi
2012) Kadın ve sosyalizm ile ilgili yayınlarda Zabel yer almaz. Bunun nedeni
Ermeni olması yanında Stalin döneminde kayboluş(?)tan da kaynaklandığını da
söylemek mümkündür..Türkler sosyalist
geçmişlerinde, bu coğrafyada Sosyalizmin öncülüğünü yapan Ermenilerden söz
etmekten özellikle kaçınarak geçmişlerini 1920 de TKP’ninkurucusu Mustafa Suphi’ye dayandırırlar. İlk Ermeni devrimci
partisi, 1885’te Van’da kuruldu. Armenaganlar Anadolu’nun ekonomik ve kültürel
azgelişmişliği hakkında açık bir fikre sahip olan demokrat ve liberal
yurtseverlerdi. Armenagan partisi ilerlemeyi ve “millî özgürlüğü”
savunurlarken, şiddetten yararlanmak ve kendilerini korumaları amacıyla Ermeni
köylülüğünü silâhlandırmak gerektiğini de ileri sürerler. 1887’de, Plehanov’u
tanıyan ve kendilerini Marksist sayan altı [AvetisNazarbekyan, (karısı) MaroVardanyan,
Gabriel Kalyan, GevorkKaraciyan (Arkomedes), RubenKhanazatyan (R. Khan Azad) ve
M. Manuelyan]
Kafkas Ermenisi öğrenci genç tarafından
, Cenevre’deHınçakyan Sosyal Demokrat Partisi’ni kuruldu. 1890 yazında ise,
küçük Narodnik, milliyetçi, liberal Mşag gazetesinin yandaşları ile Hınçakyan
“Marksist” öğrenciler ve aydınlar çevrelerinin biraraya geldiği bir ortamda
Taşnaksutyun doğdu.Hınçakyanların asgari programlarında Türkiye Ermenileri
için, “devrimci başkaldırı eylemleri” aracılığıyla “geniş bir demokrasi,
siyasal özgürlük ve millî bağımsızlık öngörmesine karşılık, azamî programları
insanın insan tarafından sömürülmesine karşı çıkıyor ve “Ermeni halkı ve
anayurdu için... istikbaldeki amaç” olarak sosyalizmi gösteriyordu.
Taşnaksutyunmanifestosunda da
sosyalizm amaçlanmıştır. Anarşist Hamayuk (Komün) dergisi 1894’te Londra’da
yayımlanmıştır. Anaide Ter Minassian, Ermeni Devrimci Hareketinde Milliyetçilik
ve Sosyalizm 1887-1912, çev. Mete Tunçay, İletişim.2012)
[4]ZabelYesayan Yıkıntılar Arasında,
ÇevKayuşÇalıkmanGavrilof, Aras Y. 2014.
[5]Arslanyan(ArtinArslanyan Adana’da Adalet Nasıl Mahkûm
Oldu Comment La JusticeA ÉtéCondamnée Á Adana 1909-1325) ve Çalyan’ın (Karabet
Çalyan, Adana Vak’ası Hakkında Rapor, İstanbul 1327) tanıklıkları Sait Çetinoğlu Kilikya Katliamı 1909
(Propaganda Yayınları 2013) çalışmasının eklerinde verilmiştir.
[6] Katliam
günümüzde bilinmekten, anlaşılmaktan ve
kavranmaktan uzaktır. Bilgisizliğin ve bilinçsizliğin saygısızlıkta nerelere
varabileceğinin önemli bir örneğini günümüzden vermek isterim: Adana’da vahşice
öldürülen 30 bine yakın kişinin anısına yakılan, Ermeni halkının duyduğu
acıların bir feryadı olan SimpadPürad’ınAdanayiVoghb (Adana Ağıdı)
isimliağıdı, Seden Gürel adlı bir Türk pop şarkıcısı tarafından melodisine
kendi kafasından bir söz yazılıp Sebebim Aşk
adıyla bir aşk şarkısına dönüştürülmüştür. Seden Gürel adlı pop şarkıcısının bu
tutumu, hangi bilinçsizlikten mi, saygısızlıktan mı, hangi saikten
kaynaklamıştır bilemeyiz ama tutumu Ermeni halkının acısına kayıtsızlığın ve
saygısızlığın bir örneğidir.
[7] Yusuf Kemal [Tengirşek] başka sebepler ileri
sürmesine rağmen, ölümünden bir gün önce buluştukları Tokatlıyan’da,
Babikyan’ın şu sözlerini nakleder: “Kemal çocuklarıma acırsın değil mi?”
Babikyan hayatından endişelidir. (Yusuf Kemal Tengirşek, Vatan Hizmetinde,
kültür Bakanlığı,1981 sh.118)
[8] Kilikya Katliamları sırasında 1894-96
Katliamlarındaki gibi katliam başka bölgelere de uzatılmaya çalışılır. Türkler tarafından aynı zamanda Adıyaman’lıları da kırmayı denediler, fakat
kahraman bayanNermeAznavuryan çok
güzel ve ateşli bir şekilde kendi kendini savunma işini organize eder ve
Türkler kırım yapmayı başaramazlar. Adıyaman, Girbo ve Aslan Gevo önderliği
altında, 1895 Hamıdiye kırımları zamanında kahramanca karşı koyan yerlerden
birisi olmuştur. (SarkisDemirciyan, ADIYAMANİ BADMUTYUNI ve V. Sayrasur,
BAYKAR, 30 Mart 1950).
[9] 1911 tarihli bir incelemede 1909 Kilikya
katliamlarının Soykırım / Holocaust
olarak nitelenmesi de ilginçtir:
TheYoungTurksandTheTruthAboutTheHolocaust at Adana, İn AsiaMinor, Durin April
1909, byFreimanDuckett, yerevan 2009
[10]Adana Katolik Ermenilerinin
lideriTerziyan da Sinem Hanım’ın köydeki ve civardaki Ermeni kadın ve
erkeklerini topladıktan sonra, güzel kadın ve kızları ayırıp kendi seçtiği
Türklerle evlendirmiş, içlerinden bazılarını tereddüt etmeden fırına atıp
yakarak eğlenmiş, kalanları ise nehir kıyısına götürüp, şahsen boğazlayıp nehre
atmış olduğunu kaydetmektedir. (Terziyan Y., Kilikya Faciası K. Polis, 1912,
s.252. Konuyla ilgili bk. ayrıca, Ver. Aşçıyan H.,AdanayiyeğernıyevKoniayehuşer
(patmutyanhamar), New York, 1950, s.84. Aktaran: Ermeni Soykırımı’nın ”sıradan” gerçekleştiricileri,
Müslüman kadınlar İşlevsel özellikler. ÇevÇev. DiranLokmagözyan,
http://akunq.net/tr/?p=28397)
[11]Bu olayı Terziyan da kaydetmiştir: 1909 yılında
Adana’daki ilk katliam esnasında ovalık Kilikya’da bulunan Say Geçit Köyü’nde,
kurbanlar caniler tarafından çukura atıldığında, bir Türk kadın, küçük bir
erkek çocuğun hayatta kalmış olduğunu fark ederek, “Gâvurlar dirildi” diye
bağırıp katillerin dikkatini çocuğa çekerek, onun da öldürülmesini sağlar.(
Terziyan Y. Adanayiyeğerni… s.214. Aktaran:HasmikGrigoryan,
Ermeni Soykırımı’nın…)
[12]Simonyan H., Kilikya’da (1909 Nisan) Ermenilerin Toplu
Katliamları, Yerevan, 2009, s.54. Aktaran: HasmikGrigoryan, Osmanlı
İmparatorluğu’nda Ermenilere karşı geçekleştirilen katliamlar ve Soykırım
sürecinde katillerin tutumlarının dışavurumları Cinsel şiddet. Çev.
DiranLokmagözyan, http://akunq.net/tr/?p=29339
[13]Simonyan H.,A.g.e., s.118 Akt: HasmikGrigoryan,
Osmanlı İmparatorluğu’nda Ermenilere karşı…
[14]Simonyan H.,A.g.e., s.105 akt: HasmikGrigoryan, Osmanlı İmparatorluğu’nda
Ermenilere karşı…
[15]Terziyan H., Kilikya Faciası, Konstantinopel
(İstanbul), 1912, s.675 Akt : HasmikGrigoryan, Osmanlı İmparatorluğu’nda
Ermenilere karşı…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.