Halil Berktay
Son gelişme şöyle: Şimdi o arkadaşım maalesef Etyen
Mahçupyan konusunda da, düşmanlık, küfür ve hakaret korosunun gösterdiği yere
intikal etmiş bulunuyor… Ona da, — sözde/sahici Ermeniler ayırımı ve
Ermeniliğe/ırkına ihanet suçlamalarıyla aynı doğrultuda — “Etyen artık kim
olduğuna karar vermeli” demiş… Hayır, değerli ve sevgili kardeşim, durum bu
değil. Sizin yazdıklarınızın gerçekle bağdaşmıyor. Uzaktan durumu hiç doğru
okuyamıyor; en patırtıcının, en keskinin, en şirretin, en saldırganın
“mücadelecilik” adına “en iyi” olduğunu sanmakla çok büyük bir hatâ
işliyorsunuz. Bu sürüklenişte, tam da Etyen’in parmak bastığı türden bir
çelişkili ruh halinin ve İslâmiyet korkusunun önemli payı olduğunu sanıyorum. Başlıca
iki nokta üzerinde duracağım. (1) Ermeni sorununda doğru tutum ve çizgi, şu
anda Etyen Mahçupyan’a saldırmakta birleşen müzahrefâtın çekmek istediği nokta
değildir. Tam tersine! Öyle bir saf Ermeni (veya daha genel olarak gayrimüslim)
ultra-radikalizmi icat edilmek isteniyor ki, bu çığırtkan ekstremizm, tarihsel
bir haklılığın tanınmasının önünde engel oluşturmaya ve o haklılığa zarar
vermeye başlıyor. Nedenleri de basit: (a) olabilecek en kötü anlamda sola, Türk
solunun o baştan aşağı başarısızlık hıncı üzerine kurulu, nafile kültürüne
bulaştılar; (b) bu doğrultuda, habire bağırmak ve daha fazla bağırmak şeklinde
tezahür eden “ultra”lık yarışlarına girdiler; (c) bir de üzerine, gene o Türk
solunun istediği şekilde, körü körüne AKP düşmanlığı bindi; (d) sonuçta ortaya,
solculuk veya devrimcilik adına, ne yapmak ve nereye gitmek istediğini
bilmeyen, belirsiz hedefi giderek AKP devirmeciliğine dönüşen (ama bu da tabii
sadece lâfta kalan), hayli maksimalist ve gerçekçilikten uzak, çoğalan
kalitesizlik unsurları yüzünden saygınlığını yitirmeye teşne bir tür Ermeni
neo-nasyonalizmi çıkıyor. (Bizim aslanlar Halil Hocayı da hain ilan edebilirler. HYETERT)
***
[30-31 Ağustos 2014] Geçmişte, Amerika’da yaşayan eski
bir lise arkadaşımdan söz etmiştim. AKP’yi kapkara görme ve baş düşman olarak
alma; dolayısıyla gerek hükümet, gerek tabanı (yani dindar, İslâmî kesim),
gerekse onu destekleyen veya desteklediği düşünülenler hakkında olabilecek en
kötü, en uydurma şeylere inanma; anlamama ve hattâ anlamaya çalışmama noktasına
kayması veya itilmesini, “dış kuşatma” bombardımanının nasıl çalıştığına ve
etkisine bir örnek olarak zikretmiştim (Ruhunuzun aynası, 22-23 Mart; Hayal ve
gerçek hakkında 11 paragraf, 4-5 Nisan 2014).
Artık hiçbir öğretim üyesi hiçbir konuda konuşamayacak,
yazamayacak. İnternet tamamen susturulmuş. E-mail almak ve yollamak suç. Basın
özgürlüğünün zerresi kalmadı. Ekonomi ha çöktü, ha çökecek. Tahliyeler eşittir
yeni Türk Gladio’su. İslâmî terörün ardında da bu hükümet var. AKP, El Kaide’yi
ve diğer cihadist örgütleri bile finanse etmekte. Buna karşılık, bütün
protestolar yüzde yüz barışçı. Halk neredeyse toptan muhalif. Erdoğan’ın sonu
çok yakın. Böyle özetlemişim, arkadaşımdan gelen, onun da başka yerlerden alıp,
benimseyip çoğaltarak aktardığı e-mail yağmurunun içeriğini, Mart sonunda.
Yerel seçimler geçtikten sonra bunlara, “AKP kendi yaptırdığı ankette
tepetaklak” masalına kapılıvermesini de eklemişim (“AKP’nin gizli anketi”
(nelere inanıyorlar), 28 Mart ve tekrar bkz 11 paragraf, 4-5 Nisan).
Son gelişme şöyle: Şimdi o arkadaşım maalesef Etyen
Mahçupyan konusunda da, düşmanlık, küfür ve hakaret korosunun gösterdiği yere
intikal etmiş bulunuyor. Tutmuş, Etyen Mahçupyan’a yönelik son birkaç saldırı
yazısının link’lerini vermiş. Bu temelde, Etyen’in yazılarını “anti-azınlık”
olarak gördüğünü belirtmiş. Altına, Etyen Mahçupyan’ınBir Ermeni olarak
yazısını eklemiş (Akşam, 28 Ağustos). Ona da, — sözde/sahici Ermeniler ayırımı
ve Ermeniliğe/ırkına ihanet suçlamalarıyla aynı doğrultuda — “Etyen artık kim
olduğuna karar vermeli” demiş.
Bunlar o kadar tipik, o kadar harcıâlem düşünce ve vargı
yanlışları ki, burada kapsamlı bir cevap vermek ihtiyacını duyuyorum.
Hayır , değerli ve sevgili kardeşim, durum bu değil.
Sizin yazdıklarınızın gerçekle bağdaşmıyor. Uzaktan durumu hiç doğru okuyamıyor;
en patırtıcının, en keskinin, en şirretin, en saldırganın “mücadelecilik” adına
“en iyi” olduğunu sanmakla çok büyük bir hatâ işliyorsunuz. Bu sürüklenişte,
tam da Etyen’in parmak bastığı türden bir çelişkili ruh halinin ve İslâmiyet
korkusunun önemli payı olduğunu sanıyorum.
Başlıca iki nokta üzerinde duracağım. (1) Ermeni
sorununda doğru tutum ve çizgi, şu anda Etyen Mahçupyan’a saldırmakta birleşen
müzahrefâtın çekmek istediği nokta değildir. Tam tersine! Öyle bir saf Ermeni
(veya daha genel olarak gayrimüslim) ultra-radikalizmi icat edilmek isteniyor
ki, bu çığırtkan ekstremizm, tarihsel bir haklılığın tanınmasının önünde engel
oluşturmaya ve o haklılığa zarar vermeye başlıyor. Nedenleri de basit: (a)
olabilecek en kötü anlamda sola, Türk solunun o baştan aşağı başarısızlık hıncı
üzerine kurulu, nafile kültürüne bulaştılar; (b) bu doğrultuda, habire bağırmak
ve daha fazla bağırmak şeklinde tezahür eden “ultra”lık yarışlarına girdiler;
(c) bir de üzerine, gene o Türk solunun istediği şekilde, körü körüne AKP
düşmanlığı bindi; (d) sonuçta ortaya, solculuk veya devrimcilik adına, ne
yapmak ve nereye gitmek istediğini bilmeyen, belirsiz hedefi giderek AKP
devirmeciliğine dönüşen (ama bu da tabii sadece lâfta kalan), hayli maksimalist
ve gerçekçilikten uzak, çoğalan kalitesizlik unsurları yüzünden saygınlığını
yitirmeye teşne bir tür Ermeni neo-nasyonalizmi çıkıyor.
Şaşırtıcı değildir bir bakıma; her ferahlamadan sonra,
katedilen yolun, geçmiş mücadelenin, kazanımların kıymetini bilmeyen bu tür
aşırılık yarışları baş gösterir; hele bir önderlik boşluğu varsa, olgun bir
öndelik oluşmamış veya kalmamışsa, bir takım kısa pantalonlu, kendini gösterme
peşindeki yeniyetmeler sahneye fırlar; geçmişe burun kıvıran azamicilikler,
çatışma ve boyölçüşme zorlamaları, üç adım ötesini hesap edemeyen kavga
aranmalar alır yürür; ortalığı toz duman kaplar. 1960’lar ve 70’lerin, benim de
dahil olduğum sol kuşakları bunu aynen yaşadı. Gerek TİP’i kapattırmamanın
üzerine titreyen Aybar önderliğine, gerekse bütün diğer yanlışlarına (daha o
gün çağın gerisinde kaldığını fark edemediğimiz, Komintern Marksizminden
beslenen Leninizm-Kemalizm kırması, darbeciliğe yatkın “millî-demokratik
devrim”ciliklerine) karşın, gene de çoğu bizlerden daha fazla dirayet ve itidal
sahibi olan (çünkü devleti daha fazla tanıyan) Eski Tüfeklerin “ürkek”liğine
burun kıvırdık, hattâ onları da radikalizm tırmanışlarına sürükledik.Düpedüz
şımardık, 1960’ların görece demokratik ortamında. Her şeyi kendimizle başlıyor
sandık ve aynı zamanda geleceği de zerrece düşünmeksizin “bizden sonra tufan”
mentalitesine girdik. Legalitenin değerini bilmez ve yaşlı kuşaklara saygı
göstermezken, aslında her bakımdan kendi saygınlığımızı aşındırıp giderek
toplumdan tecrit olduk. Yiğitliğimize toz kondurmayan afur tafurumuz içinde,
her adımda kendimizi haklı bula bula, hiç farkına varmadan 1971 ve 1980
felâketlerine savrulduk.
Küçüklüğünü bir yana bırakalım. Yeni bir baskı rejimi
kâbusunun muhtemelen üzerine (üzerimize) çökmeyeceğini — çünkü aslında
Türkiye’nin bal gibi iyileşmekte olduğunu ve bunu da içten içe pekâlâ
bildiğinizi (bildiğimizi) — de bir yana bırakalım. Bu kayıtlarla, bugün Ermeni
sorunu ve/ya solu ve/ya cemaati benzer bir tehlikeyle yüz yüze. Kötümserlik
palavra; öfke patlamaları yapmacık; ardında, başarıyla, özgürleşmeyle ve
(Etyen’in sözünü ettiği) özel “ilgi”yle neredeyse sarhoş olmuşluk hali yatıyor.
Aşırı-politizasyon bu coşkudan beslenmekte. Şöyle anlatmaya çalışayım: Ermeni
sorununda (Türkü, Ermenisi ve başka herkesiyle) bu toplumun mantıkî hedefleri
neler olabilir? (i) Konunun tartışılmasına tam ve mutlak özgürlük (ki önemli
ölçüde gerçekleşti, gerçekleşiyor). (ii) Resmî söylemin eski klişelerinin hem
iktidarın dilinden çıkması, hem de aynı zamanda medyadan silinmesi (ki bunun
için de aynı şey söylenebilir). (iii) Devletin 1915’te tam ne olduğunu ve nasıl
olduğunu kabul etmek, bu anlamda inkârcılığın esasına son vermek açısından daha
net adımlar atması (illâ soykırım sözcüğünü kullanmasa bile). (iv) daha genel
olarak, TC tarihi boyunca da süren, azınlıklar üzerindeki baskıların ve
ayırımcılığın son bulması; açık-gizli ırkçılığın silinmesi; eşit vatandaşlığın ve
birlikte gönül rahatlığıyla yaşama hoşluğunun bir norm ve normalite halini
alması.
Bu da beni, Geleceğe bakış (1) ile başladığım siyaset ve
muhalefet tarzı problemine geri getiriyor (Serbestiyet, 14 Ağustos). Açık
konuşalım: “tek yol devrim” değil “tek yol reform”dur, günümüzün dünya ve
Türkiye gerçekliği. Ve daha bir yığın mesele gibi, olabilecek hemen bütün
meseleler gibi, yukarıdaki (i-iv) maddelerinin de hepsi, tek tek ve birlikte,
reformların konusudur; uzun bir reform mücadelesi ve sürecinin amaçlarına
girer.
İyi de, bunlar için gerekli tavır, söylem, ses tonu,
siyaset yapış tarzı nasıl bir şeydir? Son tahlilde kime dert anlatılır? Hangi
diyaloglar kurulur, ne gibi ittifaklar gözetilir? Kendilerini “sahici Ermeni”
sayanlarda somutlanan yeni Ermeni milliyetçiliği — evet, milliyetçiliği, çünkü
özcü; çünkü sözde/sahici ayırımı yapıyor; çünkü Ermeniliğe başlı başına bir
içerik, bağlayıcı bir çizgi, bir değer atfediyor; hattâ bunu Ermeniliğe
ihanetten, bir adım ötede “ırkına ihanet”dem dem vurmaya vardırıyor — bu
sorulara berrak bir amaç ve amaca uygun yöntemler çerçevesinde cevap
verebilmekten binlerce ışık yılı uzak.Niyetleri üzüm yemek değil bağcıyı
dövmek; bu halk deyişinin bu kadar cuk oturduğu durum az bulunur. Aynen Yaprak
Zihnioğlu’nun Kategorik retçi muhalefete reddiye yazısında tarif ettiği gibi,
“[b]ir kodlar sistemiyle… iktidarın en küçük bir yanlışını yakaladığında ya da
yoruma açık bir pozisyon bulduğunda en ağır saldırıları” gerçekleştiriyor;
“2007’den beri ortama hâkim olan yüksek dozlu siyasal şiddet”i habire
tırmandırıyor; İslâma karşı duyulan korku ve nefretleri sermayeleştirmeye
çalışıyorlar (Serbestiyet, 30 Ağustos). Etyen Mahçupyan işte buna karşı
“[o]lumsuzluk üzerine oturan her kimlik onu taşıyanı kurutur” uyarısını
yapıyor; böyle bir “Ermeni kimliği”ne dâvet edilmesi veya raptedilmek
istenmesini reddediyor; bu anlamda, “şu anki Ermenilikten çok sıkıldım” demek
ihtiyacını duyuyor (Akşam, 28 Ağustos 2014).
(2) Öte yandan bu nihilist negasyonizmi, sol/liberal
havalardaki bir kısım Beyaz Türkler var güçleriyle alkışlıyor ve destekliyor.
Bunda da, solun 1960’lar ve 70’ler serüvenini hatırlatan bir taraf var. O
yıllarda bize de yaşa, varol diyenler vardı (ve tabii, aynı zamanda MHP’ye,
Ülkü Ocakları’na da) — asıl darbeciler, darbe pususuna yatmış olanlar; solda
Doğan Avcıoğlu ve ekibi dahil 9 Martçılar, sağda Memduh Tağmaç’tan aşağı
emir-kumanda hiyerarşisi içindeki 12 Martçılar; ha, bir de, son anda birinden
diğerine transfer oluveren Faruk Gürler’ler, Muhsin Batur’lar. 2000’lerin
ortalarında “AB’ye girelim ama onurumuzla girelim” diye bir terane vardı,
ulusalcıların dilinden düşmeyen. Daha yakın zamana gelelim; iki yıldır hemen
aynı sol/liberal kılıklı Beyaz Türkler, sırf AKP’ye puan kazandırmasın diye
çözüm sürecini sabote etmek uğruna, Kürtlere dik durup onurlarını korumalarını
ve aldatıcı bir barışa razı olmamalarını (yani savaşmaya devam etmelerini)
telkin ediyor. Aşağı yukarı aynı Beyaz Türk ayaklanmacılığı, Gezi öncesi,
sırası ve sonrasında Alevilere de bel bağladı, potansiyel bir AKP karşıtı
kalkışma unsuru olarak. Ve şimdi, hep aynı Beyaz Türk solcuları, Ermeni
cemaatini sadece ve sadece AKP’ye düşmanlık açısından “sözde ve sahici
Ermeniler” ya da “biat etmiş ve direnen Ermeniler” diye kesip biçiyor; hangi
yeni Ermeni düşmanı baskı ve zulüm dalgasına karşı “direndikleri” (?) belli
olmasa da, en azından retorikte aşırılık mecrasına girmiş bulunan solcu Ermeni
gençlerini “sahici”likle ödüllendirirken, Etyen Mahçupyan veya Markar Esayan
gibi, “ırklarına ihanet” eden “sözde
Ermeni”lerle savaşmaya sevkediyor.
Kürt siyaseti bu rolü reddetti, ama ultra-sol gözüken
bazı Ermeni gençleri sürdürmeye hevesli gibi. Şimdi gelelim Etyen Mahcupyan’a.
Etyen’in yaptığı, işte bu yönelim ve mevzilenmeleri eleştirmek oldu, hem de
içeriden, bilerek, yaşayarak; kimsenin “dışarıdan suçlama” diyemeyeceği
biçimde. Bunu yapabildi, çünkü kendini öncelikle Ermeni değil, ya da Ermeni
(kökenli) olmaktan gelen bir bağlayıcılıkla değil, öncelikle bir Anadolulu, bir
Türkiye vatandaşı, bir demokrat ve bir aydın olarak tanımlıyor; Türkiye
siyasası içindeki konumunu, bu ilkeleri benimsemiş bir homo politicus (siyasal
insan) olarak belirliyor. Dolayısıyla (Amerika’dan yazan eski arkadaşıma
dönüyorum), yanılıyorsun kardeşim, hiçbir kimlik veya “ne olduğuna karar verme”
sorunu yok Etyen’in; adam gayet onurlu, gayet sakin, gayet telaşsız, konumunu
öncelikle etnik-dinî kökeni ve mahallesiyle değil,sahici bir entellektüel
olarak düşünceleriyle belirleyen bir yerde duruyor.
Bu tavrıyla Etyen Mahçupyan’ı “anti-azınlık”çılık, “sözde
Ermeni”lik veya “ırkına ihanet”le suçlamanın ne kadar saçma olduğunu; bu tür
suçlamalara yeltenenler açısından, neden düpedüz milliyetçiliklerini ele
verdiğini; üstelik bir de solculuk iddiaları varsa, nasıl bir bilgisizlik,
düşüncesizlik ve tutarsızlığı yansıttığını, kısmen tekrar pahasına, son birkaç
mantık egzersiziyle göstermek istiyorum. (A) Diyelim ki Etyen Mahçupyan’ın
siyasal tercihini beğenmiyor; sağcı buluyorsunuz. Olabilir; sağcılık açısından
eleştirin o zaman. O ayrı bir tartışma. Fakat neden işin içine Ermenilere veya
daha genel olarak gayrimüslim azınlıklara karşı olmak gibi şeyler katıyorsunuz
— bu kesimlerin “olması gereken” tavırlarına, ancak milliyetçi ideolojinin
talep ettiği türden bir yekparelik arayışıyla yaklaşmıyorsanız? (B) Türkiye’de
AKP’ye oy veren 21 milyon insan var. Ayrıca, oy vermese bile düşmanlık
gütmeyenler de var (benim gibi). Bunların içinde (dindar veya laik) Türkü de
var, Kürdü de var, Ermenisi de var, Rumu da var, daha bilemeyeceğim herhalde
hemen her kesimden vatandaş var. Ermeni kökenli bir aydın, homo politicusolarak
AKP’den yana tavır aldığı için “ırkına ihanet” ediyorsa diğerlerine ne oluyor?
Diyelim ki benim tavır ve tercihlerim de Etyen’inkine yakın. Herhalde benimle
bir “ırkıma ihanet” tartışması yapmazsınız, bu açıdan. Olsa olsa sağcı
dersiniz; dönek dersiniz; bunun gibi şeyler söylersiniz; zaten söyleyen
söylüyor da. Vız gelir tırıs gidersiniz; o ayrı. Ama asıl soru ve sorun şu: bir
Türk aydını ile bir Ermeni aydını benzer siyasî tercihlerde buluşuyorsa, niçin özellikle
birini etnik-dinî “ihanet”le suçluyorsunuz — Ermeni veya gayrimüslim azınlık
kimliğinin otomatik olarak tek bir (karşıt) siyasî tercihi gerektirdiğini
düşünmüyorsanız?
(C) Bu, Ermenilikte (veya gayrimüslim azınlık
mensubiyetinde) değişmez bir öz ve bir erdem görmekten başka neyle
açıklanabilir? Öyle mi — ve bu mecra açılırsa nereye varır? Ermenilik başlı
başına bir üstünlük vasfı ve “sahici Ermenilik” bir paye ise, bir kere,
Etyen’in Müslümanları aşağılama tesbitini doğrulamış olmadınız mı? Dahası, o
zaman Rumluk ve “sahici Rumluk” nedir? Yahudilik ve “sahici Yahudilik”? Kürtlük
ve “sahici Kürtlük”? Tabii nihayet Türklük ve “sahici Türklük”; Müslümanlık ve
“sahici Müslümanlık”? Her biri kendi erdemi ve ahlâkî üstünlüğünü savunmuyor mu
zaten; benim gibi eleştirel tarihçi ve sosyal bilimciler de hep bununla baş
etmeye çalışmıyor muyuz? Nihayet bu “sahicilik” israrının, her millet veya
cemaatin kendi milliyetçilerinin homojenlik talebini, “milletçe birlik ve
bütünlük içinde olma” (ve farklılık tanımama) vurgusunu yansıttığını hiç mi
duymadınız? Faşizmden söz ettiğiniz oluyor zaman zaman; faşizmi AKP, AKP’yi
faşizm sanıyorsunuz. Acaba sizin de içinizde farkına varmadığınız faşizan bir
damar mevcut olabilir mi; bu ihtimali üzerinde durmaya değer bulur musunuz? Ya
da en azından, faşizmin milleti mutlak yekpareliğe zorlaması hakkında ne
düşünüyor; yekpare bir Ermenilik özleminizi bununla ilişkilendiriyor musunuz?
(D) Herhangi bir etnik-dinî grubun zaaflarını,
hatâlarını, ideolojik deformasyonlarını, milliyetçi yönsemelerini eleştirmek,
bir bütün olarak o gruba düşman veya “ihanet” içinde olmak mı demektir?
İsterseniz şu örnekler üzerinde bir daha duralım (tam da yeri geldi) – (a)
İsrail’i eleştirmek anti-semitizm mi oluyor? (b) Bir ABD vatandaşı nın, Amerika’nın
şu veya bu emperyalist müdahalesini, faraza Vietnam savaşını eleştirmesi,
anti-Amerikan olması anlamına mı gelmeli? Bunu McCarthyciliğin en koyu
döneminde HUAC, House Anti-American Activities Committee, adı üstünde Meclis
Amerikan Aleyhtarı Faaliyetler Komisyonu (altını ben çizdim), yeterince söyledi
zaten. Etyen’i Ermeni aleyhtarlığıyla suçlayan sizlerin, affedersiniz HUAC
kafasından ne farkınız var? (c) Dahası, yıllar boyu Türk
devletçi-milliyetçiliğini eleştirmenin “Türk düşmanlığı” veya “Türklüğe hakaret”
sayıldığı şu ülkede — Türk sözcüğünü çıkarıp Ermeni sözcüğünü koyun —
değişmeden önceki haliyle 301. Madde zihniyetinden ne farkınız var? (d) Ya sev
ya terk et sloganı kimlere aittir? Sizin Benedict Anderson anlamındaki “hayalî
cemaat”inizde (imagined community), mutasavver “sahici Ermenistan”ınızda, Etyen
Mahçupyan’lara yer var mı? Yoksa “sözde Ermeni” ve “ırkına ihanet” içinde
olduğuna göre, siz de ona ve benzerlerine ya sev ya terk et mi diyeceksiniz?
(e) Son olarak, özellikle eski ve yaşlı solcular, hele tarihsel TKP
geleneğinden gelenler, sizlerin bilgi, tecrübe ve vicdanınıza sesleniyorum.
Nesiller boyu en küçük bir eleştiri yöneltene derhal yapıştırılan
(yapıştırdığımız) “anti-parti” ve “anti-Sovyet” yaftalarını hatırlıyor musunuz?
Hatırlıyorsanız, Etyen Mahçupyan’a yönelik şu saldırılara, bir de bu açıdan
bakar mısınız?
(E) Etyen Mahçupyan ne yapmış, “anti-azınlık”çılık adına?
Azınlıklara karşı Türk ulus-devletinin baskı ve ayırımcılığını mı savunmuş? Ne
alâkası var; bütün yaptığı, “kendi” cemaatini ve/ya “kendi” milliyetçiliği ya
da potansiyel milliyetçiliğini eleştirmekten ibaret. İyi ama, eğer solculuk
konuşacaksak, bu aslında Leninist enternasyonalizmin çok temel bir ilkesi değil
mi? Biz, bugün artık eski sayılabilecek, eskilik sırası bize gelen sol
kuşaklar, neredeyse gözümüzü dünyaya açtığımızdan beri “herkes önce kendi
milliyetçiliğini eleştirsin” düsturuyla yetişmedik, eğitilmedik mi? Tekrar
edeyim; milliyetçiler bizlere hep bu yüzden saldırmadılar mı zaten? Ben bir
Türk olarak Ermeni sorununda bilim ve ahlâk adına gerçek bildiğim şeyleri bu
Marksist geçmişim ve evrenselci namusumdan güç alarak dile getirmedim mi, — ve
bunu yaptığımda, “Türk tezleri”ne karşı “Ermeni tarafı”nı savunmak ve
dolayısıyla “ihanet”le suçlanmadım mı? Etyen Mahçupyan ben bu tür Ermeni
olmaktan sıkıldım diyor; ben de 2000 Ekim’inden itibaren bu tür Türk olmaktan
sıkıldığım için konuşmadım mı ve hâlâ da konuşmuyor muyum? Mefhumun
muhalifinde, ben “anti-Türk” değilsem Etyen Mahçupyan neden “anti-azınlık” veya
“sözde Ermeni” oluyor?
Buyurun, size bir fikir daha. Diyelim ki uluslar arası
bir tarih konferansı düzenleyeceğiz, “karşılaştırmalı milliyetçilikler”
konusunda. Türk tarihçiler Türk milliyetçiliğini, Yunanlı tarihçiler Yunan
milliyetçiliğini, Ermeni tarihçiler de Ermeni milliyetçiliğini eleştirecek.
Haber vereyim; gerçekten var böyle bir projem. Olur veya olmaz; diyelim ki
oldu. Bu konferansa kimler, nasıl saldıracak? MHP’nin ne diyeceği malûm;
Yunanlı ve Ermeni tarihçiler iyi ve erdemli olur da, biz eleştirel Türk
tarihçileri elbet kötü oluruz. Yunanistan’daki Stochos’çuların, Altın
Şafak’çıların ya da bizdeki ulusalcılara zihnen çok yakın KKE’cilerin ne
diyeceği de malûm; onlara göre, Helenizmi eleştirmeye cüret eden kendi
vatandaşları hain olur da biz eleştirel Türk tarihçileri iyi oluruz. Fakat ey
bugün Etyen Mahçupyan’a demediğini bırakmayan “sahici Ermeni”ler! Diyelim ki
ABD ve Avrupa’dan üç beş Ermeni kökenli, uluslar arası üne sahip, bilimsel
otoritesi tartışılmaz tarihçi geldi. Gene üç beş çok saygın Yunan tarihçisiyle
birlikte hepsi, geç dönem Osmanlı İmparatorluğu’ndaki durum ve Rum-Ermeni
cemaatlerinin ideolojik yapısı hakkında, üç aşağı beş yukarı Etyen Mahçupyan’ın
(3 Ağustos’ta) söylediklerini tekrarladı, genişletti, teyid etti. Pekâlâ mümkündür, çünkü bu literatürü siz bilmiyorsunuz (veya
bilinmemesine oynuyorsunuz) ama ben biliyorum, biz profesyonel tarihçiler
biliyoruz. O zaman sizler ne dersiniz, nerede durursunuz? Tek başına Etyen’e
saldırıp hain ilân etmeye cüret ediyorsunuz. Bunu bütün bir enternasyonal bilim
âlemine karşı yapıp kendinizi maskara etmeyi göze alır mıydınız? Alacak
mısınız?
(F) Gelelim, belki hiç aklınıza getirmediğiniz, ama sizin
için en tehlikeli olabilecek bir kırmızı çizgiye. Etyen Mahcupyan’ı evrensel
aydın hüviyetiyle “kendi” milleti ve milliyetçiliğini eleştirdiği için
“anti-azınlık” ve “ırkına ihanet”le suçlayacaksanız, aynı mantıkla Hrant Dink’e
ne derdiniz acaba? Sahi, siz Hrant’ın yazılarını oturup okudunuz mu hiç? Sırf
1915’teki İttihatçı zulmünü, ya da “Türk tarafı”nı mı eleştiriyordu Hrant? Biz
neden çok iyi anlaşırdık sanıyorsunuz? Tam da bana çok benzer şekilde, Maocu
fraksiyonculuktan esnek bir yapılabilirlikler reformculuğuna, Marksist-sol
düşünce geleneğinin iyi taraflarını özümleyerek geldiğinden, aşağı yukarı aynı
etik evrenselcilik perspektifinden, Ermeni milliyetçiliği ve maksimalizmine
karşı ne kadar eleştirel bir tavır aldığının farkında mısınız? Lütfen dürüst
olalım; tam da bu yüzden “şahin” diyaspora kesimlerinde o kadar da sevilmeyen
bir insan değil miydi Hrant? Bırakalım her şeyi; sırf “zehirli kan” yazılarını
alalım. Bu yazıların aslında Türkleri ve Türk milliyetçiliğini hedef almadığını
o kadar söyledik; yanlış anlaşıldığından, Hürriyet ve Ertuğrul Özkök’ler
tarafından çarpıtılıp haksız yere yargılanarak hedef haline getirilmesine yol
açtığından yakındık. Peki, şimdi madalyonun diğer yüzüne geçelim; Türk
milliyetçiliğin eleştirisi değilse hangi milliyetçiliğin eleştirisiydi o
yazılar? Dümdüz söyleyelim; “damarlarınızdaki zehirli kan” yazıları çok ama çok
sert, bomba gibi bir Ermeni milliyetçiliği hicvi değil miydi, özellikle
Ermenistan’ı hedef alan?
Aslına bakarsanız, Etyen Mahçupyan o yazılardan ve
Hrant’ın diğer birçok yazısından çok
daha az ve çok daha yumuşak eleştirdi, Ermeni ve diğer gayrimüslim
cemaatlerinin iç dünyasını. Ne ki, Etyen hedef seçildi ve kriminalleştirildi,
çünkü yaşıyor ve Hrantsız yaşıyor; Hrant ise dokunulmaz, çünkü öldürüldü ve bir
aziz mertebesine yükseldi — aşırı sağcı bir Türk milliyetçisinin alçakça,
vahşice katlettiği bir Ermeni aydını; 1915’te gerçekte ne olduğunu canını
vererek ispatlayan masum bir güvercin, tam bir kahraman. Ölümle başkalaşırız;
öldükten sonra ne olacağımız bize ait değildir artık. W. H. Auden, Yeats’in
hastanedeki son saat ve saniyelerini anlatırken “Kendisi olarak geçirdiği son
öğle sonrasıydı” der (it was his last afternoon as himself): “Hemşireler ve
söylentilerle dolu bir ikindi vakti; / Bedeninin eyaletleri ayaklandı, /
Kafasının meydanları tenhalaştı, / Sessizlik kapladı varoşları” (An afternoon of
nurses and rumours; / The provinces of his body revolted, / The squares of his
mind were empty, / Silence invaded the suburbs). Ve ardından her şey biter,
daha doğrusu bitmez: “Cereyan kesildi, bilinci söndü; şair yerini hayranlarına
bıraktı” (The current of his feeling failed; he became his admirers). Aynı
vurguyu bir sonraki kıtada da sürdürür: “Ölülerin sözleri / yaşayanların
bağırsaklarında değişime uğrar” (The words of a dead man / Are modified in the
guts of the living). Fakat ah işte, bu “hayranları olup çıkmak” veya
“hayranlarına indirgenmek” veya “yerini hayranlarına bırakmak” var ya, tam
tercüme edemediğim, ama hepimizin kaderinde olan. Maalesef Hrant’ın da geldi
başına. Kuşatıldı, anısına tutunuldu; herkesin her şeyi yükleyebileceği, izafe
edebileceği, “kendi Hrantı”nı yazabileceği bir template, boş bir şablon
muamelesine tabi kılındı.
Oysa hayatının en olgun doruğunda, ne dar anlamda bir
solcuydu Hrant, ne bir AKP düşmanı, ne de bir “sahici Ermenilik” ikonası. Ve
zaten en yakın, et ve tırnak gibi ayrılmaz arkadaşı, kafa dengi can yoldaşı da
Etyen’di bu yüzden. Kendisine ve mirasına yakınlık iddiasını bir süs gibi
taşıyanların, böyle gösterişçiliklerden alabildiğine uzak (ve herhalde bunları
telaffuz etmekle acılı bir suskunluğun mahremiyetini zedelediğim için bana çok
kızacak olan) hakiki kavga arkadaşına reva gördüğü şu sefil, şu haddini bilmez
muameleye tanık olsaydı, ne derdi acaba?
http://www.duzceyerelhaber.com/halil-berktay#.VAyGoKhi_6p.gmail
3 yorum:
Bu tartisma ilk basta sayin yazarin 1) kimin hangi gazeteyi okumasi yada okumamasi gerektigini konu etmesi ile basladi ve 2) azinliklarin hangi siyasi cizgiye yakin durmasi yada durmamasi gerektigi konusunda gorus bildirmesiyle devam etti. Oysa azinliklarin da digerleri gibi tercih haklari vardir ve olmalidir. "Ben sizler icin uygun olani sizden iyi bilirim" dusuncesi artik doktor recetesinde bile gecerli degil.
Yazar yanlisi kabul edip duzeltmeye gidecek yerde karmasik ve erisilmez bir uslupla yanlisi savunmayi bir ust seviyeye cikardi. Aksam okuyucularinin oturup varyeteyi keyifle izlediklerini pek sanmam ama galiba bu tartismalar Hyetert okuyuculari icin "kabak tadi" vermeye basladi. Istasyon degistirseniz nasil olur?
Saygilar
Hyetert'in Etyen'den yana taraf sectigini ima eden yazim neden yayinlanmadi acaba? Birilerine karsi tehdit mi, haraket mi vardi? Sizin gibi dusunmeyen kisilerin yazilarini yayinlamiyorsaniz, o baska! Her gun bu site'yi en az bir kez, bazen bir kac kez ziyaret eden bir okuyucunuz olarak, tarafsiz kalmanizi tercih ederdim!
Dun yazdigim yazi Etyen'i kiniyan fakat kesinlikle hakaret icermeyen bir yaziydi.("satilik kalem" tabiri haric). Ermeni halkina, ulusuna, irkina her firsatta hakaret eden birini savunmak elbette eletirecegiz!
Sayın Adsız, hem herkesin hatta karşıtlarının bile aydın olarak kabul ettiği bir yazara, onun palyaço ve parazit dediği kişiler gibi satılık kalem diyorsunuz, hem de isminizi yazmak yürekliliğini göstermiyorsunuz. Üstelik de hakaret yok diyorsunuz. Etyen Mahçupyan'a yanlış yaptığı, hatalı olduğu söylenebilir ama kendini bilen bu toplumu tanıyan dürüst hiç kimse satılık kalem demez. Diyenlerin çoğunlukta olması Etyen'in tarif ettiği kişilerin ve onların şaklabanlarının çokluğundan ve maalesef seslerinin çok çıkmasındandır.
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.