Ümit Kurt / umit105@gmail.com
Her şeyden önce Davutoğlu nezdinde uygulamaya koyulan
cari dış politika tercihleri Kemalist-modernleşmeci dış politika
paradigmasından keskin bir kopuşu temsil etmekte. Tam da bu noktada esasında
“paradigmatik bir değişim” sergilemekte ve kendi paradigmasını yaratmakta.
Bittabi bu paradigmanın içeriğini ve performansını sonuna kadar eleştiriye tabi
tutabilirsiniz. Ancak bu karşımızda duran olgunun “eski”den farklı ve “yeni” olana
tekabül etmediğini göstermez… Türkiye modern ulus devlet olmasını resmileştiren
ve düvel-i muazzama bunu kabul ettiren kurucu anlaşması Lozan’da fiziksel
varlığın kurtarmak için kültürel varlığını feda etmiş bir ülkedir. Dolayısıyla,
o günkü taktik davranış bugüne kadar değişmeden bir anlamda bizim bütün genetik
kodlarımıza iç politika da dış politika da sinmiş bir gelenek oluşturmuştur.
Tarihsel kökleri pozitivizmden beslenen modernist siyaset anlayışına dayalı
Kemalist Cumhuriyet ideolojisi olarak imlediği gelenektir bu.
***
Taraf gazetesinin 23 Ağustos 2014 tarihli nüshasında
Amberin Zaman’ın Marmara Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nden Behlül
Özkan ile yeni Başbakan Ahmet Davutoğlu üzerine yaptığı bir söyleşi yayımlandı.
Behlül Özkan bu söyleşisinde gerek Davutoğlu’nun entelektüel bagajına ve
arkaplanına gerekse de onun dış politikadaki yaklaşımlarına dair oldukça
tartışmalı ve bir o kadar da çarpıcı tespitlerde bulundu.
Bu yazımda Özkan’ın bu tespitlerinden bazılarını
tartışmak ve daha sonra Davutoğlu’nun dış politika perspektifini Özkan’ın
yaklaşımından bir biçimde farklı bir tarihsel çerçeveye oturtmak niyetindeyim.
Şimdi burada Ahmet Davutoğlu’nun Dışişleri Bakanlığı boyunca ortaya koyduğu dış
politika vizyonunun felsefik ve tarihsel bir temelden yoksun olduğunu hiçbir
biçimde iddia edemeyiz. Bilakis, Davutoğlu’nun dış politika kavrayışı ve
anlayışı son derece felsefik ve ideolojik bir tercihten, temayülden neşet
ediyor.
Her şeyden önce Davutoğlu nezdinde uygulamaya koyulan
cari dış politika tercihleri Kemalist-modernleşmeci dış politika
paradigmasından keskin bir kopuşu temsil etmekte. Tam da bu noktada esasında
“paradigmatik bir değişim” sergilemekte ve kendi paradigmasını yaratmakta.
Bittabi bu paradigmanın içeriğini ve performansını sonuna kadar eleştiriye tabi
tutabilirsiniz. Ancak bu karşımızda duran olgunun “eski”den farklı ve “yeni” olana
tekabül etmediğini göstermez.
Şüphesiz, AK Parti iktidarı ile birlikte Türk dış
politikası önemli değişimler ve dönüşümler geçirdi. Her ne kadar son dönemde
inişli çıkışlı bir grafik sergilese de, gerek AB’ye üyelik süreci bağlamında
gerek Ortadoğu, Latin Amerika ve Afrika coğrafyaları özelinde Türk dış
politikası geleneksel parametrelerinden kayda değer kopuşlar göstermiş ve
hareket alanını giderek genişleterek uluslararası siyaset arenasında sözüne
kulak verilmesi ve önemli oranda sözü dinlenmesi elzem olan bir küresel aktör
konumuna gelmiştir.
Mevcut Türk dış politikasının uluslararası ölçekte
geliştirdiği konumun; genişleyen etki ve nüfuz alanının arka planında yatan
vizyonun/zihniyetin temelinde eski Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu bulunuyor.
Türk dış politikası mevcut koşullarda onun fikirleri üzerine inşa edilmekte: AB
+ “Komşularla Sıfır Sorun” (KSS) dış politika perspektifi ekseninde komşularla
sorunsuz ve iyi ilişkiler içinde bulunmak; Ortadoğu’daki demokratikleşme ve
liberalleşme yönünde siyasi ve sosyal hareketleri desteklemek (bkz. Arap Baharı
süreci) bu noktada öncü bir aktör gibi davranmak; ana akım uluslararası
aktörlerin dışladığı İran ve Suriye gibi rejimleri değişim ve reform yönünde
teşvik etmek ve ilişkiler geliştirerek bu ülkeleri sisteme entegre etmek adına
girişimlerde bulunmak; başta Orta Asya, Latin Amerika olmak üzere neredeyse
Türkiye’nin kollarını uzatabildiği (Davutoğlu’nun Stratejik Derinlik’te ortaya
koyduğu yayından olabildiğine genişleyerek atılan ok metaforu) her bölgede
aktif ve varlığını hissettirme durumu. Bütün bunlar Davutoğlu’nun stratejik ve
derinlikli dış politika bakış açısının tezahürü olan gelişmeler.
Peki bu fikirler manzumesi nasıl bir felsefik, ideolojik
ve tarihsel düşünsel çizgiden besleniyor?
Ben bu soruya şu şekilde cevap vermeye çalışıyorum:
Türkiye modern ulus devlet olmasını resmileştiren ve düvel-i muazzama bunu
kabul ettiren kurucu anlaşması Lozan’da fiziksel varlığın kurtarmak için
kültürel varlığını feda etmiş bir ülkedir. Dolayısıyla, o günkü taktik davranış
bugüne kadar değişmeden bir anlamda bizim bütün genetik kodlarımıza iç politika
da dış politika da sinmiş bir gelenek oluşturmuştur. Tarihsel kökleri
pozitivizmden beslenen modernist siyaset anlayışına dayalı Kemalist Cumhuriyet
ideolojisi olarak imlediği gelenektir bu.
Lozan anlaşması kuşkusuz çok başarılı ve avantajları
büyük bir anlaşmadır ama o ölçüde bedelleri olan da bir anlaşmadır. Orada biz
kültürel varlığımızdan, hüviyetimizden ve kimliğimizden vazgeçtik. Bunun yerine
daha çok İslam’ın ve dini hayatın biraz da ifrata kaçarak mesaj vermek adına
görünür olamaması yönünde Fransız usulü Jakoben laiklik politikalarının
uygulanması doğrultusunda bir tarihsel serüveni ve felsefeyi tercih ettik.
Eğer iç siyasette de bir yenilenmeden söz ediyorlarsa,
günahıyla sevabıyla eski siyaset yerine yeni açılımdan bahsediliyorsa, bir dış
politika rejiminde de bu yönde bir yenilenmenden söz edebiliriz. Kuvvetle
muhtemeldir ki mevcut iktidar muhafazakâr modernleşmeci bir paradigmayla
hareket ederek; bugünün koşullarına uygun bir biçimde modernleşme manivelasını
kullanarak Lozan’da sarf-ı nazar ettiğimiz kültürel kimliği geri çağırıyor. Ve
muhtemeldir ki yine küresel güçlerle yani bir tür eski borç çeklerini alıp
yerine yenilerine vererek bir tür takas anlaşması yapmış görünüyor.
Burada laikliğin tarihsel serüvenimiz içindeki
uygulamalarına atıf yapmamız lazım. O da dini hayatın mümkün mertebe görünür
olmaması ile ilgilidir. Bu kadar radikal reformların yapılmasını da belki
bununla açıklamak mümkün olabilir. Yani tarihsel sürecimiz içerisinde II.
Mahmut’un Batı tipi modernleşmesi ile Abdülhamid’in muhafazakâr
modernleşmesinin yaşadığı diyalektik bugün Abdülhamid’in muhafazakâr
modernleşmesinin öne geçmesi ve artık bir dış politika rejimi haline dönüşmesi
iç politikada da yeni bir yapıya, mimariye dönüşmesi ile karşımıza çıkıyor.
Bugün Davutoğlu’nun parametrelerini belirlediği ve AK Parti iktidarının
uygulamaya koyduğu politikalar ekseninde baktığımızda yeni olan budur.
Tabii modernleşme burada anahtar kavram. Dolayısıyla,
bizim bugünümüzü anlamımızın en önemli püf noktası budur. Nasıl ki Avrupa
tarihsel tecrübesinde burjuvazi
modernleşme manivelasını kullanarak eski düzeni, yani aristokrasi ve kilisenin
alaşımından oluşan ancienrégime’i tasfiye ettiyse aslında bizim Cumhuriyetin
ilk nesli de benzer yöntemle yine modernleşme manivelasıyla hanedan ve
medresenin alaşımından oluşan eski düzeni tasfiye etmişti.
Fakat, tarihin garip bir tecellisidir ki mevcut
muhafazakâr iktidar da yine modernleşme manivelasını kullanarak ve bu sayede de
Batılılardan büyük bir hamiyet ve destek görerek eski Türkiye’yi ve düzeni
tasfiye ediyor. Onun yerine ikame edilen her şey yenidir; her ne kadar dış
politika geleneğimiz içerisinde dünden bugüne bugün yapılanların karşılıklarını
referans olarak buluyor olsak bile, çok daha köklü ve radikal bir paradigma
değişimi ile karşı karşıya olduğunuzu kabul etmemiz gerekiyor.
Dolayısıyla Davutoğlu’nun benimsediği Abdülhamid’in
muhafazakâr modernleşmesi, Behlül Özkan’ın iddia ettiği gibi hiçbir biçimde
modernleşme ve batılılaşma manivelasını dışlayan; bu iki süreci değilleyen bir
fikriyat değildir. Bu minvalde, Davutoğlu’nu en azından dış politika
perspektifi bağlamında pan-İslamist olarak tasvir etmek tarihsel analojiye pek
de denk düşmüyor. Zira, pan-İslamizm yine Özkan’ın iddia ettiği gibi yalnızca
Abdülhamid döneminde Osmanlı’nın bütünlüğünü korumaya yönelik bir anlayış
değildi; aynı saikle Abdülhamid’i deviren İttihatçılar için de bir dönem
Abdülhamid için gördüğü işlevi ifa etmişti.
Harb-i Umumi’ye giren İttihat ve Terakki iktidarı o
dönemde İslam dünyasının dahil olduğu ve bilhassa da İtilaf güçlerinin
sömürgesinde ve kolonyal kontrolünde olan Müslüman bölgelerde “Cihat” ilan
etmek suretiyle ve oraya gönderdiği Teşkilat-ı Mahsusa görevlileri aracılığıyla
tam bir pan-İslamizm propagandası yapmıştır. Peki bu durumda İttihat ve
Terakki’yi Abdülhamid’den daha mı çok pan-İslamist olarak niteleyeceğiz? Ya da
İttihatçıların buradaki pan-İslamizm’ini Abdülhamid’e göre daha mı proaktif olarak
belirleyeceğiz?
Yoksa daha doğru bir tarihsel analizle bu iki örnekte de
görüldüğü üzere, pan-İslamizm’in esas itibariyle hem Abdülhamid rejimi hem de
İttihat ve Terakki iktidarı açısından söylemsel düzeyde bir anlam kazandığını
ve bu bağlamda pragmatik siyasaların gerçekleştirilmesi saikiyle bir enstrüman
olarak kullanıldığını ve aynı araçsal-söylemsel kullanımın Davutoğlu açısından
da cari olduğunu belirlemek mi tarihsel anlatıya daha uygun düşüyor?
Kendi hesabıma son tahlilin tarihsel analize daha uygun
düştüğü kanaatindeyim. Evet, doğrudur Davutoğlu’nun dış politika kavrayışında
pan-İslamizm’i andıran, çağrıştıran ve hatırlatan birtakım öğeler vardır ancak
bunlar Davutoğlu’nun dış politika kavrayışına mündemiç değildir; onun dış
politika perspektifinin yapısal unsurlarına içkin değildir. Ancak ve ancak
söylemsel düzeyde konjonktürel olarak dolaşıma sokulan bir diskur niteliğini
taşır.
Lozan bağlamında yaptığım tespite geri dönmem gerekirse.
Ez cümle Türkiye, bu yeni paradigma ile Lozan’dan bu yana yani artık o bedel
ödemeyi bir yana bırakmayı kabul ettiğinden bu yanadır, yepyeni olasılıklar
yaratabilen, yeni ittifakların oluştuğu bir merkez haline geldi. Bu rol böyle
sağlandı ve dış politika da buna göre şekillenmek zorunda. Bunun riskleri şüphesiz
son derece ciddi ve çeşitli. Ancak risksiz dış politika da adeta eşyanın
tabiatına aykırı. Davutoğlu’nun ve AK Parti iktidarının dış politika
kavrayışının ve uygulamalarının kabaca hatlarını çizmeye çalıştığım bu tarihsel
analiz çerçevesi üzerinden okunmasının daha anlamlı olacağını düşünüyorum.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.