Sait Çetinoğlu
Teşkilat-ı Mahsusa (TM) hakkında resmi tarih ve
tarihçiler, teşkilatın bir istihbarat örgütü olduğunu Trablusgarp ve Balkan
Savaşlarında zorunluluktan kaynaklı bir örgütlenme olduğu ve zorunluluktan
dolayı operasyonel yetki verildiği söylemi etrafında bir efsane örülür. Dahili
operasyonlarından söz edilmez ve reddedilir. 1915 Soykırım süreci ile
ilişkilendirilmesine ise son derece tepki gösterilir. Oysa teşkilatın içindeki
Galip Vardar, teşkilatın ikili yapısı ve ikili yüzüne şu sözleriyle işaret
ederek: “Teşkîlât-ı Mahsûsa, çok geniş tutulmuş bir
teşkilâttı. Dahilî ve haricî siyâsete, harbin bütün îcâblarına göre ayarlanacaktı.
Kadrosu o kadar genişti ki, buraya bağlı çeteler, çeteciler temin edilmişti.
Bütün bu insanlar, ordunun vazifesini kolaylaştıracak yolları açacak, düşmanı
içinden, gerisinden vuracak ve birçok bilgiler toplayacaktı burada hakim olan
ruh, bir zamanlar Balkanlarda eşkıya takibinde hasıl olan ruhun[1] tamamen
aynı idi. İttihat ve Terakki’nin erkanı, bütün ömürleri boyunca o davaya sadık
kalmışlardı.”[2] Sözleriyle TM’yı bu katil
sürüsünü yüceltir.
BozarslanTM’nın
kuruluşu, rolünü ve işlevini şu
cümlelerle özetlemiştir “İmparatorluktan çıkış
sürecinin son yıllan olan Cihan Harbi döneminde, çeteleşme olgusunun en önemli
örneğinin İttihat ve Terakki tarafından kurulan ve resmî askeri ve sivil
bürokrasinin üstünde bir yer alan Teşkilât-ı Mahsusa olduğunu söyleyebiliriz.
Ermeni soykırımında belirleyici rolü oynayan Teşkilât, hem resmi bürokraside
yer tutan, hem de bu bürokraside resmen yer almayan şahıslardan oluşmaktaydı.
Teşkilât içinde, Diyarbakır valisi Dr. Reşid’le birlikte, Yakup Cemil gibi
sicilleri devlet adamlığını
engelleyen kişiler ve ulemadan ve eşraftan -kişisel ve kolektif biyografyaları
henüz yazılmamış- çok sayıda kişinin yer aldığı anlaşılmaktadır. Belli bir
ölçüde modem dönemlerin memlûk sistemini oluşturan Teşkilât’ın özellikle
Balkan ve Kafkasya kökenli elemanları içerdiği yolunda da bazı bilgiler de
bulunmaktadır. Bir yandan devletin resmen uygulayamayacağı icraatlarla yükümlü
olan Teşkilât, diğer yandan Ermeni mallarının yağmalanmasında önemli bir rol
oynamakta, bu yolla da, çeteleşme ve kişisel zenginleşme arasında bir bağ
kurmaktaydı.[3]
TM’nınKuruluşu
Teşkilat-ı Mahsusa ile ilgili düzenli bir doküman yoktur.
Teşkilatı Mahsusa ile ilgili belgeler, 15 Eylül 1918’e doğru, Talat
kabinesinin istifası sırasında Güvenlik şefi Aziz Bey [Hüseyin Aziz Akyürek]
tarafından hükümet arşivlerinden çıkarılmış ve imha edilmiştir.[4]Biz örgüte ilişkin bilgileri
çeşitli anılar ve dağınık arşiv belgelerinden toplamaktayız.
TM’nin, Harbiye nezaretine bağlıyken Harbiye Nazın Enver
Paşa tarafından denetlenen, örtülü ödenekten
özel bir bütçesi vardır. Örgüt, fedai olarak çalışan subaylar
vasıtasıyla iş görüyordu.[5]Bu subayların bir kısmının
ordu ile ilişkisi şeklen kesilmiş
bulunuyordu ancak sıkı bir disiplin ve hiyerarşiye tabi idiler. Örgütün
Soykırım sürecinde Dahiliye nezaretine bağlanmasıyla Dahiliye Nezaretinin
örtülü ödeneğini kullandığını
söyleyebiliriz. Ancak yazışmalardan zaman zaman aynı anda her iki bakanlığın
örtülü ödeneğinin de kullanıldığını anlıyoruz.
Zira,TM’nin askeri istihbarat bölümü Harbiye
Nezareti’ne, sivil bölümü ise Dahiliye Nazın Talât Paşa’ya karşı sorumlu
idiler. Savaştan önce ve savaş sırasında TM, gazetecileri, yazarları, hatipleri
ve din adamlarını kullanarak, İttihatçı karşıtlarına karşı yoğun bir propaganda
yürütmüştür.[6]
İTC’ninDünya
Savaşından önce bir devlet politikası olarak örgütlenmeye başlanan Büyük Turan
İmparatorluğunu kurma hayali Savaş ile
birlikte savaşın olanaklarıyla gerçekleşeceğine dair inanç İTC’ni bu amaçla
çalışacak bir örgütün organizasyonunun gerekliliğine de inandırmıştır.
Teşkilât-ı Mahsusa bu amaçla kurulmuş olan gizli örgütün adıdır. Örgütün ne
zaman ve nasıl kurulduğu konusunda elimizde kesin bilgiler yoktur. Bunun nedeni
örgüte ilişkin birçok belgenin imha edilmiş olmasıdır. Örgütte önemli
görevlerde bulunmuş Kusçubası Eşref, örgütün 1911-1913 arasında
kurulmuş olduğunu söyler.Çeşitli anılarda örgütün 1914 Temmuz sonu Ağustos
başında "yeniden" kurulduğuna ilişkin bilgiler vardır. Takma ismi A.
Mil olan Parti Sekreteri, konuya ilişkin tartışmaların Balkan yenilgisi sonrası
başladığını, kuruluşun Temmuz 1914 sonlarında olduğunu söyler. Tevfik Bıyıkoğlu
örgütün, 5 Ağustos 1914’te Harbiye Nazırı
Enver Paşa'nın gizli bir emriyle kurulduğunu bildirir. Kısaca eldeki
bilgilerden çıkartılabilecek sonuç şudur ki, 1911 ile birlikte, Enver Paşa
etrafında bir grup kendisini bu isimle adlandırmaya başlamıştır.[7]
Soykırımın
Yüzüncü yıl çalışmaları çerçevesinde değerlendirdiğimiz bir çalışmada; 2
Ağustos 1914’te ilan edilen seferberlikten sonra Trablusgarp ve Balkan
Harplerinden alman dersler istikametinde acil tedbirler alma çerçevesinde TM teşkilatlanmasının gerçekleştiğini
“Dâhiliye Nâzın Talat Paşa’nın bilgileri
dâhilinde, öncelikli olarak Kafkas cephesinde, bir anlamda gayrinizami harp
yürütmek üzere kadrosunu gönüllülerin oluşturacağı birliklerin kurulması, şevki
ve sair işlerini koordine etmek üzere, teşkilat-ı
mahsusa merkez-i umûmisi teşkil edilir. Komisyonda Binbaşı Süleyman Askerî,
Emniyet-i Umûmiye Müdürü Aziz Bey [Hüseyin Aziz Akyürek], Dr. Nazım Bey ve Atıf
Bey [Kamçıl/Kambur Atıf] yer alırlar.[8]Orhan Koloğlu
kuruluş için 5 Ağustos 1913 tarihini verir ve komisyona Dr. Bahattin Şakir’i de
ekler. “Teşkilatın üst
düzey yönetici kadrosunda bazı ünlü isimler vardı: Yakup Cemil, Dr. Rusuhi,
Süvari Kaymakamı Hüsamettin (Ertürk), Eşref ve Hacı Sami Kuşçubaşı kardeşler,
Ömer Naci, Mümtaz, Yüzbaşı Rıza, Nuri Paşa (Mataracı), Eyüp Sabri (Akgöl),
Yusuf Şetvan, İzmitli Mümtaz.”[9] Gibi şahsiyetleri sayar. Tevfik Bıyıklıoğlu TM’nın
kurulusunu 5 Ağustos 1913 tarihine çekmektedir.[10]
Bir başka çalışmada,
Eşref Kuşçubaşı’na dayanılarak, TM’nın 1911 ile 1913 arası bir tarihte
gayriresmi olarak adlandırılmaya başlandığını
belirterek. EşrefKuşçubaşı’nın “Teşkilat,
ister Batı Trakya Geçici Hükümeti, ister Fedai Zabıtan, ister Umur-u Şarkiye,
ister Teşkilat-ı Mahsusa ismini taşısın, lideri Enver Paşa’nın yönetiminde
aynı tür faaliyette bulunan aynı insanlardan oluştuktan sonra, bunun bir
önemini yoktu.” Sözlerinin altı çizilerek, TM’nın doğuşunu Enver’in Harbiye
Nazırı ve Başkomutan vekili olmadan önce kurduğu resmi olmayan örgütlere
dayandığını söylenerek TM’nın İttihat ve Terakki ile olduğu kadar silahlı
kuvvetlerle de organik bağının olduğu vurgulanır.[11]TM’nın
üst düzey görevlileri, harbiye Nazırıyla yakın ilişkilerinden kaynaklı
gücüyle ordu birliklerine Enver adına
emir de verebiliyorlardı. Aslında teşkilat Erver ile ordu komutanları arasında
özel, yarı resmi bir bağlantı oluşturuyordu.[12] Sözleri
deTM ile Enver arasında özel ilişkiyi
belirtir.
Yapısı
TM’nın Ordu- Parti- Güvenlik üçgeninde
birbiriyle iç içe geçmiş, asker-
sivil arasındafluve geçişli bir kadroya
sahiptir. Sultan’ın özel bir kararnamesi ile kurulduğu iddia edilse de belgelerin imha edilmesinden dolayı bu
kararnameye ulaşılamamıştır: “Hususi bir irade-i şahane ile kurulduğu için
bünyesi gereği gizli kaldı; bütçesi Harbiye Nezareti tahsisat-ı mesture [örtülü
ödenek] faslında idi...Ordunun çok değerli kurmayları, yaşlı ve tecrübeli
kumandanları, sivil kesimin fikir, sanat ve edebiyat sahasından ve dini-manevi
hayatın seçkin tanınmış şahsiyetleri ve bu arada Türk milliyetçiliğinin
kudret-i kuvvet gaye mihrakı Türk Ocakları tam kadro halinde Teşkilatı Mahsusa
safında idi,[13]Kısaca toplumun her
kesiminden insanlar TM içinde seferber edilmişlerdir.
TM kadrolarının asıl nüvesi 3. Orduya mensup subaylardır.
Bu bakımdan TM kadroları Harekat Ordusu ve Trablusgarp kadroları
ile örtüşür. Özünün Enver’in etrafındaki bu fedai subaylar topluluğunun Balkan
savaşından sonra reorganizasyonu olduğunu söylemek mümkün. Bu Fedai grubu 1913’te gayrıresmi olarak Teşkilât-ı
Mahsusa diyenitelendiği
biliniyor.“Örgüt bu ad altında 1914’te resmileştirilmiş ve (o tarihte)
Harbiye Nazırı olduğu için Enver’in doğrudan denetimine verilmişti. Birinci
Dünya Savaşı’nda bu örgütün hem ayrılıkçı hareketlerin, bilhassa Arap
eyaletlerindekilerin bastırılmasında ve hem de Batı Anadolu’daki Rum işyerlerine
karşı yapılan terör saldırılarında perde arkasından önemli rolü”[14] olduğu gibi, bu kadrolar
1918 sonrası milliyetçi hareket/milli mücadele kadrolarının da taşıyıcılarıdır.[15] Kaldı ki İTC ve TM
kadrolarının uzun yıllara dayanan bir birlikteliği vardır; Aynı dönem okula
başlamışlar, aynı dönemde aynı görevleri paylaşmışlar aynı dönemde rütbe alarak
yükselmişlerdir.[16]
TM kadroları Makedonya’da komitacılık çalışmaları, Harekat
Ordusu çerçevesi, Trablusgarp ve II. Balkan Savaşı sırasında şekillenmeleri
yanında asıl etnik temizlik
deneyimlerini Savaş öncesi Ege ve Trakya pratiklerinde kazanmışlar ve
geliştirmişlerdir. Ermeni Soykırımı
sürecindeki en önemli kadrolar Ege ve Trakya pratiklerinde devşirilmiştir:
Mahzar Müfit Kansu, Dr. Reşid, İbrahim Bedrettin, Gn. Pertev Demirhan, Sarı Edip Efe, Eşref Kuşçubaşı… gibi.
Toynbee, Ege'den Hıristiyanların yok edilmesi konusundaşu
bilgileri aktarır; Batı Anadolu Rumlarına
karşı Türklerin saldırıları 1914 baharında yoğunlaştı. Bütün Rum cemaatleri
korku salınarak yer-yurtlarmdan atıldı, evleri, toprakları ve sık sık da
taşınır mallarına el konuldu ve bu süreçte insanlar öldürüldü.Toynbee,
(Kuşçubaşı'nın anılarından habersiz), olayların
gelişimi bunun sistematik olduğunu gösteriyor, der. "Terör, sırayla bir bölgeden ötekine yöneldi ve yerel halk kadar
Rumeli göçmenlerinden de toplanan ve görünüşte düzenli Osmanlı jandarmasına
bağlı ’çete'ler eliyle yürütüldü.[17]Toynbee’nin kısaca
aktardığı bilgiler durumun vahametini anlatan ifadelerdir.
İttihat ve Terakki'nin (İTC) başındakiler Mahmut Şevket
Paşa'nın öldürülmesinin ardından –İTC Paşa suikasti ile beraber muhalefeti yok
etme şansına kavuşurlar- İktidara el
koyup, iktidarı tekellerine almalarından sonra Haziran ve Temmuz içinde güdecekleri
genel siyasanın ana çizgilerini tesbit etmişlerdir. Artık sorun bunları hayata
geçirmek meselesidir. Burada önemli bir köşe taşı Enver'in Paşa olması ve
Harbiye Nazırlığına atanmasıdır. 4 Ocak 1914'te gerçekleşen bu atama ile
özellikle ordunun (ve Teşkilât-ı Mahsusa'nın) yeniden örgütlenmesinde büyük
adımlar atılır.Anadolu'nun tümüne yönelik İttihatçı politikalar hayata
geçirilmeye başlanır,..Teşkilât-ı Mahsusa örgütü bu dönemde kurulur
veya yeniden düzenlenir. O güne kadar parça bölük uygulamaya konan bazı
fikirler tek bir elden planlı olarak, hayata geçirilebilecektir.[18]TM’nın
Ege ve Trakya pratikleri Örgütün gelişimini ve kökleşmesini sağladığı gibi
Etnik temizlik ve Soykırım konusunda da da engin deneyim kazandırmıştır.
“Kuşçubaşı Eşref, verdiği tarihe güvenmek
gerekirse, 23 Şubat 1914 tarihinde Harbiye Nezareti’nde Enver Paşa ile bir
görüşme yapar.Enver ülkenin içinde bulunduğu çöküş tablosunu çizdikten sonra,
tek çıkışın Türk ve İslam aleminin birliğini sağlamaktan geçtiğini söyler.
Ülke içindeki gayrimüslimler ise devletin devamından yana olmadıklarını ispat
etmiş bulunuyorlardı. Osmanlı Devletinin kurtuluşu onlara karşı alınacak
tedbirlere bağlıydı. Teşkilât-ı Mahsusa'nm görevi, hükümetin....görünürdekikuvvetlerinin
ve asayiş teşkilâtının kat'iyyen başaramayacağı hizmetleriyerine
getirmekti. Kuşçubaşı'nın sözleriyle, ilk
vazife, SADlK’larlaHAİN'leri birbirlerinden ayırmak idi[19].Bu doğrultuda, büyük
bir plan hazırlamıştık...”[20]Teşkilât-ı
Mahsusa'nın önde gelen ismi teşkilatın mucidinin amaçların özetliyor.
İTC Ege'den gayri
Türk unsurların temizlenmesine ilişkin geniş planını yaygın bir kadro ile
örgütleyerek gerçekleştirir. Bu plan çerçevesinde yok dilen Gayri Türk
unsurların sayısı çeşitli şahsiyetlere göre 150.000 ile 1.500.000 arasında
değişir. Ayrıca bu unsurların bütün mal varlıklarına el konulduğunu söylemeye
gerek yok. Çeşme’de her şeylerini
bırakarak bir hafta içinde 40.000 Rum tarihsel topraklarından buharlaşmıştır.[21] Planın askeri boyutunun
yanında İktisadi boyutu da vardır.Bu planının iktisadi boyutunuyönetmek üzere
özel olarak Bursa'dan getirilerek görevlendirilen 3. Cumhurbaşkanı Celal Bayar,stratejik noktalara kümelenmiş... gavri
Türk yığınakların tasfiyesi sonucu, sadece İzmir ve civarından 130 bin
dolayında Rum'un zorla Yunanistan'a göç ettirilmiş olduğunu aktarır. Celal
Bayar tüm bu eylemleri, milli bir hareket
olarak adlandırmaktadır. Halil Menteşe, İzmir civarından sürülen Rumlar için
200 bin sayısını vermektedir. Bu sayılar sadece Ege bölgesine ilişkindir.
Trakya bölgesinden sürülen Yunan nüfusu ise 1919 yılında, Meclis-i Mebusan
görüşmelerinde, 300- 500 bin arasında verilmiştir.
Kuşçubaşı, sadece 1914 içinde ve savaşın ilk aylarında, Ege mıntıkasında ve bilhassa sahillerde
yuvalanmış ve kümelenmiş olan... Rum-Ermeni nüfus(un), sürülen miktarının
1 milyon 150 bin olduğunu söylemektedir. Böylece, değil sahip, bekçi bile olmadığımız gâvur İzmir başta olmak üzere
tüm Ege temizlenir. Kuşçubaşı tüm bu
eylemleri fetih hareketiolarak
tanımlar. 19 Haziran 1918 tarihinde İngiliz İstihbarat servislerince Fransız
Harbiye Vekaletine sunulan bir raporda, sürülen ve öldürülen Rumlara ilişkin
verilen sayılar, Kuşçubaşı'nın verdiği sayılara yakındır: Trakya ve Anadolu'dan gönderilen nüfus 1.5 milyonun üstündedir; bu
miktarın yarısı ya zor koşullar altında öldüler ya da katledildiler. Türk Memur
ve subaylar Hıristiyanların artık Türkiye'de yaşamalarına izin verilmeyeceğini
ve Rumların zorla Müslümanlaştırılacaklarını çekinmeden ilan ediyorlar. Rumların Türklerce el konulan-
emlâkinin değeri 5 milyar Frank’ın[22] üzerindedir.[23]
Ege’deki kovulmalar konusu ancak savaş sonrasında ilk defa Meclis'in 4 Kasım 1918 tarihli, 11.
Oturumunda ele alınmıştır. Ege’de etnik
temizlik ve ve ardından gelen 1915 sürecini vatandaşlara karşı cihadolarak niteleyen Aydın Mebusu EmanuilEmanuilidis
Efendi, "Hükümet-i Sabıkanın [eski hükümetin] icraatı hakkında” şimdiki
Hükümet'in açıklama yapması amacıyla bir soru önergesi vermiştir. Önergesinde
Ermeni Kırımı konusuna değinen Emanuel Efendi, Rum göçüne ilişkin; "Rum unsurlarından 250 bin nüfus,
hudud-u Osmani'den[Osmanlı sınırından]tart
edilerek [kovularak]malları müsadere
edilmiştir", ayrıca, "550 bin Rum nüfus daha, Karadeniz, Çanakkale,
Marmara ve Adalar denizleri sevahil[kıyıları] ve havalisinde ve sair
mahallerde kati ve imha edilmiş ve malları da zabt ve gasp edilmiştir.[24]
Çeşme
Kaymakamı Hacim Muhittin Bey’in zihniyeti bu konuda ilginçtir. Planın bir
parçası olarak özel olarak bölgeye atandığının ifadesidir: “Bizce en mühim
anasır meselesi, Aydın vilayetinin sahil kısmının çoğunlukta oturan Rumlar
meselesi idi. Balkan Harbi es nasında kazandığı kolay galibiyet neticesinde bir
taraftan Drama’ya kadar Makedonya’yı gasb etmiş olan Yunanlılar’ınbundan sonraartık Aydın vilayetini bilfiil işgale
başlayacaklarına şüphe yoktu. Adalar meselesinden dolayı kendileriyle ergeç
mücadeleye hazırlandığımız Rumlar’ında, Yunanistan Makedonyası’nda kalan ve
Osmanlı memleketlerine hicret etmek isteyen İslam ehaliye mukabil Yunanistan’la
mübadelesi esasına muvaffakat etmesi Yunan hükümetinden talep olundu.
Mösyö Venizelos,
istikbale ait muzır niyetleri için bir mümanaat darbesi teşkil eden bu
teklifimize iltifat etmiyordu. Fakat o sıralarda Türk unsuru arasında şiddetle
hüküm sürmeğe başlayan milliyet cereyanı en ziyade Aydın vilayeti dahilinde
tesir etmeğe başlamış ve Yunanlılarla Sırplar’dan ve Bulgarlar’dan gördükleri
her nevi zulme tahammül edemeyerek en caniyane işkencelere maruz kaldıktan
sonra Osmanlı memleketlerine ilticaya mecbur olan yüzbinlerce İslam muhaciri
tarafından yerli Rumlar’a karşı bazı tecavüzlere başlanmıştı …Yani tahkikat netice gösterdi ki, Rumlar’a
zulüm yapılmamış ve zulümden çok cam yanmış İslam muhacirlerinin irtikab
ettiği bazı tecavüzler, hükümet tarafından şiddetle menedilmiştir. Nihayet
Venizelos, Talat Bey’in noktai nazarını kabul ederek Aydın vilayetinin sahil
kısımlarındaki Rumlar’ın Yunanistan’a ve Makedonya İslam ahalisinden arzu
edenlerin de Aydın vilayetine nakledilmesi ve menkul mallarına eskisi gibi
tasarruf etmek üzere, gayrimenkul mallarının mübadeleye tabi tutulması esası
dairesinde müzakerata başlamağı kabul etmişti.”[25] Olayların boyutu nedeniyle Yunanistan
tarafından sorunun mübadele ile
çözülmesi önerilmektedir.
Hacım
Muhittin Bey’in oğlu,
babasının uyguladığı terörü nakleder,
Hacım bey bu uygulamalarıyla bölge Rumlarını sindirmiş ve pratikleriyle de
övünmektedir. “[O]n bin Türk’ün kırk bin Rum üzerinde egemenlik kurarak onları
sindirmelerini de daima sitayişle [övünçle] anlatmıştır. Gerçekten on bin
Çeşme Türk’ü kırk bin Rum üzerinde hakimiyet kurmuştur. Bunun sonucunda Balkan
Savaşında, Sakız ve diğer Ege adalarında Yunanlı 26ların saldırıları sürerken, Çeşme Rumları
kıpırdamaya ve başkaldırmaya cesaret edememişlerdir. Bunda kaymakam Hacim
Bey’in cesur ve bilgili idaresinin de payı olduğunu kabul etmek gerekir
sanırım. Kaymakam, daha başlangıçta harbin devletler arasında olduğunu, aynı
topraklarda yaşayan toplulukları ilgilendirmeyeceğini belirtmiş ve bir olay
vukuunda çoktan yani Rumlardan çok, azdan yani Türkler- den de az kayıp
olacağını hatırlatmayı ihmal etmemiştir.Balkan Harbinden sonra da Rumların İzmir (Klozomen)
yarımadasından Yunanistan’a göçünü hızlandırmak için yıldırma hareketlerine
tevessül etmekten çekinmemiştir. Rum manastır ve kiliselerinin, sorumluluğu
sarhoş palikaryalara atılarak yakılması gibi. Karadağdaki fener bekçisinin
öldürülmesi gibi. Çeşme’ye
çok yakın olan Urla’da ise Rumlarla Türkler arasında farklı bir ilişki
mevcuttu. Çok saldırgan, hatta şirret olan Rumlar çoğu devecilikle geçinen
sakin tabiatlı Türkler üzerinde gerçek bir hakimiyet kurmuşlardı. Bu durumu
savaş da değiştirememişti. Hükümet, Rumlar saldırganlıkta çok ileri
gittiklerinde Kızıldağ, bu günkiÇatalkaya, yörüklerini Urla’ya indirir ve
Rumları sindirirdi. Belki garip bir idare tarzı ama gerçek.” [26] Özel görevli Hacım Muhittin Bey, bölgede terör kaynaklarından
biridir.[27]
Bölgeye Hacim Bey’den sonra gelen Hilmi Uran tasfiye ve etnik temizliğin
boyutunu ortaya serer. Hatıratında Çeşme ve çevresindeki terör olaylarına özel bir yer ayırır:
ÇEŞME kaymakamlığında işe başladığım günlerde artık Balkan Harbi de sona ermiş bulunuyordu:
harbi 'kaybetmiştik. Hemen ardından Osmanlılık camiasında bir çöküntü başlamıştı.
Ordularımızın ricatini geniş ve acıklı bir hicret akını takibetmekte ve bir
Türk - İslâm muhacereti, daha çok İstanbul üzerinden sel gibi Anadolu’ya
akmakta idi… Bu büyük bozgunun ve bir sefalet akım halinde devam eden muhaceretin
Anadolu’da ilk tepkisi Çeşme’de Rumlar arasında olmuş, çok ihtiyatlı bir kaç
Rum ailesinin durup dururken adalara gitmeyi isabetli bir hareket bularak
Çeşme’den ayrılması bütün Çeşme Rumları arasında şiddetli bir korku yaratmış ve
birkaç gün içinde Çeşme ve mülhakatında başlıyan bir Rum muhacereti derhal her
tarafa yayılarak artık önüne geçilemez bir hal almıştı…Biz Çeşme’de Sakız adasıyla
karşıkarşıya idik. Mahallî kayıkların Rumları ilk Sakız’a götürmesi üzerine
oradan derhal muhtelif Çeşme iskelelerine kayıklar gönderilmiş ve bu da, bir
nevi kucak açma kabilinden olarak, Rum muhaceretini teşvik etmişti. Bütün ilçe
Rumları, artık birkaç gün içinde Çeşme’den olduğu gibi, kendilerine en yakın
ve en münasip iskele olarak seçtikleri, Köste’den, Aşağı Çiftlikten, Agrilya’dan, Reisdere'den ve ıldır’dan
Sakız’a gitmeye başlamışlardı. Sonradan bazı Yunan vapurları da gelmiş ve
taşımaya yardım etmişti. Bununla beraber, pek çok Rumlar, iskelelerde günlerce
vasıta beklemişler ve bugünleri bazıları evlerinde ve bazıları da hep bir
arada toplu bulunmayı daha emniyetli telâkki ederek, deniz kenarında, eşyaları
üzerinde geçirmişlerdi.Rumlar beraberlerinde istedikleri kadar eşya
götürüyorlardı. Buna hiç mümaneat edilmemişti [engel olunmamıştı]. Hattâ bazı
Rumlar telâşla az eşya alarak çıktıkları evlerinden, iskelelerde kaldıkları
müddetçe, gidip gidip eşya getiriyorlar ve götürebileceklerine kani olduklarını
alıp götürüyorlardı. Çeşme’ye İslâm muhacirleri, Rum muhacereti başladıktan ve
artık önüne geçilemez bir hal aldıktan sonra getirilmiş ve Rumların terkedip
çıktıkları evlere yerleştirilmişti.Çeşme’de Rum muhaceretinin sebebi tamamiyle
ruhidir. Bunu, Rumların birdenbire mahiyetini bilmedikleri meçhul bir korkuya'
kapılmış ve bilhassa hayatları için herşeyden şüphe eder bir duruma düşmüş
olmalarında aramalıdır.Onlar kısa zamanda bu korkuyu birbirlerine
aşılamışlardı. Çünkü hiç bir yerde hiç bir tazyika maruz kalmamışlardı. Hiç
.bir yerde hiç kimsenin evine en ufak bir tecavüz olmamıştı. Ne muhaceret başlamazdan
evvel, ne muhaceret devamınca kimsenin burnu dahi kanamamıştı. Ve hiç bir
kimseye yan gözle ve kötü gözle bakan olmamıştı; bu muhakkaktır. Nitekim bu muhaceret
birdenbire devletlerarası bir mesele ehemmiyetini de almış ve henüz muhaceretin
arkası alınmamış iken Çeşme’ye İstanbul’dan muhtelit bir tahkik heyeti
gelmişti. Bu heyet büyük devletlerin İstanbul sefaretleri baş tercümanlarından
terekküp ediyordu. Hükümet böyle bir tahkik arzusunu. memnunlukla kabul etmiş ve o vakit
Muhacirin Müdürü vazifesini görmekte bulunan Şükrü Kaya Beyi de bu heyetin
reisliğine tâyin etmişti. Heyet gelmiş, Çeşme’de bir çok Rum evlerini gezmiş,
bir çok Rumlarla görüşmüştü ve hiç bir evde ufak bir taarruz ve tecavüz
işareti bulamadığı gibi, hiç bir Rum da kendilerine şundan veya bundan tazyik
gördüklerini söylememişti. Gitmemeleri kalmaları tavsiyesini de
reddetmişlerdi. Hattâ bu baş tercümanlardan birisi, muhaceret için mutlaka bir
sebep bulmak istiyormuş olacak ki, bir aralık bana dönmüş ve sitemli bir
bakışla : “Biz vakıa bir şey bulamadık. Fakat kırkbin kişi de dua ile gitmez”
demişti. Evet, öyledir. Kırkbin kişi gerçi dua ile gitmezdi, buna inanmak
lâzımdı Fakat yine inanmak lâzım geliyordu ki, kuşkulu dimağlarda muhayyelenin
büyüttüğü mevhum bir can korkusu, işte böyle koca bir ilçe halkını yerinden
oynatabiliyor ve onları zaptecülemez, durdurulamaz hale getiriyordu.Çeşme’nin
bir iki hafta içinde tamamen çehresini değiştiriveren Rum Muhacereti işte
böyle başlamış ve böyle bitmişti.”[28]
Hilmi Uran olayları ve uygulanan terörü anlamazdan gelmektedir.
Trakya’dan
seçilen Rum mebuslar, savaş sonrasındaki meclis toplantılarında bu durumu
meclise taşırlar, ancak bir sonuç elde edemezler: 11 Aralık 1918'de,
Tekfurdağı Mebusu Dimistoklis ve Çatalca Mebusu Tokinidis Efendiler, Ayvalık,
Edirne ve Çatalca bölgelerinden zorla yaptırılan göçler konusunda da sayılar
bildirmişlerdir. Buna göre Edirne ve Çatalca bölgesinde, evleri ve mallan
yağmalanan ve zorla Yunanistan’a göçe zorlanan Rumların sayısı 300 bindir.
Ayrıca bölgede çeteler katliamlar düzenlemişlerdir. Dilekçe sahipleri
bölgedeki Ermenilerin de katledildiklerini aktardıktan sonra, yapılan
katliamları, "MasakarBelanc" olarak
tanımlamışlardır. Toplam kayıp 500 bin olarak bildirilmiştir… Efkalidis
Efendi, olaylar üzerine Talât Paşaya başvurduklarınca,Talat’ın kendilerine, Biz Türkiye'den kat'iyyen memnun değiliz,
biz Venizelos'un fırkasına mensubuz. Yunanistan'a gideceğiz... Niçin bize
müsade etmiyorsunuz?, biçimindeki ifadelerin yer aldığı telgraflar
gösterdiğini aktarır. Bundan daha da önemlisi, milletvekili olmasına rağmen
kendi malı mülkü de yağma edilmiştir.
Mallarını geri istediğinde ise, yörede kurulmuş komisyona başvurup
hakkını orada aramaya yönlendirilmiştir.Dimistokli Efendi Tüm bu kıyımların
İttihat ve terakki Hükümetinin Balkan Savaşı sonrası sistemli olarak gündeme
soktuğu Türkleştirme polikasının parçası olduğunu söylemiştir.[29]Operasyon’un başarısından
dolayı bölge idarecileri ödüllendirilir; Edirne Valisi Hacı Adil Bey [Arda]
Osmanlı Meclisi başkanlığına, Tekfurdağı Mutasarrıfı Zekeriya Zihni Bey [Baj]
Edirne Valiliğine terfi ettirilmiştir. Bu şahsiyetler 19151 Soykırım sürecinin
aktörleri olarak Patrik Zaven’inexterminators listesinde yer alırlar.
Ege
ve Trakya’daki Etnik temizlik üzerine tartışmalar “12 Aralık meclis
oturumunda da devam etmiştir. Tartışmalara katılan Ermeni Mebus Nalbantyan
Efendi, bu temizlik operasyonu ile Ermeni Kırımı arasındaki paralelliğe dikkati
çekmiş; gerçi Türkler tekrar tekrar
yapılan zulümlerin, eylemlerin aleyhinde olabilirler, fakat yapılan mezalim
Türkler namına yapılmıştır, demiştir. Eylemler 1913 yılından itibaren
izlenen sistemli politikaların sonucudur ve Türk
hâkimiyetini sağlamak" adına yapılmıştır. Dolayısıyla Türklerin
kolektif sorumluluğu söz konusudur[30]Nalbandyan, iki dönemdeki iki süreç arasındaki
benzetmesinde haklıdır.
Teşkilât-ı Mahsusa, bağlılık ve sadakatleri daima şüphe ile
karşıladığı Türklerden gayri ırk ve
milletlerin ekseriyet teşkil ettikleri yerlerde aldığı tedbirlerle, hükümetin
görünürdeki kuvvetlerinin başaramayacağı hizmetleri
görmüştür. İç Düşmana , yani
İmparatorluğun gayrimüslim unsurlarına yönelik eylemler, örnekler de görüldüğü gibi I. Dünya Savaşı öncesi başlamıştır. Trakya ve
Ege'deki Rum nüfusun terörle sürülmesi, milli
iktisat politikasının parçası olarak mallarına el konulması… Gibi genel bir
planın parçası olarak Ege ve Trakya’da hayata geçirilen bu etnik temizlik planı başarılar ışığında gözden geçirilerek daha büyük
ölçeklisi tarihi Ermenistan’a uygulanarak, etnik
temizlik Soykırıma taşınmıştır.
Ege
ile ilgili bir çalışmada uygulanan bu sistematik terör ve Türkleştirme
politikası ayrıntılı olarak incelenir[31]:
Operasyonun
iktisadi boyutu çerçevesinde Milli İktisat adı verilen yeni bir ekonomik
politikanın uygulanmasına da başlanıldı. Balkan Savaşı sırasında başlayan
Yunan mallarına boykot hareketi, imparatorluğun en ücra köyündeki Rum bakkalına
kadar genişletildi.
Her şeyden önce,
iktisadi yönden güçlenmiş Rumları çökertmek, yıkmak gerekiyordu. İzmir-Aydın
ve İzmir-Kasaba demiryolları boyunca sıralanan istasyonlardaki bakkalların
hepsi Rumdu. Köy, kasaba ve ilçelerdeki bakkal ve ticarethanelerin de tamamına
yakını Rumların elindeydi. Geriye kalanları Yahudi ve Ermeniler işletiyorlardı.
Türkler ancak büyük ilçelerde ve şehirlerde güçsüz bir biçimde iktisadi
varlıklarını sürdürmeye çalışıyorlardı.
İşte boykot hareketi bu şartlar altında başlatıldı ve ilk
ağızda gerçekten başarılı sonuçlar alındı. Görünüşte, bu hareketin hükümetle
hiçbir ilgisi yoktu. Avrupa’ya karşı halkın
bir tepkisi olarak gösterilmek isteniyordu. Dışarıya karşı böyle bir hava
yaratılmaya çalışılırken, İttihat ve Terakki, Rumlarla Yunanlıların çoğunlukta
bulunduğu bölgelerde, örgütleri aracılığıyla “Türk’ün Türk’ten
alışverişi” ve “Rum, Yunan tüccarlarıyla her türlü ilişkinin kesilmesi”düşüncesini halka yayıyordu. Türk halkı, Balkan
Savaşları’nın etkisiyle boykot hareketini tutmuş, elinden geldiği ölçüde desteklemeye
başlamıştı.
İttihat ve Terakki, bu
kadarıyla Rum ve Yunanlıların iktisadi güçlerinin kırılmayacağını biliyordu.
Bu hareketi birtakım mali ve ticari kurumlarla desteklemezlerse boykot bir süre sonra
başarısızlıkla sonuçlanacaktı. Çünkü ortaya şöyle bir sorun çıkıyordu: Türk
halkı ve köylüsü, Rumlarla Yunanlıları boykot ettiğine göre, alışverişlerini,
ticari ilişkilerini kimlerle yapacaktı? İhracat Rumların, Yunanlıların, öteki
azınlıkların, levantenlerin, Fransız, İtalyan, İngiliz ve Amerikan uyrukluların
elinde bulunuyordu Ege’de. Bunların karşısına Türk tüccarıyla Türk ticaret
kurumlarıyla çıkmak gerekiyordu. Yoksa,boykot duygusal bir hareket olmaktan öteye
geçemeyecekti. Uzun bir süre sonunda yapılanlar unutulup heyecan kaybolunca,
Türk halkının iliğini kemiğini sömüren eski düzen yine egemen olacaktı.
Böylece boykot hareketiyle
birlikte, İttihat ve Terakki bir Türk burjuvazisi yaratmak için çaba
göstermeye başladı. Ege’ye özgü bankalar ve kooperatifler kuruldu. Birinci
Dünya Savaşı'nın başlamasından sonra yabancı uyrukluların yürüttükleri işler
Türklere devredildi…Rumların ve Yunan uyrukluların bir bölümü, boykottan sonra
Ege Bölgesi’nden ayrılmak zorunda kaldılar. Balkan Savaşlarıyla aklı başına
gelir gibi olan Osmanlı ülkesinde bundan böyle eskisi gibi
kolaylıkla tatlı kârlar elde demeyeceklerini anlamışlardı.
Yine de boykot, Ege’de Rum ve Yunan
nüfusunda önemli bir azalma meydana getirmediği gibi, ekonomik güçlerini de
geniş ölçüde etkilemedi. Çünkü, Türk ticari ve mali kurumlan daha yeni yeni
filizlenmekteydi. Tam anlamıyla etkili olabilmeleri için yıllar gerekliydi…
Tıpkı boykot hareketinde olduğu
gibi, tehcirde de hükümet, resmen eylemin içinde değildi. Tehcir, yani
göç ettirme hareketi Batı Anadolu’daki İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin
örgütleriyle Teşkilatı Mahsusa tarafından el altından yönetilmekteydi. Çeşitli
yollardan Rumlar rahatsız ediliyor, yapılan baskılarla göçe zorlanıyorlardı.
Teşkilatı Mahsusa Reisi Kuşçubaşı Eşref Bey’in emrindeki Türk çeteleri;
özellikle Söke dolaylarında Yunanistan’a ait Sisam Adası’yla sıkı ilişkileri
bulunan Rum köylerine baskınlar yapıyorlardı…Tehciri Ege’de merkezi
İzmir’de bulunan 4. Kolordu Kumandanı Pertev (Demirhan) Paşa, bu
Kolordunun Kurmay Başkam Cafer Tayyar (Eğilmez) Paşa ile İttihat ve
Terakki’nin İzmir Kâtibi Mes’ulüMahmut Celal (Bayar) Bey yürütmekle
görevlendirilmişlerdi. İlk ağızda yüz binden fazla Rum,
Yunanistan’a gitmiş ya da Anadolu içlerine sürülmüştü. Bu işlem gelişigüzel
yapılmamıştı. Yunan Adaları’na yakın kıyı şeridindeki Rumlarla, Türkleri
azınlıkta bıraktıkları bölgelerde oturanlar göçe zorlanmıştı. Bergama, Foça,
Çeşme ve Karaburun Rumları göç ettirilenlerin başında geliyorlardı. Siyasal
nedenlerle İzmir içindeki Rumlara dokunulmamıştı. İzmir fazla göz önündeydi.
Büyük devletlerin konsolosluklarının bulunduğu bir şehirde göç ettirme
işlemine girişmek sakıncalı bulunmuştu.
Aslında tek bir Rum'a bile açıkça “Yunanistan’a
git” denilmiyordu. Yalnızca o güne dek görmedikleri birtakım angarya ve
yükümlerle Rumların rahatları kaçırılıyor, tedirgin ediliyorlardı. Eli silah
tutan Rum gençleri, Amele Taburları adı altında toplanıyor; bunlar yol, orman
ve yapı işlerinde çalıştırılıyorlardı…AmeleTaburları’yla Rumlar, kontrol altına
alınmış oluyorlardı. Angaryaya dayanamayan Rumlar, sonunda birer ikişer ya da
toplu halde Yunanistan’a kaçtılar, göç ettiler…29 Ekim 1914’te Birinci
Dünya Savaşı’na girince tehcir yeniden başlatıldı. Bu kez kaçan kaçıyor,
kaçamayan kıyıdan 500 kilometre içerilere sürülüyordu.
Tehcir sırasında Ayvalık[32]
iki bölüme ayrıldı. 1914 yılının Mayısından itibaren uygulanmaya başlayan göç
işlemi, İzmir bölgesinde sayılan Araplar Deresi’ne kadar olan kesimde
başarıyla uygulanmıştı. Araplar Deresi’nin kuzeyindeki Ayvalık ve Yunda (Ali
Bey) Adası Rumları, türlü nedenlerle ilk göç ettirme hareketinin dışında
kaldılar.
Ayvalık ve çevresinde tehcir hareketi
Birinci Dünya Savaşı’nın sonuna kadar aralıklarla devam etmesine rağmen, yine
de Rumlardan tam olarak temizlenememiştir. Ayvalık’a sırf bu sorunla ilgili
olarak Talat ve Liman vonSandersPaşalar da gelmişlerdir. 5. Ordu
Kumandanı Liman vonSanders, Türk hükümetine verdiği bir raporda, “Yunanlılar
göç ettirilmedikçe, ordunun güvenliğini sağlama sorumluluğunu üzerine
alamayacağını” bildirmişti.YorgoSakkarisSanders’in“bu gavurları hala denize
atamaya muktedir olamadılarmı?[33]
Diyerek tehcirin bir an önce başlamasını istediğini kaydeder. 1914 Mart ayında
Arap Deresi güneyindeki Rumlar; Balıkesir, Kepsut, Susurluk ve sındırgı gibi
Türklerin çoğunlukta oldukları bölgelere gönderilmişlerdi.
[1] O ruhu
Teşkilat-ı Mahsusa başkanlarından Halil (Kut) “Talebelik yıllarında Enver ve
Hafız Hakkı ile konuşurken Makedonya’dan bahseder, orada teşkilât
yapmanın ve çetelerle dövüşmenin hayallerini kurardık. İmparatorluğun başına
dert olan çeteleri yola getirmekle devlete karşı hizmet içinde olacağımıza inanıyor
ve daha sonraki ideallerimiz için de Makedonya’yı biçilmiş kaftan buluyorduk”
sözleriyle nakleder. O ruh savaş öncesi ve sonrasında Osmanlı coğrafyasını kan
gölüne çevirecektir.
[2] Galip Vardar, İttihad ve Terakki İçinde Dönenler. Ed.
S.N. Tansu, YZY yayınları, s 387-388
[3] Hamit Bozarslan, türkiyede devlet komitacılık ve
çetecilik konusunda birkaç hipotez Resmi Tarih Tartışmaları-1 Ed.
F.Başkaya, Özgür Ün. Kitaplığı 2005. S
181.
[4]Ternon, bir Soykırım Tarihi, haz. R. Zarakolu, Belge,
2013 s 272
[5] Bilge Criss, İşgal Altında İstanbul 1918-1923,
iletişim 2008 s 145
[6] Bilge Criss, İşgal Altında İstanbul 1918-1923,
iletişim 2008 s 146
[7] Taner akçam, İnsan Hakları ve Ermeni Sorunu,
İmge,2002, s 169-171
[8] Ahmet Tetik, Teşkilat-ı Mahsusa (Umur-ı Şarkiyye
Dairesi) Tarihi cilt I: 1914-1916, İşbankası Y. 2014, s 15
[9] Orhan Koloğlu, Curnalcilikten Teşkilat-ı Mahsusa’ya
Kırmızı Kedi Y. 2012 s 98
[10] Orhan Koloğlu, Curnalcilikten Teşkilat-ı Mahsusa’ya
Kırmızı Kedi Y. 2012 s 89
[11]Atilla Çeliktepe, Teşkilat-ı Mahsusa’nın siyasi
Misyonu, IQ 2002, s 73-74-75
[12] Philip H. Stoddard, Teşkilat-ı Mahsusa, arma, 2003, s 62
[13]Kutay, Cemal (1983). Talat Paşa’nın Gurbet
Hatıraları.Cilt 3. İstanbul: Kültür.Sayfa 1491. Akt.Vahakn N. Dadrian, türk Kaynaklarında Ermeni Soykırımı,
tpolu Makaleler 2, Çev. Attila Tuygan Belge Y. 2005 s 80
[14] Erik Jan ZürcherModernleşen Türkiye’nin Tarihi, Çev Y.S. Gönen,
İletişim.2002 s 162
[15]Bozarslan, miiliyetçi hareket/ milli mücadele
dönemindeki TM kalıntılarına da dikkat çeker: İstiklâl
Harbi’nin de, en azından 1921’e, yani Batı bölgesinde az-çok merkezî bir
ordunun kurulmasına kadar, çetecilik temelinde geliştiğini görmekteyiz: İstiklâl
Harbi çeteciliği, büyük bir ölçüde bürokrasi ile eşanlamlı olarak kabul edilen
“okumuşlar katmanını” hor gören plebyen bir niteliğe sahibdi. Subay kökenli
İttihatçılıkla ihtilaflı ilişkilerin oluşmasına yol açan bu plebyenlik, aynı
zamanda da, asker eşraf ve ulema kökenli Birinci Cihan Harbi dönemi
İttihatçılığını devam ettirmekteydi. Bu dönemdeki çete üyelerinin de büyük bir
kısmının devlete oranla nispi bir özerkliğe sahip olan ve “cemiyet”ten,
özellikle de eşraftan ve ulemadan gelen simalarla güçlenen Teşkilât-ı
Mahsusa’dan geldikleri, devleti devlete rağmen kurtarma programını devam
ettirdikleri söylenebilir. Bu anlamda, çetecilik, belli bir oranda, kendini,
Cihan Harbi İttihatçılığının ya zihnî ya da de organik devamı olarak algılamaktaydı.
Ne var ki, kriz ve dağılma, İttihatçılığın uğradığı prestij kaybı, İstiklâl
Harbi’ni destekleyen Sovyetler Birliği’nin varlığı ve Üçüncü Enternasyonal
yoluyla yoğun bir propagandaya girişmiş olması... gibi faktörler, devletin ne
olduğu ya da ne olması gerektiği konularında çeteler arasında da ciddî yol
ayrımlarına yol açmıştı. Bu nedenle, Çerkez Ethem misalinin de gösterdiği gibi,
bazı çeteler kendilerini, sosyalizm, İslâmcılık ya da Türkçülük arasında
ihtilaflı sentezlerle meşrulaştırmışlardı. Hamit Bozarslan, türkiyede devlet
komitacılık ve çetecilik… s 182-183)
[16] Erik Jan Zürcher, Milli mücadelede İttihatçılık, Çev.
N. Salihoğlu, İletişim,2003 s 108
[17] Arnold J. Toynnbee, The Western Question in
GreeceandTurkey NY 1970 s 36 dan akt Taner akçam, İnsan Hakları s 189
[18] Taner akçam, İnsan Hakları ve Ermeni Sorunu,
İmge,2002, s 186
[19] Eşref Kuşçubaşı, anılarında bu toplantıların Mayıs, Haziran
ve Ağustos 1914 tarihlerinde de devam ettiğini söyler. Toplantılara,
İttihat ve Terakki Partisinin Anadolu'daki
"mutemet... değerli, fedakâr, vatansever unsurları" da "birer
vesile ile İstanbul'a çağrıl(arak) dahil edilmişlerdir. Önemli olan
bu toplantılardan, kabineye dahil bazı
zevatın bile malumatı olmamasıydı Cemal Kutay, Birinci Dünya… s 18’den
aktaran Taner Akçam, İnsan Hakları…s 187
[20]Cemal Kutay, Birinci Dünya harbinde Teşkilat-ı Mahsusa
ve Hayber’de Türk Cengi, 1964 s 18. Akt. Taner akçam, İnsan Hakları ve Ermeni
Sorunu, aynı yerde
[21] “evlerde götürülemeyip
de Rumlar tarafından öylece bırakılan eşya da bir müddet, evler gibi sahipsiz
kalmıştı. Bu gibi sahipsiz eşya, hiç hırsızlık olacağı akla bile gelmeksizin,
evlere girilip almıyor ve götürülüyordu ve bunu kimse gayri ahlâkî telâkki
etmiyordu. Çünkü bu eşyaya âdeta mubah bir mal gözü ile bakılır olmuştu. Hilmi
Uran Hatıralarım, Ankara 1959, s 72
[22] 1 FF= 22.4Os Lirası. 1914 yılı Omanlı Bütçesi
35.329.950 Os lirasıdır.
[23] Taner Akçam, İnsan Hakları…s 191-2
[24]EmanuilEmmanuilidis, Omanlı’nın son Günleri, Belge,
2014
[25] Babam Hacim muhittin Çarıklı, Bir Kuvay-ı milliyecinin
yaşam Öyküsü, Turgut Çarıklı, haz. Y. Hakan Erdem, Boğaziçi üniversitesi y.
2005 s 78-80
[26] Babam Hacim muhittin Çarıklı, Bir Kuvay-ı milliyecinin
yaşam Öyküsü, Turgut Çarıklı, haz. Y. Hakan Erdem, Boğaziçi üniversitesi y.
2005, s 27
[27] Hacim Muhittin Bey’in Kemalist dönem görev yerlerinden
biri bir başka terör kaynağı İstiklal
Mahkemesidir.
[28]Hilmi Uran Hatıralarım ankara 1959 s
[29] Taner Akçam, İnsan Hakları…s 192-194
[30] Taner Akçam, İnsan Hakları…s 194
[31]NurdoğanTaçalan Ege’de kurtuluş
hareketi Başlarken bilgi Y. 2007 s 7- 84
[32]1914 yılında Ayvalık’ın ekonomik, toplumsal ve kültürel
durumu şöyleydi:Kasabada 22 zeytinyağı fabrikası, 1 pirina fabrikası, 15 büyük
sabunhane, 6 un değirmeni, çoğu buharla çalışan 80 debbağhane vardı. Bunlardan
başka Ayvalık’ta 6 eczane, 20 doktor, 10 avukat bulunuyordu. 30 bini aşkın
nüfus, 5.500 binada yaşamaktaydı. Sayısı 500’e
varan ticarethanesiyle Ayvalık; işlek, hareketli bir beldeydi. Nüfusun tamamına
yakını Rum olduğu gibi, fabrikalar ve öteki işyerleri de onlara aitti. Yunan
harfleriyle kitap, dergi ve gazete basan iki matbaa faaliyetteydi. Bu
matbaalarda Kirikıs adlı günlük bir gazete ile EolikosAstir adlı
on beş günlük bir dergi yayımlanıyordu.
[33] YorgoSakkarisKİDONİE'nin TARİHİ. Yayınlayan Faydalı Kitapları
Yayınlama Cemiyeti (Atina) 1920. Liman vonSandres'in söyleyişi sayfa
210'da
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.