Doksan dokuz yıl önceydi. 24 Nisan’da, bu topraklarda
yaşayan bir halkın soyunun kırılması amacıyla bir ölüm yolculuğu başlatıldı.
Sonuçta yüzbinlerce insan öldü, yüzbinlercesi kökünden kopartılıp dünyanın dört
bir yanına savruldu. O halkın bu topraklardaki izleri büyük ölçüde silindi. Ama
tamamıyla değil. Ermeni Soykırımı’nın üzerinden yıllar geçerken, bu topraklarda
ancak Ermeni Hristiyan kimliklerinden vazgeçerek hayatta kalabilenlerden yeni
nesiller doğdu. Şimdi sayılarının bir milyona vardığı konuşuluyor. Yavaş yavaş
hikâyelerini anlatmaya başladılar.
Biz de bu hafta Ermenilerin Müslümanlaştırılma sürecini
tarihçi Ümit Kurt’la konuştuk. ABD’de Clark Üniversitesi’nde Holokost ve
Soykırım Araştırmaları Merkezi’nde doktora yapan Kurt, Antep Ermenileri üzerine
çalışıyor. Murad Uçaner’le birlikte Adıyaman’ın Besni ilçesinde
Müslümanlaştırılmış Ermenilerle sözlü tarih çalışması da yapmış olan Kurt’un
kitapları arasında Taner Akçam’la birlikte yazdıkları Kanunların Ruhu- Emval-i
Metruke Kanunlarında Soykırımın İzini Sürmek adlı kitap da var. Kurt,
“Müslümanlaştırılmış Ermeniler, artık ‘gavur’ olarak görülmek istemiyor” diyor.
Tuğba Tekerek: Ermenilerin Müslümanlaşması ne zaman
başladı?
Abdülhamit dönemine, 19’uncu yüzyılın üçüncü çeyreğine
kadar götürülebilir. 1895-96 dönemindeki Ermeni katliamlarından hem önce hem
sonrasında… Bu katliamlar, Ermenilerin reform taleplerinin sertçe bastırılması.
O dönemde Ermeniler doğu Anadolu’da, Kürt ve Çerkez toplulukların, aşiretlerin
saldırısına uğruyor. Hasatları talan ediliyor, evleri yakılıyor. Bir taraftan
İstanbul’a merkeze vergi ödüyorlar, bir taraftan Kürt aşiretlere haraç.
Kaçırılan Ermeni kızlarına tecavüz ediliyor. Bazı Ermeniler bu ortamda ihtida
yolunu yani Müslüman olmayı seçiyorlar. İhtida ettiğinde hem o kadar çok vergi
vermiyorsun, hem güvenlik sorunun kalmıyor. İhtida, bu anlamda, gadre uğrayan
Ermeniler için hayatta kalma stratejisi.
Ermenilerin Müslümanlaştırılması, 1915 döneminde nasıl
gerçekleşiyor?
Zaten Abdülhamit döneminden kalma ihtida deneyimleri var.
Tehcirin ölüm olduğunu gören Ermenilerin ihtida talepleri Haziran’da ortaya
çıkıyor. Talat Paşa, 22 Haziran 1915 tarihli bir telgrafla, bireysel ve toplu
tüm ihtidaların kabulünü ve bunların tehcirden muaf tutulmasını emrediyor. Buna
göre Müslüman olan Ermeniler Suriye’ye tehcir edilmeyecek ama Anadolu içinde
yerleri değiştirilecek, dağıtılacaklar. Ama bu telgraftan sadece üç hafta
sonra, politika değişiyor. Talat Paşa sırf tehcirden kurtulmak için ihtida
ettiklerini belirtip, ¨İhtida etseler de tehcir edin¨ diyor. Çünkü, yüzde
5-10’luk oranı tutturamayacaklarını görüyor.
Nedir yüzde 5-10 oranı?
İttihat Terakki’nin tehcir sırasında uyguladığı bir nüfus
politikası ve etnik mühendislik projesi var. Anadolu coğrafyasının
Türk-Müslüman bir kimlik çerçevesinde homojenleştirilmesini amaçlıyor. Buna
göre, tehcirden muaf tutulan Ermeniler, Anadolu’da gönderildikleri yerdeki
Müslüman nüfusun yüzde 5’ini geçmeyecek. Mesela Adana’da ihtida edenler belli
köylere dağıtılacak ama o köylerdeki nüfusun yüzde 5’ini geçmeyecek. Eğer
Suriye’ye gidenler ihtida etmişse, oradaki Müslüman nüfusun yüzde 10’unu
geçmeyecek. Zaten tehcir başladığında, Halep’e giden Ermenilerin sayısı 400
bine yakın olduğu, yüzde 10’luk barajı hayli hayli geçtiği için ikinci, üçüncü
yere tehcir edilir, bir çöl bölgesinden diğerine gönderilir bu insanlar.
Kitlesel ölümler ondan sonra başlar.
Talat Paşa’nın “İhtida etseler de tehcir edilecekler”
kararı uygulanıyor mu?
Osmanlı arşivlerinden bulduğum bir belgeye göre Ağustos
1915’ten itibaren Kastamonu, Konya, Karasi, Urfa, Eskişehir ve Edirne’den gelen
bütün ihtida talepleri reddediliyor. Ama ihtida, İttihat Terakki döneminde, bir
başlatılıp bir ara verilen bir süreç. İhtidayla ilgili tek bir mevzuat, tek bir
uygulama yok. 5 Kasım 1915’te, ihtida kurallarının belirlendiği bir talimatname
hazırlanıyor. Buradada da “Merkezin tek tek güvenlik soruşturmasından geçirerek
kalmasına izin verdiği Ermenilerin ihtida talebi kabul edilecek” deniliyor.
İhtida nasıl gerçekleşiyor?
İttihat Terakki döneminde Adliye Nezareti altında mezhep
ve din değiştirme işlemlerini yürüten bir birim var. Bu nezaretten bir bürokrat
geliyor. Önce ihtida edecek kişiye bir Müslüman ismi veriliyor ve kelime-i
şahadet getirmesi isteniyor. Yanlarında din adamı da oluyor. Grup halinde
seremoniyle ihtida edebiliyorsunuz. Ya da bireysel olarak Müslüman
olunabiliyor. Bu kişiler Müslüman olduktan sonra da sürekli güvenlik
soruşturmasından geçiriliyor. Bir adam hapisten çıkar, sonra her gün polise
gidip imza atması gerekir ya, onun gibi, hep istim üstündeler ve neredeyse her
hareketleri izleniyor.
Sizin Besni’de görüştüğünüz Ermeniler oraya nasıl
gelmişler?
Besni Adıyaman’ın küçük bir ilçesi. 1915’ten sonra,
yaklaşık kırk Ermeni çocuk orada toplanmış. Kimisi Malatya’daki yetimhaneden
kimisi Adıyaman’daki yetimhaneden getirilmiş. Adam, “Tarlada çalıştıracak adam
lazım” diyor, getiriyor çoçuğu. Çocukların çoğunu kendi aralarında
evlendirmişler. Bugün bu insanlar Ermeni olduklarını biliyor. Etraftakiler de
biliyor. Ama, konuşulmuyor. Herkesin bildiği ama konuşulmayan bir hikaye.
Sessiz bir diyalog.
Şimdiki kuşak, Ermeni olduğunu nasıl öğrenmiş?
Herkes onlara, çocukluklarından itibaren “gavur” diyor.
“Nereden geliyor bu gavurluk” diye merak edip öğreniyorlar. Ya da birisi askeri
liseye gitmek istemiş. Babası “Bizi asker etmezler” dermiş. “Niye” diye
soruyor. Çok sorunca da bir şekilde anlatıyorlar. Ama kesik kesik anlatıyorlar.
Sorulduğunda birkaç damla gözyaşı döken var. Vücudundaki, o zamandan kalma
yarayı gösteren var.
Bu insanlar, Müslüman kimlikleriyle barışık mı?
Barışık. Ben başka bir bölgeden, imamlık yapan Ermeni
biliyorum. İnandığı şeyin, 1915’te yapılanlara külliyen karşı olduğunu,
Müslümanlığın o olmadığını düşünüyor. “Bu kitaba inanan biri bunları yapamaz”
diyor. Yapılan şeyin bir kırım, imha olduğunu biliyorlar. Ermenilerin böyle bir
gadre maruz kalmasının nedeninin ise tamamen ekonomik olduğunu düşünüyorlar.
“Zanaatkarlık, zenginlik, askerlik yapmamak…” diyorlar.
Şu anda Ermeni kimlikleriyle ilgili bir korku
hissediyorlar mı?
Tabii ki. Sebebi, hâlâ inkar siyasetinin devam etmesi.
Hâlâ bu insanların, ülkenin vatandaşı gibi değil, rehineymiş gibi görülmeleri.
Güvercin tedirginliği sadece Hrant Dink’e özgü değil, Müslümanlaşmış Ermeniler
için de geçerli. Bu insanlar dedelerinin, nenelerinin can korkusu yüzünden
ihtida ettiklerini biliyorlar. Kendileri de hala aynı korkuyu yaşıyorlar.
Çekincenin diğer sebebi, toplumdaki ayrımcılık. ‘Gavur’ olarak kodlanıyorlar.
“Camiye gidiyorum ‘gavur geldi’ diyorlar” diye anlatıyorlar. Ama ben,
önümüzdeki dönemde insanların kişisel hikayelerini daha çok anlatacağını, bu
gerçeği daha çok bağıracaklarını düşünüyorum.
Müslümanlaştırılmış Ermenilerin yaralarının sarılması
için beklentileri ne?
Edindiğim izlenim, bu insanlar ciddi biçimde geçmişle
yüzleşme ve kendi Ermeniliklerini keşfetme ihtiyacı duyuyorlar. Bunun da
ötesinde hiçbir ayrıma tabi tutulmadan eşit vatandaş statüsünde yaşamak
istiyorlar. Talepleri “gavur” olarak nitelendirilmemek, devlet tarafından
kodlanmamak.
Anadolu’da Müslümanlaştırılmış Ermeni nüfusun bu kadar
çok olması kendisini Türk sananlara ne düşündürmeli?
En başta “Türk” kimliğinin tamamen inşa edilmiş ve başka
kimliklerin yokluğu üzerinden varolduğunu düşündürmeli. Yani aslında Türk,
“varlığını” Ermeni’nin, Rum’un, Süryani’nin “yokluğuna” borçlu. Bugün nereden
baksanız bir milyona yakın Müslümanlaştırılmış Ermeni’den bahsediliyor.
Dolayısıyla Anadolu dediğimiz coğrafyanın Türkleştirilmiş bir coğrafya olduğunu
unutmamız gerekiyor.
Genelevden çıkarılan kardeş
Ermeni kadınların zorla evlendirilmesi ne kadar yaygın?
30 Nisan 1916 tarihli bir talimatname var. Buna göre aile
reisinden mahrum kadınlar ve çocuklar Ermeni ya da yabancının olmadığı köy ve
kasabalara dağıtılacak. Bunun, ikinci maddesinde de genç ve dul kadınların,
tezviçleri yani evlendirilmeleri emrediliyor. Bu arada Osmanlı arşiv
belgelerinde benim rastladığım, 1915’te tehcir sırasında Ermenilerle evlenmek
isteyen memurların ve diğer Müslümanların yazdığı çok sayıda talep dilekçesi
var. Mesela, Kayseri’nin Gigi köyünde Maria’nin tehcir edilmesi gerekiyor. Ama
Emval-i Metruke komisyonundaki bir memur, Maria’yla evlenmek istiyor. Başvuru
yapıyor, Maria’nın ihtida ettiğini anlatıyor ve onunla ilgili tehcir kararının
kaldırılması için dilekçeler yazıyor. Hatta tehcir edilmişse bile bulunmasını,
kendisinin bulunduğu yere gönderilmesini istirham ediyor.
Ermeni kadınlar o adamlarla evlendiklerinde nasıl bir
hayatları oluyor?
O kadar dramatik olay var ki. Örneğin, kadının bütün
ailesi, gözünün önünde öldürülmüş. Ve bir Müslüman adam onunla zorla
evlendirilmiş. Evlendikten sonra Müslüman kocalarından şiddet görenler,
kaçanlar, hamile kalınca çocuğunu düşürenler, çocuğa kıyamayıp doğurup sonra
kaçanlar, çocuğunu bırakıp gidemeyenler….
Bu kadınlar bir şekilde Ermeni toplumuna döndüklerinde
nasıl karşılanıyorlar?
Müslümanla evlenmiş ve hele bir de ondan çocuk yapmış
kadınlar, soykırım sonrası Ermeni toplumunda fazla kabul görmüyor, ne yazık ki
dışlanıyorlar. Onlar da mecburen Müslüman olarak yaşamaya devam ediyor ya da
intihar ediyor. Bir olay var onu asla unutamam. Kilis’te tehcir sırasında
jandarma ve zabitanlar için kurulan bir genelev var. Orada da Ermeni kadınlar
var. Bir gün bana Kaliforniya’dan bir e-mail gelmişti, Edward Karamanukyan’dan.
Karamanukyanlar Antep’in o dönem en zengin ailelerinden. Bu adamın dedesi, kız
kardeşini Kilis’te 1918’de mütarekeden sonra o genelevden almış. Edward, bana
bu hikayeyi anlamıştı.
Halide Edip, çocukları Türkleştirdi
Tehcir sırasında yetim kalan Ermeni çocuklarla ilgili
nasıl bir politika izleniyor?
Maarif Nezareti tarafından çıkartılan talimatnameye göre
“12 yaşının altındaki çocuklar ‘talim ve terbiyeleri’ için devlet
yetimhanelerine yerleştirilecek.” Geriye kalan çocuklar, nüfuzlu ailelere
dağıtılacak. Diğerleri de, Müslüman köylerine, fakir ailelere 30 kuruş aylık
bağlanarak dağıtılmalı.
Aylıkla, çocukları evlat edinme teşvik ediliyor yani…
Evet. Ayrıca, aileler köle pazarlarından, özellikle anne
babası zengin olan çocukları alıyorlar, çünkü, evlat edinen aile o çocuğa kalan
malı mülkü de alıyor. Ama tabii Müslüman aile, Ermeni çocuğu kendi çocuğu gibi
görmüş, ‘yetim kalmasın’ diye almış da olabilir. Böyle motivasyonlar da
olabilir.
Yetimhanedeki “talim-terbiye”den kasıt ne?
Çocukların Türkleştirmesi. Örneğin, Halide Edip’in rolü
burada başlar. Beyrut’ta Cemal Paşa’nın kurduğu Ayn Tura yetimhanesinin
direktörüdür. Orada çocuklara Türkçe öğretir, Türk kültürüne göre yetişmelerini
sağlar. Ermenice konuşmak bu yetimhanelerde yasaktır. Çocukların zaten 12 yaşın
altında olması da Tükleşmesi için gerekli. Yoksa ihtida etse bile Ermeniceyi,
ana-babasını unutmayacak, Ermeni bilincini koruyacak.
Anne babaları ölüm yolculuğuna çıkarılırken, devlet bu
çocuklar için neden yetimhaneler kuruyor, evlatlık mekanizmaları oluşturuyor?
Bir kere ucuz emek! Tarlanda çalışıyor hizmetkarlık yapıyor.
Kuru ekmeğe muhtaç. Müslümanlaştırırsan, Türkleştirirsen, vatan için çalışacak
potansiyel nüfus. Ayrıca, bu çocukları evlat edinenler, dediğim gibi mirasına
da konuyor. “Ermenileri sürdüm, öldürdüm, bitti” diye bir şey yok. Koca bir
emval-i metruke (terkedilmiş mallar) meselesi var. Bunun halletmek için
oluşturulmuş bir devlet mekanizması var. Çocuklar da bunun bir parçası.
Kaynak: TARAF
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.