Değerli yazar Ümit Kardaş'ın Cumhuriyet ideolojisine dair
yazısını didiklemeye devam ediyoruz..."Cumhuriyet yönetimi, Batı teknolojisi ile yerli
kültür arasındaki sentezi veya içeriden bir reformu kabul etmeyen radikal bir
tavrı sergiledi... Osmanlı döneminde geleneksel ile Batılı değerler arasında
... senteze gidilmeye çalışılmıştı. Cumhuriyet ise geleneği tamamen ret
ediyordu." demiş yazar. "Vah vah keşke reddetmeseydi" dediğimiz yerli
kültürün iki ufak kusuru vardı, onları da anmış olalım.
Bir, batmıştı. İki yüz elli senelik feci bir can çekişme
sürecinin ardından, Budin ile Basra arasındaki hemen her haneye ateş düşürerek
sulara gömülmüştü. Batan geminin donanımının ne kadarı, nasıl kurtarılabilirdi,
tartışırız elbette. Ama öyle bir batışın ardından "lanet olsun" deyip
her şeyi çöpe atma psikolojisini çok da suçlayamazmışız gibi geliyor bana.
Osmanlı'nın pek matah bir şey olduğu tezi son zamanlarda
tekrarlana tekrarlana tekerleme oldu. Dünya tarihinin en görkemli çöküş hikâyelerinden
biri olduğunu hatırlayan pek yok. Hatırlatmış olalım.
İki, "yerli kültür" dedikleri şey, Batı'ya ait
her şeyi gâvur ve murdar sayan bir zihniyetin elinde rehindi. O zihniyetin
dışında, başka herhangi bir gerçek içeriği kalmış mıydı, onu da tartışırız
isterseniz.
Sen Batı'nın tekniğinden öte bir şeylerini ithal etmeye
niyetlenmişsen (öyle bir niyet neden ve ne kadar vardı, az sonra), Batı'nın
teknolojisini "şeytan icadı", ahlakını "fuhuş", yemeğini
"domuz, kıyafetini "dinden çıkma", siyasetini "Haçlı
emperyalizmi" diye gören adamlarla neyin sentezini yapacaksın?
Memleketin iliğine işlemiş gâvur düşmanlığı olgusuyla yüzleşmeden
ne sentezi, neyin reformu?
*
"Teknoloji almak yetmez, kültür de alalım"
diyenlerin tezinde anlaşılmayacak bir şey yoktu.
Teknolojiyi almaya zaten elin mahkûm: dünyanın hiçbir
yerinde o teknolojiyi almayan toplum yok. Peki, o teknolojiyi üreten güç nedir?
Beş yüz yıldan beri Batı dünyasını baş döndürücü bir yaratıcılıkla her gün yeni
bir dünya keşfetmeye zorlayan itki nedir, hangi kültürel veya ekonomik veya
yasal veya siyasal altyapıdır? O şey her neyse, bir şeyler kapmazsan
teknolojinin tüketicisi olarak kalırsın. Onlar iphone çıkarır sen kuyruğa
girersin; onlar kıtalar keşfeder sen televizyona bakıp çekirdek çitlersin.
İşin teorisi buydu. Cumhuriyet'in bulduğu bir şey
değildi, Tanzimat'tan beri Osmanlı-Türk elitinin gayet net olarak bildiği ve
kavradığı bir şeydi. Cumhuriyet'in kurucularının, vatan-millet-sakarya ve Ziya
Gökalp gölgesiyle bulanıklaşmış olan Batı sevdası, Osmanlı elitininkinden daha
radikal veya daha cüretkâr değildir.
Peki, fiiliyatta ne yaptılar? Batı'nın hangi kültürünü
ithal ettiler? Fonograf ve tayyare dışında memleketin nesi batılılaştı?
Aklıma üç madde geliyor: kıyafet, sanat, hukuk. Üçü de
kuvvetli gerekçeleri olan reformlardır. Cumhuriyet kurucularının keyfi
tercihlerine indirgenemezler.
Üçünün de Batı toplumlarına has üretkenlikle illiyet bağı
yoktu, varsa da pek dolaylıydı. Asıl mevzuya bir türlü gelinmedi desek yeridir.
1.Kıyafet batılılaştı. En cüretkâr, en göze batan, en
geniş kesimleri etkileyen adım buydu. En çok direnişle karşılanan bu oldu. Hala
da en çok direnişle karşılanan budur.
Hangi akla hizmet etti? Sanırım akıldan çok duygulara
hizmet etti. Dikkat edersen, memleket tarihindeki iki büyük kıyafet reformunun
ikisi de büyük bir askeri hezimeti izler. İlki 1828 felaketinin ardından gelen
2.Mahmut'un ceket-pantolon ve fes reformudur. İkincisi 1.Dünya Harbi faciasını
izleyen kıyafet devrimidir. Bir nevi kabuk değiştirme ritüelidir. Yenilginin ve
çöküşün müsebbibi olarak görülen yerli kültürün köhne otoritesine karşı
başkaldırı hareketidir.
Her iki seferinde değişim spontane olarak başladı. Bir
süre sonra devlet işe el koydu, reformu zapturapt altına aldı, kıyafet nizamnamesi
ve şapka kanunu çıkardı.
Israrla gözden kaçırılan bir detaydır: Cumhuriyet'in
kıyafet devriminin can alıcı adımı olan peçe inkılâbı Cumhuriyet rejiminin
eseri değildi. 1919 yazında, yabancı işgali altındaki İstanbul ve İzmir'de
gerçekleşti. İstanbul'da ilk caz müziğinin kadınları sessiz bir mutabakatla
peçesiz sokağa çıkmaya başladılar. (Dize çıkan etekler Batı'da 1917-18'de
görülmüştü. 1919'da İstanbul'da gayrimüslim kızların o modaya uyduğunu
biliyorum; Türklerden emin değilim.) Ancak 1922'de Kemal Paşa İzmir'de peçesiz
kızlarıyla meşhur Uşşakizadelerin evinde kalarak Ankara'nın politikasını
İstanbul ve İzmir elitinin çizgisine taşıyacaktı.
Bir özgürlük isyanının, aradan üç yıl geçmeden,
Kastamonu'da, Şark tipi bir zorbalık gösterisine dönüşmesini, bu ülkenin
değişmez kaderiyle ilgili bir tecelli saymamız gerekir.
2. Sanat batılılaştı. Edebiyat ve plastik sanatlar hızla
ve bütünüyle Batı formlarını benimsediler. Müzik bir süre direndi ve tamamen
teslim olmadı.
Bu da Cumhuriyet'in zoruyla olmadı. Esas dönüşüm
Cumhuriyet'ten bir, hatta iki kuşak önce gerçekleşti. Sanatla uğraşan zümre,
Batı referansını iştiyakla ve oybirliği ile benimsedi. Çünkü Osmanlı sanatı
tükenmişti. Resim zaten yoktu. Edebiyat, daha 1820'lerde, Sümbülzade Vehbi ve
Leskofsalı Galip devrinde, tükenmişliğinin farkındaydı. Aruz ittifakla terk
edildi. İbnülemin gibi bir eksantrik dâhiyi saymazsan, eski Osmanlı nesrine
dönmeyi savunan tek kimse çıkmadı. Hat ve tezhip sanatını sürdürmeye
çalışanlar, entelektüel itibardan yoksun esnaftı. Marjinalleştikçe ucuzlayıp
tükendiler.
Müzik biraz daha uzun direndi. Ama o da yaşayamadı.
1950'lere gelindiğinde Osmanlı musikisinden geriye salya sümük bir meyhane
böğürtüsü kalmıştı. Suçlusu rejim değildir. Gazi'nin son yıllarındaki kısa bir
cinnet dönemi dışında, devlet radyosunda Türk halk ve "sanat"
müziğine ayrılan süre, Batı müziğinden hiçbir zaman daha az olmadı. Buna rağmen
yürümedi.
3.Medeni Hukuk batılılaştı. Bizde bu olay kadın hakları
açısından ele alınır. Oysa asıl dava, ticaret ve mülkiyet hukukunu sağlam
temellere dayandırmaktı. Eski fıkhın safsatalar deryası üzerine bir şey inşa
edilemeyeceğinin farkına daha yüz yıl önce varılmıştı. Yüz yılda Mecelle dâhil
çeşit çeşit sentez, çeşit çeşit "içeriden reform" denendi. Hiç biri
tutmadı.
Lozan'da Batılılar Medeni Kanunu'nu dayattılar. Objektif
ve kolay anlaşılır bir hukukun yokluğunda, yerli ve yabancı gayrimüslimler için
kapitülasyon benzeri istisnalar talep etmekte ısrarcı oldular. Türk tarafı uzun
zamandan beri zaten o tartışmanın içindeydi. Fazla zorlanmadan adımı attılar.
Özetlersek, Türkiye'nin misler gibi bir yerli kültürü
vardı da, ne güzel yürüyüp gidiyordu da, Cumhuriyet rejimi geldi, horlayıp zorladı...
Yok, öyle bir şey! 1699 Karlofça Antlaşması'ndan beri batmış bir ülke, tükenmiş
bir kültür ve çıkış yolu arayan bir toplumsal elit vardı. Hoyratlıktan ileri
gelen birtakım hatalar yapılsa da, sonuçta bir çözüm aradılar. Böyle buldular.
*
Peki, attıkları taş ürküttükleri kurbağaya değdi mi?
Kıyafeti rötuşlayıp sanatla hukuku sil baştan edince Batılılıktan umulan
faydalar hâsıl oldu mu? Her mahallede bir Galileo, her sanayi sitesinde bir
Edison yahut Steve Jobs türedi mi? Yozgat'ta Mars kâşifleri sıraya girdi mi?
Soruyu doğru sorarsan cevabı yarı yarıya vermiş olursun.
Batı'yı ilginç kılan şey teknolojisi değildir -o teknoloji, üç beş sene sonra,
bizde de var. Yeni teknolojiyi- ve yeni fikirleri ve yeni sanatı ve yeni
yönetim ve örgütlenme biçimlerinin ve yeni ticaret yollarını- üretme
yeteneğidir. O yaratıcılık, "yerel kültüre" saygıyla olmaz.
Saygısızlıkla olur. Geleneği ve otoriteyi hiçe sayan, hakikati arama aşkından
başka kanun tanınmayan arıza insanlarla olur. "Bütün hoca efendiler ve
halk, dünyanın düz olduğunu söylüyor, ama onlar haksız ben haklıyım"
diyebilenlerle olur. Bunların yüzde doksan dokuzu yanlış çıkar, ama yüzde biri
Amerika'yı keşfeder.
Bana sorarsanız "Batılılaşma" denilen davanın
püf noktası bu tip insanların özgünlüğüne saygı gösteren, onların hakikat
aşkına pay bırakan, başardıklarında meydanlara heykellerini diken kurumsal
kültürü kurmaktı. Kurulmadı. Kurmak akıllardan bile geçmedi. "Milli birlik
ve beraberliğe her zamankinden fazla muhtaç olduğumuz şu zor günlerde"
öyle lükslere harcanacak zaman yoktu. "Vatan" sizden hizmet
bekliyordu, ukalalık değil.
Nazım Hikmet devlet başkanının soytarısı olmayı
reddettiği için 28 yıl hapse mahkûm edildiğinde Cumhuriyet'in batılılaşma
davası bitmişti bana sorarsanız. Ya da peki, pardon, cüretinden dolayı idam
edilen adam Batı'da da çok var. Memleketin aydın sınıfının tamamı devlet
başkanının yalakası, onun "Yeni Türkiye" davasının propagandacısı
olmayı kabul ettiği gün bitmişti. Ondan sonrası Batı matı değildir. Batı cilası
sürülmüş Şark despotluğudur. Yeni kisve giydirilmiş Osmanlı-yahut Timur yahut
Memluk- padişahlığıdır.
Zaten resmi söylemdeki Batı referansı da o noktadan sonra
kayıplara karışır. Rejimin güncel kaygılarla itiraz ettiği bazı Osmanlı
temalarından ayıklanmış bir Şark âlemi, Alpaslan ve Attila'sıyla,
Mevlana'sıyla, Oğuz Kağan'ıyla, Tuna'dan şimşek gibi geçen akıncılarıyla,
memleketin kültür ufkunu karakargalar gibi sarar, Ziya Gökalp'in tahayyül
ettiği kültür sentezini başarıyla gerçekleştirir.
(Devamı var herhalde. İlham gelirse.)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.